Kıskanmak çoğu zaman modern dilde kötü bir duygu gibi anlatılır. Sanki insanın içinden tamamen sökülüp atılması gereken ilkel bir refleksmiş gibi… Oysa kıskanmak, insanın varoluşuna yerleştirilmiş doğal bir duygudur. Dozunda olduğu sürece bir hastalık değil; aksine bir koruma refleksidir. İnsan değer verdiği şeyi korumak ister. Bu, sevginin tabiatında vardır.
Şöyle düşünün: Evinizde çok sevdiğiniz bir çiçek var. Onu evin en güneş alan, en güzel yerine koymuşsunuz. Her sabah baktığınızda içiniz ferahlıyor, kokusu sizi alıp başka yerlere götürüyor. Ona emek vermişsiniz, su vermişsiniz, büyütmüşsünüz. Fakat bir süre sonra yan komşunun camını sürekli açıp o çiçeğe baktığını fark ediyorsunuz. Belki eğiliyor, belki uzun uzun inceliyor. Bir noktadan sonra rahatsızlık duymaya başlarsınız. Çünkü insanın iç dünyasında bir korunma hissi vardır. Nazarı değebilir, kötü niyetli olabilir, zarar verebilir diye düşünürsünüz. Bu duygu sizin çiçeğe bakamayacak kadar güvensiz olmanızdan kaynaklanmaz. Ya da çiçeğin kalkıp komşuya gideceği korkusundan doğmaz. Bu, insanın değer verdiği şeyi koruma içgüdüsüdür.
İnsanlar iyi niyetli olabildiği gibi kötü niyetli de olabilir. Dünya sadece güvercinlerden oluşmaz; akbabalar da vardır. Ve akbabalarla serçe gibi savaşılmaz. Bu yüzden kıskanmak, yani sınır koymak, yani “burası bana ait” diyebilmek insanın doğasında bulunan sağlıklı bir refleks olarak ortaya çıkar. Asıl mesele kıskanmanın varlığı değil, ölçüsüdür. Ölçüyü kaybeden kıskançlık nasıl bir hastalığa dönüşüyorsa, tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılan kıskançlık da insan doğasının inkârına dönüşür.
Modern dünyada ise başka bir dönüşüm yaşandı. Bireysel özgürlük kavramı çoğu zaman sorumsuzlukla karıştırıldı. Mahremiyetin yerini teşhir aldı. İlişkilerde sınırların olması gerektiğini söyleyen herkes “güvensiz”, “gerici” ya da “takıntılı” olarak etiketlenmeye başlandı. Oysa tarih boyunca insan toplulukları aileyi ve eşler arasındaki sadakati bir değer olarak korumuştur.
Bugün bazı kültürel alışkanlıklar – eş değiştirmeyi romantize eden eğlenceler, çok eşliliği özgürlük gibi pazarlayan ideolojiler ya da sadakatsizliği normalleştiren yaşam tarzları – kıskançlığı bir problem gibi göstermeye çalışıyor. Çünkü kıskançlık aynı zamanda sınır demektir. Sınır ise sınırsız haz arayışının önündeki engellerden biridir.
Bu yüzden modern kültür kıskançlığı değil, aslında sınırları hedef alır. İnsanlara “hiçbir şeyden rahatsız olmamalısın” denir. Oysa insan rahatsız olabilir. Rahatsız olmak, insan olmanın bir parçasıdır. Sevdiği şeyi korumak istemek de öyledir.
Kısacası kıskançlık, sevginin karanlık bir yüzü değil; sevginin bekçisidir. Ölçüsünü kaybetmediği sürece insanın kalbinde duran doğal bir duygudur. Sorun kıskanmak değil, insanın kalbine yerleştirilen duyguları inkâr ederek kendini doğasından koparmasıdır. Çünkü insan, sevdiği şeyi korumak ister. Ve bu, modern dünyanın düşündürdüğünün aksine, anormal değil oldukça insani bir durumdur.

Bir yanıt yazın