Her zaman kendini en çabuk hissettiren çocuklardır onlar. Konuşmasalar, anlatmasalar bile kimi zaman yalnızlıklarından, kimi zaman yüzlerindeki isimlendirilemeyen hüzünden tanırsınız onları. En çok da bir türlü dinmeyen öfkelerinden.
Okul psikolojik danışmanlarının mesailerinin büyük bölümünü dolduran öğrencilerdir parçalanmış aile çocukları. Türkiye’nin her bölgesinde, tüm okullarında küçümsenmeyecek oranlarda görürsünüz onları. Disiplinlik olayların öznesi birçok öğrencinin hikayesi aynıdır: Boşanmış bir aile, boşanma sürecine kadar süren aile içi şiddet ve geçimsizlik. Çoğu zaman anne babaların rahatlama adına kullandıkları (istemeden de olsa) kum torbalarıdır bu çocuklar; vurdukça rahatlatan. Öfkeliler ve anarşistler. Kendileri için adil işlemeyen yaşamın kurallarının hiçbir önemi yoktur. “Ben mutsuzsam başkaları neden mutlu olsun ki?” mantığı sığındıkları güvenli limandır adeta.
Birçoğunda görüntü aynıdır: Kendine son derece güvenen, mağrur ve hiç kimseye muhtaç olmayan gençlerdir bunlar. Eğer biraz tanıma fırsatı yakalarsanız ve daha derinlere nüfuz ederseniz, işte o zaman görürsünüz ki bu devasa piramitler narin, parlak kristallerden yapılmıştır. Doğru yere yapılacak tek bir hamle, çoğu zaman paramparça olmalarına yeter. Hele bir de güven verebilirseniz bu çilekeş ruhlara, o zaman karşınıza çıkan çaresizlik yakar, acıtır ruhunuzu.
Kimisi “karayazı” olarak adlandırdığı bu durumun sorumlusunu annesinde bulur, kimisi babasında. Birçok gece suçlular hayali de olsa infaz edilir. Onlar için en geçerli soru, “Madem yapamayacaktınız beraber, neden doğurdunuz beni?”dir. Hele ilkokul çağında ise çocuk, bir türlü anlayamaz geçinememeyi. Onun için kültürel farklılık, saygı eksikliği ya da ruh eşini bulamamanın anlaşılır bir tarafı yoktur. Tek bildiği gerçek, anne ya da baba tarafından terk edilmişliğidir.
Sonrasında iyi niyetle yapılan tüm yaklaşımlar hep bir şeyleri eksik bırakır. Çocuğa verilen “Ayrılsak da beraberiz” mesajları, bu genç ruhlarda açılan yaraları onarmaz. Boşluk bazen yavaş, bazen de çok hızlı bir şekilde büyür. Sonuçta zaman çabuk geçer. Hayat, her zamanki gibi adil olmasa da kimseyi yarı yolda bırakmaz. Alır götürür peşine insanı. Tatminsiz, huzursuz ve aç ruhlar olarak maskelerini takıp oynarlar rollerini. Çok paralar kazansalar da, yüksek mevkilere gelseler de hep bir parçaları eksiktir. Eksik olan parçanın temini mümkün değildir. Hiçbir para, hiçbir bedel karşılık gelmez boşluğu doldurmaya.
Belki “Şiddetli geçimsizlik ve benzer ortamlar sürekli bir hal almışsa, en az zarar için boşanmak en iyisidir” şeklinde düşünülebilir. Kuşkusuz anlamlı bir yaklaşımdır bu. Fakat yine de insan hayatı riske atılmayacak kadar önemlidir. Bu konu, deneme yanılma yolu ile öğrenilecek bir konu değildir. Günümüzün karmaşık yaşam formatında, bırakın başkaları ile iletişim kurmayı, kendini bile tanımakta zorlanan insanların “evliliğe ve çocuğa” daha ciddi yaklaşmaları gerekir.
Boşanmaların günübirlik gerçekleştiği dünyamızda, evlilikler de bu kadar sorumsuzca olmamalı. Sayısal loto mantığı ile yaklaşıp “Ya tutarsa” demek, gelecek endişesi taşıyan vicdan sahibi bireylerin yöntemi olmamalı. Yüzlerce yıl öncesinin kadim Kızılderili anlayışı olan miras ve emaneti, bu yüzyılın insanları da taşıyabilmeli.
“Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık.“
Kızılderili Atasözü

Bir yanıt yazın