Sürreal Sinema: Bir Rüyanın İçinde Kaybolmak mı, Yoksa Rüyaya Kayıtsızca Bakmak mı?

Sürreal sinema, adından da anlaşılacağı üzere, gerçeği ters yüz ederek onu hayal gücünün absürt sokaklarında dolaştıran, izleyiciyi rüya ile gerçeklik arasında sıkışmış hissettiren büyülü bir sanat formudur. Öyle ki, bu tür filmleri izlerken kendinizi Salvador Dalí’nin bıyığıyla konuşurken ya da René Magritte’nin şapkasını giymeye çalışırken bulabilirsiniz. Ancak bir uyarı: Bu şapka kafanıza asla tam oturmaz!
Sürreal Sinema Nedir?
Eğer klasik Hollywood filmlerinde, “Giriş, gelişme ve sonuç” üçlüsüne alışkınsanız, sürreal sinema size şu soruyu sorduracaktır: “Sonuç neden bu kadar umursamaz, giriş neden bu kadar bilinçsiz ve gelişme neden bana göz kırpıyor?” Sürreal sinema, mantığın yerle bir olduğu, duyguların ve imgelerin ön planda olduğu bir türdür. Kurgusal bir alanda dolaşırken zihninizin bilinçaltı sularında boğulması neredeyse kaçınılmazdır.
Bu filmleri izlemek, bir Rubik küpünü gözleriniz kapalı çözmeye çalışmak gibidir. Çözüm belki vardır, belki yoktur; asıl mesele zaten çözmeye çalışmak değildir. Çünkü sürreal sinema size sadece bir film değil, bir deneyim sunar.
Sürrealist Yönetmenler: Deliliğin Gururlu Mimarları
Sürreal sinemayı anlatırken Luis Buñuel’den bahsetmemek, bir pizzanın üstüne peynir koymayı unutmak gibidir. Buñuel, “Bir Endülüs Köpeği” filmiyle gözbebeğinize jilet atarken (evet, gerçekten!), rüya ile gerçek arasındaki çizgiyi kalın bir şekilde silmiştir. Peki ya David Lynch? “Twin Peaks” izleyip de “Kırmızı Oda”daki dans eden cüceye anlam yüklemeye çalışan kaç kişiyiz?
Ve tabii ki Alejandro Jodorowsky! Kendisi, izleyiciyi her filmde “Neden bir kertenkeleye tapınıyoruz?” sorusuyla baş başa bırakırken, El Topo gibi filmlerle sürrealizmin western türüyle buluşabileceğini ispatlamıştır.
Neden İzliyoruz?
Şimdi sormak lazım: İnsan neden kendi bilinçaltının devasa bir labirentinde kaybolmak ister? Neden bir filmin başrolü aniden deve dönüşür ve biz bunu normal karşılarız? Bunun yanıtı oldukça basit: Çünkü hayat zaten absürt. Gün içinde yaşadığımız birçok olayın bir sürreal filmden farkı yok aslında. Örneğin, sabah işe giderken metrobüste yanınızdaki adamın bindiği koca bavulu tüm yolculuk boyunca kucaklamasını izlemek, David Lynch’in bir sahnesinden farksız değil mi?
Sürreal sinema, bizi bu absürtlüğe karşı eğitir. Hayatı daha büyük bir ironiyle, daha geniş bir perspektifle görebilmemizi sağlar. Bir yandan rüya gibi büyüleyici bir dünya sunarken, bir yandan da “Gerçeklik dediğin nedir ki, sevgili izleyici?” diye sorar.
Eleştiri ve İroni: Sürreal Sinema, Yaşamın Kendisi Gibi
Sürreal sinema, sıkça “anlaşılmaz” olmakla eleştirilir. Ancak hayatı anlayabilen var mı ki, sürreal filmleri anlayabilelim? Örneğin, ortalama bir insan neden işe gitmek için her gün alarm kurar? Sürreal bir filmde, alarm çaldığında kahraman uyumaya devam ederdi. Ya da işe gidip bir deveye aşık olurdu. Biz ise gerçeği izlemek yerine, filmin absürtlüğüne kapılır ve eğleniriz.
Eğer hâlâ sürreal sinemaya şans vermediyseniz, bu yazıyı okuduktan sonra ilk iş bir Luis Buñuel filmi açın ve gerçeklikle bağlarınızı koparın. Belki de bu sefer rüya görmek için uyumanız gerekmeyecektir. Unutmayın, sürreal sinema bir sanattan çok daha fazlasıdır: Hayatın mizahi, absürt ve bazen de acı gerçeklerini en garip formlarda yüzümüze çarpar.
Son söz: Eğer hayat bir sürreal filmse, hangimiz başrol hangimiz figüranız?

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir