Aziz milletimin asırlardır dilinden düşürmediği bir isim var. Minarelerden yükselen salavatlarda, bestelenen naatlarda, divanlara işlenen mısralarda, hattatların levhalarında, tekkelerde okunan ilahilerde ve bir annenin evladına öğrettiği ilk dualarda yaşayan bir isim… Hz. Muhammed (sav).
Biz bu ismi yalnızca anmadık; asırlar boyunca ona duyduğumuz muhabbeti şiire, musikiye, edebiyata, hat sanatına ve medeniyete dönüştürdük. Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât‘ı, yani milletimizin asırlardır Mevlid adıyla okuduğu eser, bu sevginin en güzel örneklerinden biri olarak hafızalarımızda yer etti. Na’tlar yazdık, salavatlar getirdik, onun ahlâkını anlatmak için kelimelerimizi seferber ettik. Peygamber sevgisini yalnızca bir duygu olarak yaşamadık; onu kültürümüzün, sanatımızın ve gündelik hayatımızın bir parçası hâline getirdik.
Peki, böylesine köklü bir mirasa sahip olan Türkiye’nin, Hz. Muhammed’in (sav) hayatını dünya sinemasına güçlü, nitelikli ve kalıcı bir eserle anlatma vakti gelmedi mi?
Bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan sinema aracılığıyla farklı medeniyetleri, inançları ve tarihî şahsiyetleri tanıyor. Bir film, bazen yüzlerce sayfalık bir kitabın ulaşamadığı insanlara ulaşıyor. Bir çocuğun zihninde merak uyandırıyor, bir gencin araştırma yapmasına vesile oluyor, başka bir kültürden insanın hiç tanımadığı bir medeniyetle bağ kurmasını sağlıyor. Sinemanın böyle bir gücü varken, Hz. Muhammed’in (sav) insanlığa bıraktığı ahlâkî mirası dünya çapında anlatacak bir Türk yapımının eksikliğini neden hâlâ konuşuyoruz?
Mustafa Akkad, 1976 yılında Çağrı filmini çektiğinde yalnızca bir sinema eseri ortaya koymadı; İslam tarihini dünya izleyicisine anlatabilecek bir sinema dilinin mümkün olduğunu da gösterdi. Yıllar sonra İranlı yönetmen Mecid Mecidi, Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi filmiyle bu alanda yeni bir adım attı. Farklı ülkeler, farklı sinema gelenekleri ve farklı yapımcılar bu büyük tarihî şahsiyeti kendi imkânlarıyla anlatmaya çalıştı.
Bizim sorumuz ise şu: Türk sineması neden aynı ölçekte bir esere imza atmasın?
Türkiye’de yönetmen mi yok? Senarist mi yok? Tarih danışmanı mı yok? Görüntü yönetmeni, besteci, sanat yönetmeni, kostüm tasarımcısı, animasyon sanatçısı, uluslararası dağıtım uzmanı mı yok? Bu ülke, tarihî dizilerden sinema filmlerine, belgesellerden dijital platform yapımlarına kadar çok sayıda büyük prodüksiyona imza attı. Böylesine kapsamlı bir yapımın gerektirdiği insan kaynağını bir araya getirmek mümkün değil mi?
Elbette mümkündür. Mesele, yalnızca bir filmi çekebilecek teknik imkânlara sahip olmak değildir. Mesele, bu eseri bir kültür ve medeniyet sorumluluğu olarak görmektir.
TRT ve tabii, bu konuda öncü olabilir.
TRT, Türkiye’nin kamu yayıncısı olarak tarihî ve kültürel hafızamıza önemli katkılar sunabilecek bir konumdadır. tabii ise dijital yayıncılığın sınırlarını aşarak Türkiye’nin hikâyelerini farklı coğrafyalardaki izleyicilere ulaştırma potansiyeline sahiptir. Bu iki kurumun öncülüğünde, uluslararası ölçekte bir Hz. Muhammed (sav) filmi için kapsamlı bir hazırlık süreci başlatılabilir.
Burada sözünü ettiğimiz şey, aceleyle hazırlanmış bir biyografik film değildir. Böyle bir yapım, yıllar sürebilecek ciddi bir araştırma ve sanat çalışması gerektirir. Siyer kaynakları titizlikle incelenmeli; İslam tarihi uzmanları, farklı mezhep geleneklerini bilen ilim insanları, akademisyenler ve sanatçılar bir araya gelmelidir. Senaryo, tarihî güvenilirliği ve sanatsal niteliği birlikte taşımalıdır. Görsel anlatım, dinî hassasiyetleri gözetmeli; Hz. Muhammed’in (sav) tasviri gibi temel meseleler daha en başında ilgili uzmanlarla ve yetkin dinî kurullarla değerlendirilmelidir.
Böylesine önemli bir eserin amacı, herhangi bir mezhebin tarih yorumunu diğerlerine üstün tutmak veya dinî tartışmaları körüklemek olmamalıdır. Amaç, Hz. Muhammed’in (sav) hayatını, insanlığa sunduğu rahmeti, adaleti, merhameti, emanete sadakati ve güzel ahlâkı, tarihî kaynakların ışığında mümkün olan en güçlü sinema diliyle anlatmak olmalıdır.
Üstelik bu proje yalnızca bir filmle sınırlı kalmak zorunda da değildir. Uzun metrajlı bir uluslararası sinema filmiyle başlayıp tarihî belgeseller, çocuklara yönelik animasyonlar, çok dilli eğitim içerikleri ve bilimsel kaynaklarla desteklenen dijital yayınlarla genişleyen bir külliyat düşünülebilir. Böylece yalnızca bugünün izleyicisine değil, gelecek nesillere de ulaşan kalıcı bir eser ortaya konabilir.
Peki, neden özellikle bir Türk yapımı?
Çünkü Türklerin Hz. Muhammed’e (sav) duyduğu muhabbet, yüzyıllar boyunca sanatın neredeyse her alanında kendisini göstermiştir. Süleyman Çelebi’den Yunus Emre’ye, na’t geleneğinden mevlid kültürüne, klasik musikiden günümüzdeki ilahilere kadar uzanan büyük bir birikimimiz var. Bu mirasın içinde yalnızca Türkçe yazılmış eserler değil, farklı dillerde üretilmiş, İslam medeniyetinin ortak hafızasına ait çalışmalar da bulunuyor.
Peygamber sevgisini anlatmak söz konusu olduğunda milletimizin güçlü bir edebî ve kültürel birikime sahip olduğu açıktır. Fakat bu birikimi sinema diliyle uluslararası ölçekte anlatmak, ayrı bir sorumluluk ve ayrı bir uzmanlık gerektirir. Geçmişte yazılan na’tlar, mevlidler ve şiirler bize ilham verebilir; ancak bu mirasın hakkını verecek bir film için güçlü bir senaryo, bilimsel titizlik, usta bir yönetmen ve dünya standartlarında bir yapım ekibi de gerekir.
İşte tam da bu nedenle TRT’nin ve tabii’nin önünde önemli bir fırsat bulunduğuna inanıyorum. Türkiye, yalnızca kendi tarihini anlatan değil, bütün insanlığın tanıması gereken şahsiyetleri evrensel bir sanat diliyle anlatabilen bir ülke olduğunu gösterebilir.
Düşünün: Farklı ülkelerde yaşayan insanlar, bir sinema salonunda veya dijital platformda Hz. Muhammed’in (sav) hayatını anlatan bir Türk yapımıyla karşılaşıyor. Film, onları İslam tarihini araştırmaya, siyer okumaya, o dönemin şartlarını anlamaya yöneltiyor. Belki daha önce İslam hakkında yalnızca yüzeysel bilgiler edinmiş bir insan, bu eser sayesinde merak ediyor; okuyor, öğreniyor ve kendi kanaatini daha sağlam bilgiler üzerine kuruyor.
Bir sanat eserinden beklenebilecek en değerli sonuçlardan biri de bu değil midir?
Böyle bir yapımın etkisi, gişe rakamlarıyla veya izlenme sayılarıyla ölçülmekten çok daha geniş olabilir. Çünkü konu, yalnızca tarihî bir şahsiyeti ekrana taşımak değil; onun insanlığa bıraktığı ahlâkî mirası, doğru bilgiye dayalı ve sanatsal açıdan güçlü bir anlatımla gelecek nesillere ulaştırmaktır.
Elbette bu ölçekte bir projenin önünde güçlükler vardır. Uluslararası oyuncu kadrosu, dil seçenekleri, dağıtım anlaşmaları, tarihî mekânlar, bütçe ve farklı İslam geleneklerinin hassasiyetleri dikkatle ele alınmalıdır. Fakat bunlar, projeden vazgeçmek için değil, daha sağlam bir hazırlık yapmak için sebeplerdir. Hatta farklı ülkelerden uzmanların ve sanatçıların katkı sunduğu uluslararası bir ortak yapım modeli de değerlendirilebilir. Yapımın Türkiye öncülüğünde gerçekleştirilmesi, iş birliğine kapalı olması gerektiği anlamına gelmez.
Benim TRT’ye ve tabii’ye çağrım tam olarak budur: Bu meseleyi bir temenni olarak bırakmayın. Önce uluslararası ölçekte bir proje geliştirme kurulu oluşturun. Siyer uzmanlarını, tarihçileri, senaristleri, yönetmenleri ve yapımcıları aynı masada buluşturun. Dünyadaki örnekleri ve dinî hassasiyetleri inceleyin. Ardından şeffaf, aşamalı ve uzun vadeli bir proje planı hazırlayın.
Belki de Türkiye’nin dünya sinemasına kazandıracağı en anlamlı eserlerden biri böyle doğacaktır.
Çünkü bazı hikâyeler vardır; anlatılmaları yalnızca bir sanatçının tercihi değildir. Onları doğru, saygılı ve nitelikli biçimde gelecek nesillere ulaştırmak, ortak bir kültür sorumluluğuna dönüşebilir.
Hz. Muhammed’in (sav) hayatı da insanlığın tarihini derinden etkileyen böyle bir hikâyedir.
TRT’ye, tabii’ye, Türk sinemasının yönetmenlerine, senaristlerine ve yapımcılarına sesleniyorum: Bu büyük mirası dünya sinemasına taşıyacak bir Türk yapımı için neden bugün harekete geçmeyelim?
Bizim anlatacak bir hikâyemiz var. Hem de yüzyıllardır şiirlerle, na’tlarla, mevlidlerle ve salavatlarla yaşattığımız bir hikâye. Şimdi bu mirası, tarihî sorumluluğun ve sanatın imkânlarıyla dünya sinemasına taşımanın vakti değil mi?
TRT ve tabii, bu çağrıyı değerlendirin. Türkiye’nin kültür ve sanat dünyası böyle bir projeyi konuşmaya, tartışmaya ve hayata geçirmeye hazır olsun.
Belki yıllar sonra dünyanın başka bir ülkesinde, hiç tanımadığımız bir insan, Türkiye’de hazırlanmış bir film sayesinde Hz. Muhammed’i (sav) ve onun insanlığa bıraktığı mesajı merak ederek araştırmaya başlayacak.
Bundan daha anlamlı bir kültür köprüsü kurulabilir mi?



