Kategori: Ferdâyıhayâl

  • Korktuğum Başıma Geldi / Pygmalion Etkisi

     

    1. Pygmalion Etkisi nedir?

    Pygmalion Etkisi (diğer adıyla Galatea etkisi ) araştırmacılar Robert Rosenthal ve 1968’de Lenore Jacobsen ile kaynaklanır Çalışmaları gösterdi olumlu tepkiler aldık insanlar iyi bir performans . Olumsuz geribildirim alan kişiler düşük performans gösterdi.

    “Başkalarının belirli davranışlarını beklediğimizde, beklenen davranışın gerçekleşme olasılığını artıracak şekilde davranmamız muhtemeldir.” (Rosenthal ve Babad, 1985)

    Takım hem olumlu hem de olumsuz geribildirim hakkında yazmış olsa da, Pygmalion etkisi sadece olumlu geribildirim etkisine işaret eder. Bunun tersine Golem Etkisi denir .

    Pygmalion etkisi, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete bir örnektir – olumlu geri bildirimler nedeniyle kendini gerçekleştirmeye neden olan bir şey. Bir diğer iyi bilinen kendini gerçekleştiren kehanet, Plasebo Etkisidir .

    2. Pigme Etkisinin Tarihçesi

    Pygmalion etkisi adını efsanevi heykeltıraş Pygmalion’dan alır. Ovin, Kıbrıslıyı Metamorfozlar kitabında (Kitap X) tarif etti . Hikaye, olumlu takviyenin nasıl iyi sonuçlara yol açabileceğinin aşırı bir örneğidir. 

    Pygmalion bir kadın heykeli oydu ve ona benzeyen bir gelin istiyordu. Afrodit’e tekliflerde bulundu ve heykeli öptükten sonra (Galatea adlı) hayat buldu. Aşık oldular ve sonsuza dek mutlu yaşadılar. Hikayenin ahlaki mi? Bir heykel olumlu takviyeden etkilenmişse, muhtemelen etki gerçek bir insan üzerinde yüz kat olacaktır.

    3. Rosenthal Etkisi

    Pygmalion Etkisi

    Rosenthal etkisi olarak da adlandırılan Experimenter beklentisi etkisi , Pygmalion’un etkisinin özel bir durum olduğundan deneyler ve ilişkindir deneyi önyargı (Martin ve Mclntyre, 1994). Bir araştırmacı, deneylerinin belirli bir sonuçla sonuçlanacağına inanıyorsa, bu önyargı, araştırmacının çalışmalarını yürütme şeklini etkileyecektir. 

    Sonuçlar büyük olasılıkla araştırmacıların istediği yöne doğru ilerleyerek çalışma sonuçlarını geçersiz kılacaktır. Metodolojik önlemler Rosenthal etkisine karşı koruma sağlayabilir. Örneğin:

    • Denemeyi uygun şekilde tasarlayın .
    • Açık kurallar ve prosedürler uygulayın.
    • Davranışların açıkça tanımlandığından emin olun.
    • Aşağıdakiler için bir zaman aralığı belirleyin: veri toplama , deney süresi ve deneysel parçalar.

    Bazı yazarlar birbirinin yerine Pygmalion etkisi ve Rosenthal etkisi terimlerini kullanmaktadır. Bu kendiliğinden yanlış değildir (birçok yazar bunu yanlış olduğunu söylemek zor olarak kullanır), ancak Rosenthal etkisinin sadece araştırmada görülen etki anlamına gelmesi daha yaygındır.

    4. Pigme Etkisi Örnekleri

    Eğitimde

    Pygmalion Etkisi

    Rosenthal ve Jacobsen’in orijinal araştırması, ilkokul öğrencileriyle Spruce School’da gerçekleşti . Sonuçlar gerçekten önemli olmasa da tüm çocuklar zeka testleri yaptı. Araştırmacılar test “sonuçlarını” öğretmenlerin bazı çocukların diğerlerinden daha akıllı olduğuna inandırmak için kullandılar. 

    İlk olarak, çocukların% 20’sini rastgele seçtiler. Daha sonra öğretmenlere yalan söylediler ve bu çocukların “… akademik büyüme için olağandışı potansiyele” sahip olduklarını söylediler. Rosenthal’e göre bu çocukların herhangi biri arasındaki tek fark “… öğretmenin zihninde” idi. 

    Sekiz ay sonra, çocuklar tekrar testlere girdiler ve “potansiyeli” olan çocuklar çok daha yüksek puan aldılar .

    Rosenthal ve Jacobsen’in araştırması on yıllardır Pygmalion etkisi üzerine daha fazla araştırmanın yolunu açtı. Eğitimde, kolej ve askeri okullar da dahil olmak üzere tüm eğitim seviyelerinde deneyler yapılmıştır. Bu çalışmalar , Pygmalion etkisinin tüm eğitim seviyeleri boyunca gerçekleştiğini göstermiştir 

    Bir çalışma, öğretmenlerin çocuğun okul öncesi yeteneklerine ilişkin beklentilerinin çocuğun lise not ortalaması ile ilişkili olduğunu göstermiştir (Alvidrez ve Weinstein, 1999). Etkinin eğitimde olmasının bir nedeni, öğrencilerinin çok yetenekli olduğuna inanan bir öğretmenin zor ödevler vermesinin daha muhtemel olmasıdır. 

    Bunun tersi de doğrudur: eğer öğretmenler öğrencilerin çok fazla yeteneğe sahip olmadıklarına inanırsa, sınıf ödevleri muhtemelen bunu yansıtacaktır.

    Yükseköğretimde

    Pygmalion Etkisi

    Etki, genç öğrenciler için olduğu kadar ileri okul seviyelerinde de görülür. Örneğin, lisede üniversite hazırlık kursları alan üniversite öğrencilerinin, herhangi bir üniversite hazırlık sınıfı almayan öğrencilerden mezun olma olasılığı daha yüksektir (Boser ve ark. 1999). 

    Birçok şehir içi liseler sunmuyoruz herhangi öğrencileri Gelişmiş Yerleştirme (AP) sınıfları arasında. 2006’da *, böyle bir okulun idari personeline ( Jacksonville Florida’daki Andrew Jackson ) neden üniversite hazırlık kursları olmadığını sordum . * Yanıt (ne yazık ki) “… bu çocuklar AP sınıflarını idare edemiyorlar.”

    Binbaşı Wilburn Schrank (1968) Hava Kuvvetleri Akademisi Hazırlık Okulu’nda (17 yaş ve üzeri) Pygmalion etkisine (“etiketleme etkisi” adını verdi) baktı. Tüm sınıflar “daha ​​fazla” veya “daha ​​az” yetenekli olarak etiketlendi. 

    Schrank , bu “daha ​​fazla” veya “daha ​​az” yetenekli grupların ortalamaları arasındaki farkların % 10 alfa düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı olduğunu buldu . Schrank, “Bu, yetenek gruplama durumlarında bir etiketleme etkisinin yadsınamaz bir şekilde var olduğunu gösteriyor” sonucuna vardı.

    Pygmalion etkisi onlarca yıldır bilinmektedir. Öyleyse neden yönetim kurulu genelinde beklentileri artırmak için kullanılmıyor? Asıl sorun, Rosenthal ve Jacobsen’in çalışmasından bu yana yüzlerce deneyde, sadece etkinin bilinçaltı olduğu zaman (yani insanlar belirli bir şekilde davranmak için yanlış yönlendirildiklerinde) bir etki olması.

     Başka bir deyişle, öğretmenler bilerek cesaretlendirmeye çalışırsa, Pygmalion etkisi yoktur . Sadece öğretmenler öğrencileri bilinçaltında teşvik ederse işe yarar.

    * Andrew Jackson ile olan bu deneyim 2006 yılında oldu. Duyduğum kadarıyla, okul şu anda sınırlı miktarda AP sınıfı sunuyor.

    Bilimde

    Okul denemesinden önce Rosenthal laboratuvar fareleri ile çalıştı. Bir grup öğrenci araştırmacıdan, labirent koşmada harika (“labirent parlak” sıçanlar) veya labirentlerde korkunç (“labirent donuk”) olmak için özel olarak yetiştirilmiş sıçanlar üzerinde deneyler yapmasını istedi. Sıçanlar arasında hiçbir fark yoktu. 

    Aslında hiçbir farenin deneyde kullanılan labirent türünde deneyimi yoktu. Kapüşonlu araştırmacılar sıçanlarla testler yaptığında, iki sıçan grubu arasında performansta belirgin farklılıklar vardı. “Labirent parlak” sıçanlar labirentte “labirent donuk” sıçanlardan çok daha iyi yaptı.

    Deney, bir doktorun beklentilerinin bir klinik araştırmada hastanın sonucunu nasıl etkileyebileceği gibi birçok soruyu gündeme getirdi. Çift kör deney gerçek ilaç veya plasebo alıyorsanız hekim ne de hasta ne biliyoruz, beklenti sorunlardan kaçınmak için tek yoldur.

    Literatürde

    Edebiyattaki Pygmalion etkisinin en ünlü örneklerinden biri George Bernard Shaw’un Pygmalion’unda bulunabilir . Daha sonra ekran için My Fair Lady olarak uyarlanan oyun, olumlu ve olumsuz takviyenin nasıl dönüşebileceğini araştırıyor. Cockney Çiçek kız Eliza Doolittle düzgün konuşan bir İngiliz bayana dönüşür. Şöyle diyor:

    “… Herkesin alabileceği şeylerin dışında (giyinme ve uygun konuşma şekli, vb.), Bir bayan ve bir çiçek kız arasındaki fark, onun nasıl davrandığı değil, nasıl davrandığıdır. Profesör Higgins’e daima bir çiçek kızı olacağım çünkü bana her zaman bir çiçek kızı gibi davranıyor ve hep yapacak; ama sana bir bayan olabileceğimi biliyorum çünkü bana her zaman bir bayan gibi davranıyorsun ve hep yapacaksın. ”

    Organizasyonlar ve İşletme

    Kierein ve diğ. (2000) Pygmalion etkisini içeren 13 örgütsel çalışmanın bir meta-analizini gerçekleştirmiştir. Önemli bir sonuç olan 0.81’lik bir etki büyüklüğü ( Cohen’in d’si ile ölçülen) buldular . 

    Bir efekt boyutu tam olarak göründüğü gibidir – belirli bir fenomenin ne kadar etkiye sahip olduğunun bir ölçüsüdür ve .8 üzerindeki herhangi bir etki büyüklüğü Cohen’in d yaratıcısı Cohen tarafından “büyük” olarak kabul edilir. Bir etki büyüklüğü McNatt (2000) benzer bir meta-analiz gerçekleştirerek 1,13’ten daha büyük bir etki büyüklüğü bulmuştur. Pygmalion’un etkilerinin

    “… Bazı yönetim bağlamlarında oldukça güçlü olabilir… ancak ılımlı değişkenlere bağlı olarak büyük değişiklikler gösterebilir . Özellikle, orduda, erkeklerle ve başlangıçta düşük beklentileri olan kişileri dahil ederken sonuçlar daha güçlü oldu. ”

    5. Golem Etkisi nedir?

    Golem etkisi, öğrencilerin veya çalışanların beklentileri nedeniyle kötü performans gösterdiği kendi kendini gerçekleştiren bir kehanettir. “Golem Etkisi” terimi de Rosenthal; O efsanevi kil rakam üzerine fikir temelli Golem eradicate kötülüğe oluşturulur, ancak bir canavar sona erdi. Reeves (2016), kadınların neden işyerinde sıklıkla bağlı olduklarını ve daha fazla görev aldıklarını açıklamak için Golem etkisini kullanır:

    Bir erkek yöneticinin kadınlara göre erkeklere kıyasla düşük beklentileri varsa, bu beklentiler bilinçsiz olsa bile, onları daha düşük seviyeli işlere yerleştirebilir veya daha az zorlayıcı görevler verebilir … kadınlar aslında erkeklerinden daha kötü bir seviyede performans gösterebilir patronlarının düşük beklentileri nedeniyle meslektaşları.

    Kaynaklar

    Alvidrez, J. ve Weinstein, R. (1999) Erken öğretmen algıları ve daha sonra öğrenci akademik başarısı. Eğitim Psikolojisi Dergisi 91 (4): 731-74.
    Boser, U, Wilhelm, M. ve Hanna, R. (2014). Pygmalion Etkisinin Gücü: Öğretmenlerin Beklentisi Üniversitenin Tamamlanmasını Güçlü Olarak Tahmin Ediyor. Erişim tarihi: 26 Aralık 2014. Burada bulunabilir .

    Kieran & Gold (2000). İş organizasyonlarında pigme: bir meta-analiz. 21 Ekim 2017 tarihinde http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/1099-1379(200012)21:8%3C913::AID-JOB62%3E3.0.CO;2-%23/abstract
    Martin, M. ve McIntyre, L. (1994). Sosyal Bilimler Felsefesinde Okumalar . MIT tuşuna basın.

    McNatt, DB (2000). Ancient Pygmalion çağdaş yönetime katılıyor: Sonucun meta analizi. Uygulamalı Psikoloji Dergisi, 85 (2), 314-322. http://dx.doi.org/10.1037/0021-9010.85.2.314
    Reeves, M. (2016). İşletmelerde Kadınlar: Teori ve Vakalar . Taylor ve Francis.

    Rosenthal, R. ve Fode, KL (1963). Deneyci yanlılığının albino sıçanın performansı üzerindeki etkisi. Davranış bilimi, 8, 183-89.
    Rosenthal, R ve L. Jacobsen. Sınıfta pygmalion: öğretmen beklentisi ve öğrencilerin entelektüel gelişimi. New York: Holt, Rinehart ve Winston, 1968.

    Schrank, W. Yetenek Gruplamasının Etiketleme Etkisi. Journal Eğitim Araştırmaları Dergisi. Cilt 62 – Sayı 2. 21 Ekim 2017 tarihinde http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/00220671.1968.10883758?journalCode=vjer20
    Shaw, George Bernard’dan erişildi . Pygmalion (1916).

  • Yerli-Psikolojik Fİlm Üçlemesi: 8 Gün

     

    Yönetmen ve Senarist Cemal ŞAN; “Dilber’in Sekiz Günü“, “Zeynep’in Sekiz Günü” ve “Ali’nin Sekiz Günü” filmleri ile Aşk Üçlemesini (ruh-kalp-akıl) tamamladı. İşte bir kaç detay.

    Bir Sana Bir de Bana – BaBa ZuLa (Zeynep’in Sekiz Günü Film Müziği)

    Zeynep’in Sekiz Günü kalbi, Ali’nin Sekiz Günü aklı, Dilber’in Sekiz Günü de ruhu temsil ediyor. Zaten aşk da kalpte başlıyor. Daha sonra akıl onu tartıyor. Eğer ruhuna uygunsa devam ediyor veya etmiyor.

    Niye sekiz gün? Çünkü bir hafta yedi gün ve genelde insanların çoğu pazartesiden nefret eder. İşte bu yüzden sekizinci günde ya yeniden başladığın noktaya dönüp devam edersin ya da bitersin


    Zeynep’in sekiz günü

    Yıl: 2007
    Tür: Dram
    IMDB5,3/10
    ÖDÜLLER:
    (Alexandria International Film Festival-2008)
    1) En İyi Sanatsal Başarı
    (Ankara Uluslararası Film Festivali-2008)
    2) En İyi Kadın Oyuncu
    (Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Ödülleri-2008)
    3) Sadri Alışık Sinema Ödülü

    Konusu: Obsesiflik seviyesinde düzenli bir hayat süren, kendine ait bir dünya kurmuş ve dışarıya kendini tamamen kapatmış, tek başına yaşadığı her günü birbirinin aynı olan Zeynep, bir akşam arkadaşının doğum günü için gittiği barda otururken, bara gelen ve müziğe kendisini kaptırıp dans eden Ali adında bir gençle tanışır ve bu andan itibaren Zeynep’in hayatında beklenmedik değişikler olmaya başlar.


    Bahçelerinde dolaşamıyorsam, salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam, odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam, dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam, mahzenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında dolaşamıyorsam, yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam, mutluluğumu tavan aralarına fısıldayamıyorsam, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi, söyler misin, nasıl fethetmiş olurum o kaleyi ben ?

    .


    Dilber’in sekiz günü

    Yıl: 2008
    Tür: Dram
    IMDB: 7,1/10
    ÖDÜLLER:
    (Adana Film Festivali)
    1) Ulusal Uzun Metraj Film Altın Koza
    (Ankara Uluslararası Film Festivali 2009)
    2) En İyi Erkek Oyuncu
    3) En İyi Kadın Oyuncu
    4) En İyi Senaryo
    5) Jüri Özel Ödülü
    6) En iyi Film

    Konusu: Doğu’nun kıraç topraklarında, fakir bir köyde annesi, babası ve kardeşleriyle yaşayan Dilber, çocukluk aşkı Ali ile evlenme hayalleri kurmaktadır. Dilber ile Ali birbirlerine aşıktırlar ama Ali’nin babası, oğlunu bir başka kızla evlendirmek için arkadaşına söz vermiştir. Dilber bunu kabûllenemez, ilk talibiyle evlenmeye karar verir. Bu arada, topal bir adam ağır aksak yürüyerek köye yaklaşmaktadır.


    “Günaydın, ruhumun prensesi!”


    Ali’nin sekiz günü

    Yıl: 2009
    Tür: Dram
    IMDB: 6,3/10
    ÖDÜLLER:
    (Ankara Uluslararası Film Festivali)
    1) Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü
    (İstanbul Uluslararası Film Festivali)
    2) Altın Lale

    Konusu: Ali’nin hayatı, evi ve bakkal dükkânı arasında geçmektedir. Mahalleye gelen Zeynep’e duyduğu platonik aşk, hayatına beklenmedik bir heyecan katar. Ali, Zeynep’i takip etmeye başlar ve hayatında Mehmet adında birisinin olduğunu öğrenir. Bir bar çıkışında Mehmet, Zeynep’i dövmeye başlar. Onları takip etmekte olan Ali sevdiği kızı korumak için saldırır. Ama Zeynep, Mehmet’i çok sevdiğini ve vurmamasını söyleyince Ali yıkılır.


    Özür dilerim , size bir şey sorabilir miyim? Hayat neden bu kadar zalim? İnsanlar , insanlar neden bu kadar zalim? Yaşamak neden bu kadar zor ve bu kadar güzel ve vazgeçilmez? Peki insanların birbirlerini anlamamak için bu büyük çabası neden? Karım… Karım bana çok kızıyor. Ona istediği gibi bir hayat sunamadığım için. İstediği gibi bir adam olamadığım için. Çocuklarım, çocuklarım da bana çok kızıyor. Onlara bilgisayar , elbise , ayakkabı, araba alamadığım için. Patronum, patronum sürekli alaycı bakışlarla beni izleyerek ne kadar işe yaramaz bir adam olduğumu günün her saatinde bana hatırlatıyor. O da bana çok kızıyor çünkü ona çok para kazandıramadığım için. 

    Dostlarım, arkadaşlarım , akrabalarım beni adam yerine bile koymuyorlar. Onlar da bana kızıyor. Onların istediği bir adam olmadığım için. Onları yemeğe götürmediğim için, onlara borç veremediğim için , onlara ayak bağı olduğum için, onların eğlendiği gibi eğlenemediğim için. Devlet, devlet de bana kızıyor. Daha çok vergi veremediğim için, arada bi ‘noluyo’ diye sorduğum için , yanlış partiye oy verdiğim için. Biliyor musun her tarafım kanıyor. Acılar içindeyim. Çürüyorum. Onların istediği gibi bir adam olmak istiyorum ama beceremiyorum. Dostlarıma ,akrabalarıma, patronuma , karıma , çocuklarıma üzgünüm diyorum. Sizin istediğiniz gibi bir adam olamadığım için özür dilerim diyorum, duymuyorlar. Acılarımı , kederlerimi , sıkıntılarımı anlatıyorum dinlemiyorlar. Ben , ben.. Bana yardım edin diyorum, kaçıyorlar. 

    Gelin biraz konuşalım diyorum, masayı terk ediyorlar. Ölüyorum ben diyorum, ne zaman öleceksin diye soruyorlar. Lütfen bana söyler misin , ne oldu ? Bize ne oldu? Eskiden böyle değildi. Şimdi ne oldu? Neden insanların artık birtakım duygulara ve düşüncelere prim verecek zamanları yok? Neden bu kadar hızla koşuyorlar? Neden bir an bile olsa durup hayatın , insanın , evrenin anlamı üzerine düşünmüyorlar? Ben acılarımı , sıkıntılarımı , kederlerimi onlara anlatırken neden beni dinlemiyorlar? Benim bütün bu düşlerim , arzularım, hayata dair imdat çığlığım onlara neden sahte geliyor? Sahici gelmiyor, samimi gelmiyor? Neden? Neden? Neden? Söyle bana neden? Neden?.. N’olur bana yardım et , yardım et bana. Lütfen , lütfen… Neden beni bu halimle kabul edip aralarına almıyorlar ? 

    Neden beni sevmeleri için sürekli , inanmadığım halde onların ilgisini çekip onlarla konuşmak zorundayım , ha? Neden egom olmak zorunda? Neden onların arasında bencil olmak durumundayım ? Neden var olabilmek için rekabet etmek zorundayım , ha ? Lütfen , lütfen bana yardım et. Bana hayatta yaşamamı söyle. Bak biliyosan eğer bana o yolu göster , lütfen.  Çünkü ben artık yalnız yaşamak istemiyorum. Bana hayatta yaşayabilmem için güç ver. Neden ben hayatta yaşamayı beceremiyorum? Lütfen bana yardım et , lütfen… Özür dilerim ,özür dilerim. Beni bağışlayın. Kendi derdimle sizi üzdüm özür dilerim ,özür dilerim. Özür dilerim…

    Ali’nin Sekiz Günü Repliği


    Kaynaklar:
    1) sadibey.com
    2) www.imdb.com
    3) on5yirmi5.com

  • Lou Andreas Salome

     Nietzsche ve Rilke’nin aşık olduğu, Freud’un yakın dostu olan kadın sevgili ve güzel Salome… Nietzsche ve Paul Rée’nin evlenme tekliflerini reddederek entelektüel birlikteliği savundu; asla cinsel birlikteliğin yaşanmadığı bir evlilik yaptı. Sadakat’i reddetti, Freud’la dostluğu ölene dek sürdü.

    Girdiği her ortamda etkili oldu; yaptığı ve öğrendiği her şey üzerine düşündü ve yazdı. Bu adamların yaşamına dokunmuşluğunun yanında kimdir Salome, onların yanında olmak dışındaki kimliği neydi? Ne düşündü? Ne yazdı?“Sizin geçiş dediğiniz şey nedir?

    Lou Andreas Salome

    Eğer bunun arkasında onun için bu dünyadaki en harika şeyi yani özgürlüğü terk etmek gibi bir art amaç varsa, o zaman ben hep geçişe saplanıp kalmak istiyorum; çünkü vazgeçmiyorum.” Bunları yazdığı zaman yirmili yaşlarının başındaydı Salome ve bu yazısıyla o zamanlar bile ne istediğini açıkça söylüyordu.

    Tamamen özgürlük, kendisi için hiçbir kimseye, hiçbir şeye hesap vermemek, sürekli geçiş içinde yaşamak belirsiz ve yeni olana ilerlemek. Rusya’da yaşayan Alman asıllı bir ailenin en küçük çocuğudur. Babası Çar’ın hizmetinde bir generaldi. Çok erken yaşta insan ilişkilerine karşı ilgi duymaya başladı. Hayalperestti.

    Annesinin göstermek istediği kadın imgesinden uzaktı. Kabul törenlerine katılmaktan da bu yüzden kaçınıyordu. Annesinin ona tanıttığı tanrı fikride Salome’de kişisel bir tanrıya dönüşür. Hayallerini anlattığı, konuştuğu, şakalaştığı arkadaş, dost bir tanrıdır onunki. Ergenlik döneminde tanrının ortadan kayboluşu diye isimlendirdiği durum ortaya çıkar. Onun tanrı imgesi birden bire gerçeklikle örtüşmeyen bir duruma gelir.

    Lou Andreas Salome

    Kendisi bu durumu, ilk çocukluk deneyimini ölüm olayıyla betimler. Salome tanrının varlığından kuşku duymuyordu tanrı sadece ölmüştü hepsi bu… Hayatına giren ilk erkek kendisinden yirmi beş yaş büyük bir rahip olan Hendrik Gillot’ur. Bu ilişki onun gelişimi açısında önemli bir yapı taşıdır. Spinoza’yı, Leibniz’i, Kierkegaard’ı, Dostoyevski’yi ondan öğrenir.

    Bazı pazar vaazlerini yazar. On dokuz yaşında ailesine karşı gelerek Zürih’e gider. Burada teoloji, felsefe ve sanat tarihi okur. Yirmi dört yaşındayken “Tanrı ile Savaşım” adlı ilk romanını yazar. 1882’de İtalya’ya gider ve burada Maldivia von Meysenburgu tanır. Yalnız yaşayan ve aydın bir yazar olan Maldivia, Salome için özgür bir hayat sürmenin kadının hakkı ve görevi olduğu düşüncesini simgeler.

    Bir süre sonra Roma’da Nietzsche ile tanışır. Aralarında kurulan tinsel ilişki Nietzsche tarafından bir evlilik teklifine kadar varır. Salome’den olumlu yanıtın gelmemesi ilişkilerinin kesilmesine ve Friedrich’in kötü yorumlarına neden olur. “ Bu kuru, kirli, kötü kokan maymuncuk, yalancı memeleriyle bir felaket.”

    Yine de Nietzsche başlangıçta Salome’nin güçlü benlik bilincinden etkilenmiş, biçemini tiksindirici bulsa da bir gün yazmayı öğreneceğini düşünmüştür. Nietzsche haklı çıkar. 1890’dan 1934’de kadar Salom’e günlük gazetelerde, haftalık dergilerde, yazınsal, felsefik ve psikolojik yayımlarda yüzden fazla makale, öykü, şiir ve kitap konuşması yayımlar. 1885-1931 arasında on dokuz kitabı çıkar.

    Lou Andreas Salome

    Hayat Lou’nun felsefesinin temelini oluşturur. Geleneklere uymayan bir hayat sürer. Paul Reey’le evliliğinin bitmesinin ardından Carl Andreas’la evlenir. Güvenli burjuva ortamında bir çok aşk ilişkisi yaşar. Bu aşk maceraları içindeki en ilginç olay evli olmasına rağmen ilk cinsel ilişkisini Rilke ile yaşamasıdır.

    1903’te Berlin’e taşınır. Orada tiyatro “Frei Bühne”yi kuran ve haftalık dergi çıkaran sanatçı ve yazar grubuna katılır. İlk sergiledikleri oyun İbsen’in bir oyunudur. İbsen’in kadın karakterleri Salome’yi çok etkiler. Bu ilgi İbsen’in kadınları adlı bir eser yayımlayana kadar sürer.

    Psikanalize ilgi duyan Salome Viyana’da Freud ile tanışır. Freud’un onu desteklemesi ve onurlandırması Salome’yi cesaretlendirir. Psikanalizde en çok ilgisini çeken konu Narsisizmdir.

    Özneyle uğraşmayı özel tutkusu olarak niteler. Çalışmalarını dergilerde yayımlar. Salome’nin en tanınmış ve en özgün yapımı “Erotik”tir. Erkek ve kadın arasındaki aşk üzerine yazılan dört makaleden oluşur. Aşk bir erkeğe yada kadına yönelik değildir.Ona göre erotik sevgi içinde biz, sandığımız gibi başkasıyla dolu değilizdir.

    Kendimizle, kendi durumumuzla doluyuzdur. Biz başkasına değil kendimize sarılıyoruzdur. Aşk kendi ölümüne çabalar. Aşk bu amaçtan vazgeçerse, gerçekleşmemiş bir çaba olarak yaşar. Salome için sadakat, özgürlüğü engelleyerek aşkın kendisini yok etmesinde önemli rol oynar. “Kadınların düşünceleri kalplerinden doğar” gibi kimi ifadeleri onun hemcinsleriyle arasına mesafe koyduğunu gösterir.

    Lou Andreas Salome

    Evlilik, sevginin katilidir; evli eşler “birbirleri için önemsizdirler”. Sevgi, arkadaşlığın bayağı alt sıralarındadır; arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır, çünkü “bedensel tutkudan ruhsal sempatiye giden yol yoktur, ama ikinciden birinciye gidilebilir” Her iki yolda da Salome’den bir tek şiir düşer insan aklına:


    Kıyamete kadar olmak, düşünmek, yaşamak
    Tut beni sımsıkı kollarında
    Verecek başka mutluluğun yoksa,
    Acılarını ver bana…


    Yazar ve psikanalist Lou Andreas Salome önceki yüzyilin en ilginç simalarindandi. 19. yüzyila damgasini vuran üç erkek, Nietzsche, Rilke ve Frued onun sevgilisi olmuslardi. “Salome Yasami ve Yapitlari” adli kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak onu anlatiyor…

    Özgür ve entelektüel…

    Cogumuz, Salome’yi, Nietzsche Agladiginda adli kitaptaki entelektüel, erkeklerin basini döndüren, cüretkar ve basina buyruk genç kadin olarak merak ettik ama tanimadik. Roman bize Salome’yi diger erkeklerin gözünden anlatiyor ama bir karakter olarak islemiyordu. 1993 yilinda Afa

    Yayinlarindan çikan “Kizkardesim, Karim” adini tasiyan H.F. Peters imzali kitap Salome’yi yakindan tanima firsati verse de piyasada baskisi tükendiginden arayanlar ulasamiyordu. Ayrinti Yayinlari bu hafta, Angela Livingstone’un kapsamli çalismasi Salome-Yasami ve Yapitlari’ni yayimladi.

    Petersburg, Viyana, Berlin, Münih ve Paris’te geçmis; sanata, yazina, felsefeye adanmis yetmis alti yillik bir ömür; ünlü dostlar, sevgililer, meslektaslar; romanlar, siirler, oyunlar, felsefe yazilari, bilimsel çalismalar; Zerdust’e, Duino Agitlari’na ve psikanalize vurulan damga; en çok da tutkuyla örülmüs bir yasam: Düsünmeye, yazmaya ve yasamaya dört elle sarilmis bir kadin… Çekici, özgür ve dolu dolu yasanmis bir hayat.

    Lou Andreas Salome

    Büyülü etki

    Lou Andreas-Salome hakkinda en iyi bilinen sey belki de onun zamaninin önde gelen pek çok ismiyle ahbap oldugu ve bunlarin hepsi üzerinde büyülü denebilecek bir etki biraktigidir. Görünüse bakilirsa Salome, ya sans eseri hep dogru zamanda dogru yerde olmus ya da bulundugu yer her neresiyse, zekasi ve çekici kisiligiyle orayi renklendirmis, zenginlestirmis.

    Bu ikilem, ölümünden sonra onun yasam öyküsünü yazanlarin aklini epeyce karistirmis olacak ki, bazilari ne sirretligini ve cadiligini birakirken bazilari da onu bir Tanriça gibi göklere çikarmis. Belki de Salome’nin bu büyülü etkisini anlamak için onu, kendi anlattiklariyla ya da onun yasamini arastiranlarin söylemleriyle degil de yasamina girdigi kisilerin söyledikleriyle degerlendirmek daha dogru olacak.

    Nietzsche

    Lou Andreas Salome

    Nietzsche için Salome, düsüncesinin varisiydi ve onu bu konuma, tanisIkliklari daha birkaç aylikken oturtmustu. Aslinda iliskileri fazla uzun sürmedi. Nisan 1882′den ayni yilin kasim ayina kadar süren iliski, Nietzsche’ye büyük duygu çalkantilari yasatti. Iliski devam ederken oldugu gibi, bittikten sonra da Nietzsche, Lou’ya zaman zaman çok büyük nefret duydu; zaman zaman da onu yogun bir askla sevdi. Zaten yasaminda ikinci kez evlenme teklifinde bulundugu kadindi Lou.

    Ama bu teklifi götürmesini, yanlis bir aracidan, Lou’yu daha uzun zamandir taniyan, ona asIk olan ve evlenme teklifinde bulunan, ama askina karsilik bulamayan zavalli Paul Ree’den istemisti. Ne var ki iliskinin tek tarafli duygusal niteligi bir yana, en çarpici yönlerinden biri, Nietzsche’nin Lou için “Ancak onu tanidiktan sonra Zerdüst’üm için olgunlastim” demesiydi. Nietzsche’nin yasaminda Zerdüst’ün yeri düsünüldügünde Elizabeth Forster- Nietzsche ve Fritz Kögel gibi kimilerinin Lou’yla ilgili karalamalarini çekememezlige yormaktan baska seçenek kalmiyor geriye.

    Rilke

    Salome’nin yasami boyunca iliskisini en uzun süre (tam otuz yil) sürdürdügü kisilerden biri, Rainer Maria Rilke’ydi. Ünlü sairin yasami boyunca en fazla etkisi altinda kaldigi insanin (ve kadinin) Lou olmasi sasirtici degildi. Büyük korkulari ve güvensizlikleri olan Rilke, onun saglam kisiliginde siginacak bir liman bulmustu. Lou’nun kisisel yasami açisindan bu iliskide ilginç olan nokta ise Rilke’nin onun ilk sevgilisi olmasiydi.

    Ilk gençliginde Peder Gillot’yu, ardindan Paul Ree’yi ve Nietzche’yi reddeden Salome, biraz geç yasta (36 yasinda), üstelik de evliyken Rilke’nin askina karsilik verdi. Salome, aski geç bulusunu, bu kuvvetli duygunun mutlaka boyun egmeyi gerektirmesine ve kendisinin de asla, hiçbir seye boyun egmeme kararliligina bagliyordu.

    Iste bu yüzden kendisi otuz alti yasindayken yirmi iki yasinda bir gence; o, sanat çevrelerinde kendini kanitlamis bir düsünür ve yazarken toy bir saire asIk oldugunu düsünüyordu. Rilke, bu ask iliskisinden büyük esin aldi ve aralarinda sairin basyapiti kabul edilen Duino Agitlari’nin bazilarinin da bulundugu yüzü askin siirini ona yazdi. Lou’nun tanidigi bir erkek daha, onun için, “Eger Lou Andreas-Salome’yi tanimamis olsaydim, sair olarak tüm gelisimimi etkileyen yollari seçmemis olabilirdim” diyordu.

    Freud

    Lou Andreas Salome

    Lou’nun duygusal anlamda degilse de düsünüs tarziyla etkiledigi bir diger ünlü erkek Freud’du. Bu öyle bir etkiydi ki Freud, Lou’nun psikanaliz saflarina katilmasini “hareketimiz için bir onur” olarak nitelendiriyordu ve hakliydi da. Salome, yasaminin ileriki yillarinda tanistigi psikanalize, kendini bütün varligiyla adamisti. Kendini belki de en iyi psikanaliz alaninda ifade etmisti.

    Çocuklugunda çok önemli yeri olan “hayal oyunlari” düsünüldügünde, bu sasirtici degildi. Çocukken gördügü insanlara kafasinin içinde yasamlar ören Lou, yasaminin son dönemlerini, var olan yasam örgülerini çözümlemeye adadi. Kliniklerde uzun yillar sürdürdügü psikanaliz uygulamalarinin yani sira bu konuda ciddi bilimsel makaleler ve bir kitap yazdi. Bunlar, “psikanalitik bir çalismayi elestirmek yerine pek sIk takdir etmedigi” Freud’un, “takdir etmekten kendini alamadigi” yapitlardi.

    Lou’nun, onlarin sayesinde haksiz bir öneme kavustugu varsayilan üç kisinin onun hakkindaki yorumlari bunlar. Evet, Nietzsche, Rilke ve Freud, kendi sözleriyle elestirmenlere yanit veriyorlar. Elbette Lou Andreas-Salome’nin yasami bu üç kisiyle iliskilerinden ve onun hakkinda böylesi hayranlik dolu yorumlar yapanlar da bu üç erkekten ibaret degil.

    Diğer kadinlar

    Lou Andreas Salome

    Bunlari söylemisken, Salome hakkinda iki yanlis anlamayi düzeltmek gerekiyor. Birincisi, Salome’nin entelektüel erkeklerin basini döndürüp onlari tuzaga düsüren bir dahi erkek avcisi oldugu kanisi. Salome, uzun ya da kisa bir süre birlikte oldugu bu erkekleri, duygusal ya da bedensel degil zihinsel bir düzeyde, düsünceleriyle etkilemisti. Birbirinden ayri üç alanda büyük önem kazanmis bu üç erkek, gördükleri güzellik karsisinda büyülenerek Lou’yu zihinsel anlamda yanlis degerlendirmislerse bu, Lou’dan çok bu erkeklerde aranmasi gereken bir kusurdur.

    Ikinci olarak, Salome’den bu denli etkilenmis olanlar veya onun yasaminda önemli yer tutanlar yalnizca erkekler degildir. Paul Ree ve Nietzsche’nin arkadasi olan Malwida von Meysenbug, Rilke’nin bir süre ayni evi paylastigi Loulou Albert-Lasard, Sigmund Freud’un kizi Anna Freud, yazar Frieda von Bulow gibi kadinlar da Lou’nun büyüsüne kapildilar.

    Ama 19. yüzyilin erkek egemen dünyasinda (buradan 20. yüzyilin böyle olmadigi sonucu çikarilmamali) varlik gösteremedikleri için mi yoksa gösterdikleri varlik, bu dünya tarafindan önemsenmedigi için mi bilinmez, bunlarin Lou’ya iliskin yorumlari fazlaca dikkate alinmadi. Bu da kendi gibi yazar ve düsünür olan kadinlar arasindan siyrilan Lou’nun, yasadigi döneme nasil bir damga vurdugu ve kisiligi hakkinda önemli ipuçlari veriyor.

    Kadinlardan söz etmisken, Elisabeth Nietzsche’den sonra, Lou Andreas-Salome’ye ciddi elestiriler yönelten ikinci kisiden, Hedwig Dohm’dan söz etmemek olmaz. Zamanin radikal feministlerinden Dohm’un, Salome’ye en büyük elestirisi, onun feminist harekete katilmamasiydi. Hatta katilmamak bir yana Lou, harekete zarar veriyordu. Mesleki açidan etkin bir kadin oldugu halde, kadinlarin bu tür etkinlige kendilerini vermelerine karsiydi. Bunun anlami, Lou’nun kadinlara “evinin kadini” olma görevini yüklemesi kesinlikle degildi.

    Lou’ya göre kadin, kendi özel yeteneklerini gelistirmek için çalismaliydi. Aslinda Dohm’unki gibi radikal degil daha akilci bir açidan bakildiginda, bu tavir, kadinin yasamdaki gizil gücünü bularak onu gelistirmesi, Maslow’un deyimiyle “kendini gerçeklestirmesi” anlamina geliyordu. Feminizme zarar verdigi düsünülen bu bakis açisinin özellikle geleneksel kaliplara sIkIstirilmis kadin yasaminda ne kadar derin bir degisiklik yapacagi konusunda fazla söze gerek yok.

    Bazilarina göre Salome, hiçbir zaman feminist olmamisti. Ama Lou Andreas-Salome, kadinlarla ya da erkeklerle olsun, bütün insan iliskilerinde kendini karsisindakiyle esit görüyordu. Erkeklerden bir eksigi oldugunu hiçbir zaman düsünmemisti. On yedi yasindayken, popüler bir din adami olan Peder Hendrik Gillot’ya ondan ders almak istegini dile getirdigi cüretkar bir mektup yazdiginda ya da yirmi bir yasindayken, Paul Ree ve Nietzsche ile birlikte entelektüel bir üçlü yasama modeli tasarladiginda, kendini bu erkeklerle esit düzeyde görüyordu.

    Aslinda bu tavir, onun tüm yasamina damgasini vurmustu. Lou Andreas-Salome, hiçbir zaman kendini bir insan, bir kadin, bir yazar ya da bir düsünür olarak kanitlamaya ya da kabul ettirmeye gerek görmedi ve bu yönde herhangi bir çaba göstermedi. Salome, yasamini “dogal kuvvetlerin isleyisine benzer bir zorunluluk duygusu”nun yönettigini söylüyordu ama aslinda zorunluluk adini verdigi bu duygu, onun özgüveninden baska bir sey degildi. Çevresindeki insanlari ona çeken ve baglayan da belki bu özgüven ve onun getirdigi dogallikti.

    Lou Andreas-Salome, kendi deneyimlerinden yola çikarak gelistirdigi fikirlerini çok sayida makaleyle yaziya döktü. Bu makaleler, baslica üç konu üzerineydi: Din, ask ve psikanaliz. Bunlar, onun yasaminin belli dönemlerinde agir basan konular gibi görünse de onun kisilik özellikleri isiginda, aslinda belli dönemlerde yasamin kendisiydi. Salome için yasam, önce din, sonra ask ve daha sonra da psikanaliz oldu. Yasama nasil bir tutkuyla bagli oldugunu 1882′de, yirmi bir yasindayken Petersburg’dan sonra gittigi ilk Avrupa sehri olan Zürih’te yazdigi siirle anlatiyordu:

    Var olmak! Ve düşünmek! Bin yıllarca…

    Daha sıkı sar beni kollarınla
    Eğer verecek mutluluğun kalmadıysa

    Olsun! Başka acıların var ya…


    Nietzsche, bu siirden, özellikle de son iki dizesinden öyle etkilenmisti ki, ona bir beste yapmis ve siirdeki, yasamin getirmesi olasi her seyi kabul etme istegine, en önem verdigi degerlerden birini, kahramanligi yakistirmisti. Angela Livingstone, “Salome: Yasami ve Yapitlari” adli kitabinda Lou Andreas-Salome’nin yasamini bütün yönleriyle ele aliyor. Anlatiminda, Lou’nun son dostlarindan biri olan Ernst Pfeffier’inkiler basta olmak üzere pek çok kaynaktan yararlanan Livingstone, bu 19. yüzyil kadin düsünürünün yasamindaki gizemleri bir bir çözüyor.

    Kitapta ayni zamanda Lou’nun yasami ve düsüncesine iliskin önemli ipuçlari veren kurgu ve kurgu disi yapitlarindan parçalar da bulunuyor ve kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil, bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak Salome’yi anlatiyor. Zaten Salome de yazinsal ve düsünsel kimligiyle ve farkli kisiligiyle basli basina bir inceleme konusu olmayi hak ediyor.

    KaynakSalome-Yasami ve Yapitlari, Angela Livingstone, Çev.: Semra Kunt Akbas, Ayrinti
    Yayinlari, 2001. / http://www.toplumdusmani.net/kimdir/lou-andreas-salome/kimdir-biyografisi/

  • Kalplerin Gözleri

     

    Kalp gözü, maneviyat gözü anlamında kullanılmaktadır. Yani insanın maddi alemden başka, manevi alemlere nüfuz edebilmesidir. Bu, hem bir ihsan-ı ilahi hem de insanın gayret ve çalışmasına bağlı olan bir mertebedir. Dolayısıyla kalp gözü açık olan insanlar, normal insanların görmediği birçok şeyi görürler ve işitirler. Mesela “ehl-i keşfe’l-kubur” dediğimiz mübarek zatlar, ölen şahısların imanlı veya imansız gittiklerini -Allah’ın izni ile- görebilirler. Günümüzde ve her zaman bu gibi kutlu insanların bulunduğuna kanaatimiz vardır. Fakat bunları herkes bilmeyebilir.

    Gazali’ye göre büyük sûfîlerin arzu ettikleri şey, tatmak ve yaşamaktı. Nefsin arzularını yok etmek, kalbin dünya ile alâkasini kesmek, gurur, kibir, şöhret ve gelecek endişelerini aşmak onların başlıca fazîletleridir. Bu fazîletler gerçeklesince insanda kalp gözü açılır. Gazzâlî’nin kalbin mâhiyeti ve kalp gözü hakkındaki açıklamaları İhyâ, Mizânü’l-Amel, Munkiz, Risâletü’l-Ledunniyye ve Mişkatü’l- Envâr isimli eserleri başta olmak üzere, diğer eserlerinde de yer almış durumdadır. Burada onun kalp ve kalbî bilgi hakkındaki düşüncesi söyle özetlenebilir:

    Kalp, Allah hakkındaki bilginin doğduğu yerdir. O, bir çeşit cevherdir, insan hakîkati onunla kavrar. Kalp, insan rûhunun keşf ve sezgi gibi en yüksek derecesini teşkil eder. Ve bir ayna gibi eşyanın aslını kavrar.

    Kalp, akıllı kimseyi hayvandan, küçük çocuktan, deliden, ayıran bir mânâ taşır, maddî göz yani beden gözü dışı (zâhiri) görür fakat içi görmez. Başkasını görür, kendisini görmez, sonluyu görüp, kavram sonsuzu kavrayamaz.

    Kalp gözündeki nûr ise, bir olgunluk (kemâl)’tur, yukarıda maddî göz için söylenen eksiklikler onda yoktur. O, başkasını idrâk ettiği gibi, kendini de idrâk eder. Ona, uzak-yakın birdir, eşyanın sırlarına nüfûz edebilir. Kalp gözüne akıl, rûh, insânî nefs gibi isimler verilir.

    Kalp, ezelî bir nurdur, Allah Teâlâ onunla insana nazar etsin diye mükevvenâtın özüne konmuş bir yüce sırdır. Kalp adının verilmesi mevcûdatın zübdesi ve mahlûkatın özü olmasıyla, halden hale dönmesi sebebiyledir. Kalp, insanın kendisiyle Rabbini tanıdığı, Hakk’ın kuluna orada tecellî ettiği, kulun Rabbini kendisiyle sevdiği, zevke dayalı idrakin merkezi, Şevk, vecd ve marifetin mahalli olan Rabbanî bir latifedir.

    Kalp gözü açmak için çeşitli zikir önerileri vardır. 13.000 Er Rahman, 1000 Fatiha Suresi, 1000 Ayetel Kürsi, 1000 İhlas Suresi gibi. Ancak kalp gözü açmak iyi araştırılmalı ve inanılarak uygulanmalıdır.

    Ayrıca bu konu hakkında çeşitli vefkler vardır. Ancak Diyanetin de belirttiği gibi vefkler caiz değildir: Türkçe’de uyum anlamına gelen vefk, bir dörtgen şekil içindeki bölümlere birtakım sayı ve harfler yazılarak meydana getirilen şekil olup, bunu yapanlar, vefk aracılığıyla Allah’ın kendilerini koruyacak bir cin görevlendireceğini iddia ederler. İslam dini, tevhid inancına zarar verdiği için falı, tılsımı ve büyüyü kesin olarak yasaklamıştır.

    Kalplerin Gözleri – (Letaifler)

    Celcelutiye’deki yedi temel esmanın her birinin bir chakra ile ilişkili olabileceği düşünülmekte. Bu 3. göz olan alın chakrası’nın da (epifizin mekânı) Cebbar ismine baktığı düşünülmekte. Ve yine bu ismin tecelli mekânı olan epifizin aynı zamanda Cebrail (as)’in kanalı olduğu rivayet edilmiştir. Aslında bu chakra’ların İslam medeniyetindeki karşılığının letaifler olabileceği gerçeğini de unutmamak gerekir… Celcelutiye’de Hz. Ali (kv): “Elif-Lâm-Mim-Râ ayetindeki Ra ile ruhlar âlemine yükseldim” buyurmuştur. 

    Elif Lâm Mîm Râ. İşte bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.

    Ra’d Suresi

    Kalplerin Gözleri

    Üzerlik Tohumu

    Üzerlik tohumu karanlığı örttü ve gerçek göründü

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

    Bir kulum ben, yerlere döşenmişim, bir güzelce, bir hoşça yanıp
    tütüyorum, üzerlik tohumu gibi ateşler içinde kaynayıp duruyorum a
    benim cânım.

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî / Divan-I Kebir /Syf:146

    Şeyh dedi ki: “Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile sığmaz. Bir bak hele, Buraya bir zerre bile sığar mı? Sen sözü yanlış anlamışsın, aldanmışsın. Bu zâhiri şarap, zâhiri kadeh değil ki. Onu, gaybı bilen şeyhten uzak bil. Be ahmak, şarap kadehi, şeyhin varlığıdır. Oraya Şeytan’ın sidiğine asla yol yok! O varlık, Allah nuruyla dolu, hem de dudağına kadar. Ten kadehi kırılmış, mutlak nur kalmıştır.

    Mesenevi 1. Cilt /3410

    Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır.

    Mesenevi 2. Cilt /127

    Kalpte Başlayıp Kalpte Biten “Sezgicilik”

    Bu düşünce akımlarının bilgi konusunda ileri sürdükleri yöntemlerin iki temel kaynağı vardır. Biri içinde yaşanan ve duyularla algılanan doğa, öteki insandaki üretici ve yaratıcı nitelik taşıdığı söylenen us ve kavrayış yeteneği. Birincide ağırlık doğaya, ikincide düşünme yeteneğine verilmiştir, iki düşünme biçiminden de birçok öğreti doğmuştur. Bergson ‘un geliştirdiği sezgicilik (intuitio) üçüncü bir yöntem niteliği taşır.

    İslam tasavvufunda, özellikle Yeni-Platonculuk’ tan kaynaklanan öğretilerde, gerçeğin kavranması içe doğuş niteliği taşıyan sezgiyle sağlanabilirdi. Gazzali’ de sezgi Tanrı’nın insana bilgi ve bilgelik verdiği bir yetenektir. Şahabeddin Sühreverdi’ ye göre sezgi tanrısal gerçekleri kavramak için bir duyuştur, içe doğuştur.

    Böyle bir yeteneği sağlamak için, kişinin bütün gönlüyle Tanrı’ ya, üstün gerçeğe yönelmesi, bütün geçici eğilimlerden, tutkulardan sıyrılması, içinde Tanrı’ dan başka bir varlık bırakmaması gerekir. Yeni-Platonculuk’ tan esinlenen tarikatlarda sezgi Tanrı’ ya ulaşmanın, kendi özünde Tanrı’ yı görmenin tek koşuludur. Onlara göre sezgi usun, kavrayış gücünün bütün yetkilerini aşar, en kısa süre içinde en kesin gerçeğe varmayı sağlar. “Ermişlik ‘’ denen aşamaya ancak sezgiyle ulaşılır.


    Hristiyanlık ve Manevi Gözler

    Kalplerin Gözleri – Vatikan’daki Kozalak Heykeli

    İsâ dedi ki: İşte tohum eken çıktı, avucunu doldurdu, {tohumları} saçtı. Bâzıları yola düştü; kuşlar gelip bunları yedi. Başkaları kayanın üzerine isâbet etti; bunların ne toprağa kök saldı ne de göğe uzanan başak verdi. Ve başkaları da başakların üstüne düştü; bunlar tohumu boğdu ve kurtçuk gelip bunları yedi. Daha başkalarıysa iyi toprağa düştü de [göğe doğru yükselen] güzel bir semere verdi. [Bu iyi toprak] bire altmış, hattâ bire yüzyirmi verdi.

     Toma’ya Göre İncil / 9

    Kalplerimizin gözlerini açmak, Mesih’te sahip olduğumuz görkemli mirasın zenginliklerine ilişkin bilgelik ve vahiy verildiğimiz anlamına gelir. ( Efesoslular 1:18 ) Bu, kurtuluşumuzun umudunu ve güvencesini anladığımız anlamına gelir. Ve bu, Ruhunun içimizde çalışarak Tanrı’nın ölçülemez gücünün büyüklüğüne katılabileceğimiz anlamına gelir. ( Efesoslular 1: 19-20 )

    Manevi gözlerimizin açılması olmadan, İncil’in müjdesini ve ebedi kurtuluşumuzun ne anlama geldiğini anlayamayan, körlükte yürüyoruz.

    Onların durumunda, bu dünyanın tanrısı, kâfirlerin zihnini kör etti, onları Tanrı’nın imgesi olan Mesih’in görkeminin müjdesinin ışığını görmelerini engelledi. ( 2 Korintliler 4: 4 )

    “Karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler” 

    Hz isa

    Manevi körlük bizi Tanrı’nın kutsal şeylerini kabul etmeden, manevi olarak fark ettirir.

    Doğal kişi, Tanrı’nın Ruhu’nun şeylerini kabul etmez, çünkü onlar onun için ahmaktırlar ve onları anlayamazlar çünkü ruhsal olarak ayırt edilirler. ( 1 Korintliler 2:14 )

    Wilcock kitabında beyin epifizinin yazılı tarihine yer vererek konuyu daha derin bir boyuta taşıyor:

    “(…) Platon, Devlet’te (VII. kitap) ‘bu bilgiler çerçevesinde ruhun arındırılmış ve aydınlanmış bir organı vardır ki onu kurtarmak, gerçeklik sadece onun vasıtasıyla bize ulaştığı için on bin tane normal gözü feda etmeye değer’.

    David Wilcock

    Bunlara ek olarak, masonik bilgin Manly Palmer Hall, Tüm Çağların Gizli Tarihi’nde aşağıdaki kısma yer vermiştir:

    ‘(…) Hindular beyin epifizinin Dangma’nın Gözü adını verdikleri üçüncü göz olduğuna inanmaktadır. Budizmde her şeyi gören, Hristiyanlıkta biricik göz olarak bilinir… (beyin epifizi) bir zamanlar olduğu şeye sonradan yine dönmeye yazgılı bir organ olup insan ile yaradan arasındaki bağ işlevini görecektir…”

    Manly Palmer Hall


    Kabala İlmi

    “Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.”

    Shimon Halevi

    RAMBAN Musa Peygamber’in yazılarına tefsirinin girişinde şöyle yazdı: “Bu kitabı inceleyen herkese gerçek sözleşme getiriyorum, yani Işığın sırlarında yazdığım tüm ipuçlarıyla ilgili olarak kararlıkla belirtiyorum ki sözlerim bilge bir Kabalistin ağzından anlayışlı bir dinleyicinin kulağına hariç herhangi bir akıl ya da zekâ ile kavranamaz.” Bunun gibi Kabalist Haim Vital’in, Hayat Ağacı’na girişte yazdığı ve ayrıca bilgelerimizin sözlerindeki gibi (Hagiga, 11): “Eğer bilge değil ise ve kendi aklı ile anlamıyorsa kişi Kabala’yı kendi başına çalışmaz.”

    Kişinin bilge bir Kabalistten alması gerektiğini söylediklerinde onların sözleri tümüyle anlaşılıyor. Ancak, öğrencinin öncelikle akıllı ve kendi aklıyla anlayan olması gerekliliği neden?

    Dahası, eğer öyle değilse dünyadaki en erdemli kişi bile olsa ona öğretilmemeli de. İlaveten, kişi zaten akıllı ise ve kendi aklı ile anlıyorsa başkalarından öğrenmeye ne ihtiyacı var ki?


    Horos’un Gözü

    Horus (HaruHor), Antik Mısır mitolojisinde gök tanrısıdır. Osiris ve İsis’in oğludur. Horus, şahin başlı tasvir edilir, bazı tasvirlerde firavunlar İsis’in kucağında sembolize edilmiştir. Bunun sebebi firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus’un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Horus, Antik Mısır’ın en önemli tanrılarından 

    Kalplerin Gözleri

    Pozitif enerjiyi çekmek, negatif enerjiyi hayatınızdan uzaklaştırmak, karşılaştığınız zorluklarda daha güçlü olmak için, antik Mısır uygarlığına ait en eski tılsım olan Horus’un Gözü, istediğiniz amaca ulaşmanızı sağlayacak.

    Gizemlerin ve tılsımların ülkesi eski Mısır’a ait bir parça Horus’un Gözü. Bizim nazar boncuklarımızın atası… Göze gelmek, göz değmesi ifadelerinin kaynağı… Binlerce yıldır nazara karşı kullanılmış bir sembol…

    Eski Mısır’da kozmosu, doğru eylemi ve iyiliği temsil eden Horus; kaosu ve kötülüğü temsil eden Seth ile daimi bir savaş içerisindedir. Mısır uygarlığı aydınlık ve karanlık arasındaki savaş fikri üzerine kurulmuştur, bütün efsanelerinde bunu görmek mümkündür.

    Seth ile olan savaşında bir gün Horus gözünü kaybeder. Mısır’da Bilgelik Tanrısı olan Thoth, savaşa devam edebilmesi için ona bir göz daha verir. Fakat bu fiziksel bir göz değildir, ruhsal bir gözdür. Bizim kalp gözü veya üçüncü göz dediğimiz şey gibidir…

    Kendisine verilen bu içsel göz sayesinde Horus, Sethe karşı zafer kazanır. Böylece bir kez daha aydınlık galip gelmiş olur. Horus’un Gözü, aydınlığın ve iyiliğin her zaman karanlığa ve kötülüğe galip geleceğini, fakat bunun için içsel bir göze ihtiyacımız olduğunu anlatan muhteşem bir semboldür.

    Horus’un Gözü, bulunduğu ortamda bir tılsım etkisi yaratarak, nazara ve negatif enerjiye karşı korunmanızı sağlar. Pozitif enerjiyle birlikte, karşılaştığınız zorlukların üstesinden gelmenize yardımcı olur, tıpkı Horus’a Seth’i yenmesinde yardımcı olduğu gibi…


    Ajna Çakra ve Üçüncü Göz

    1) İlgili Özellikleri

    ❖ Altıncı çakra alnın ortasında, iki kaşın arasında yer alır.
    ❖ Rengi; lacivert / çivit mavi
    ❖ Elementi; –
    ❖ Duyusu; düşünme
    ❖ Notası; la
    ❖ Mantrası; sham
    ❖ Bedende etkilediği bölgeler; yüz, gözler, kulaklar, burun, sinüsler, beyincik,
    soğancık bezi, kafatası, merkezi sinir sistemi.
    ❖ İlgili salgı bezi; hipofiz.

    Bu bez beynin alt kısmında yer alır. Hipofiz bezi
    hormon sisteminin yöneticisi ve düzenleyicisidir. Bunun yanı sıra salgıladığı büyüme hormonu ile bütün organ ve dokular uyumlu bir şekilde büyüyüp gelişirler. Vücuttaki yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasını da düzenler.

    Yapılan araştırmalar sonucunda duygusal sağlığımızda ana etken olduğu
    anlaşılan serotonin (kendini iyi hissetme enzimi) salgısının üretiminden sorumlu olduğu saptanmıştır.

    2) Enerjisel Fonksiyonu

    ❖ Alın çakrası bilinçlenmenin ve bilgeliğin merkezidir. Bilinçli olmak; bizi yoran, üzen, kısıtlayan düşünceleri ve inançları değiştirmek için önümüze çıkan fırsatları değerlendirmek demektir. Geçmişe takılı kalmadan ya da gelecekten endişe duymadan, anı yaşayabilmek, her günün değerini bilmek ve bu farkındalıkla var olmaktır.
    ❖ Altıncı çakraya genellikle “üçüncü göz” de denir. Burası sezgisel gücün
    (yaşananların yaşanma sebeplerinin fark edildiği) merkezidir. Kişinin zihinsel bedeni ile bağlantılıdır.
    ❖ Kişisel iradenin, Tanrısal iradeye teslimi bu çakranın enerjisi gereğidir.
    ❖ Uzaktan şifa vermede en önemli çakradır. Meditasyonda konsantrasyon
    merkezidir.

    Kalplerin Gözleri – Simgesi; 96 yapraklı lotus

    3) Enerjinin Dengede olması

    ❖ Kolaylıkla rehberlik alır, duru görü, imgeleme ve konsantrasyon gücü artar ve iç farkındalığı olur, enerjileri hisseder.
    ❖ Madde bağımlılığı, ölüm kaygısı (ki varsa, kök çakra ve alın çakrası birlikte çalışılır) ortadan kalkar.
    ❖ Hafıza ve irade gücü artar.
    ❖ Kendi içinde dengeyi sağlamak için, bir başkasına ihtiyaç duymaz.
    ❖ Yaşantısı, olumlu seçimler ve eylemler üzerine kuruludur.
    ❖ Alın çakrasındaki enerjinin dengede olmadığı zaman kişide; gerçeklerle
    yüzleşme kaygısı ve başkalarının tavsiyelerine güvenme kaygısı gibi kaygılar ortaya çıkar.

    4) Aşırı Faaliyet

    ❖ Bilimin ispatladığı şeyleri anlar ve kabul eder. Mantıklıdır. Soyut kavramları, bilgileri bilim ve gerçek dışı bulduğundan dolayı reddeder.
    ❖ Başına gelen şeyler için başkalarını suçlayan düşünce yapısında olur.
    ❖ Aşırı otoriter, kendini beğenmiş, kibirli bir yapı oluşur.
    ❖ Yargılayıcıdır.

    5) Enerjinin Bloke Olması

    ❖ Sadece gördüğünü algılar. Ruhsal gerçekleri reddeder.
    ❖ Yaşamın temel konuları üzerine odaklanır. Para, giyim, yemek, barınacak yer gibi.
    ❖ Zihinsel karışıklık yaşar, unutkanlık görülür.
    ❖ Amaçsızdır. Sorumluluk almak istemez.
    ❖ Kendi sezgilerine güvenmez.
    ❖ Anda yaşamayı beceremez.

    6) Hastalıkları

    Sinüs sorunları, nezle, saman nezlesi, migren, sinir iltihabı (zona gibi), körlük, katarakt, sağırlık, beyin tümörü, felç, iç kanama, nörolojik rahatsızlıklar, öğrenme güçlüğü.

    Altıncı çakrayı yeniden açmak hiç şüphesizki kişisel cesaret gerektirir. Altıncı çakrası uzun bir süre kapalı olan kişi yoldan çıkmaya yatkındır. Açıldığı anda zor sorular peş peşe sıralanmaya başlar:

    “Burada ne yapıyorsun? Niçin bedenin böyle görünüyor? Neden böyle hissediyor? Güzelliklere ve hayallerine ne oldu? Bu garip insanlar da kim? Allah aşkına burada neler oluyor?” Eğer mazeretiniz, bir açıklamanız ya da bir cevabınız yoksa o zaman kendinizi kutlayın! Demek ki evin yolunu buldunuz.


    Şamanizm ve Parapsikoloji

    Kalplerin Gözleri – Alıntıdır.

    1) Eeren

    Şamanların varoluşlarından beri süregelen bir yöntemdir. Şamanlar
    manevi güç açısından yüksek donanıma sahip olsalar da işleri
    kolaylaştırmak ve kendilerine ek destek sağlamak için duru bir nesneye
    bilinç vererek ve bu duru nesneleri ruhlandırarak onları bir ulağa
    dönüştürmüşler, böylece kendilerine destek olan koruyucu ve yardımcı
    tılsımlar yapmışlardır. Duru nesnelerin bilinçlendirilmesi ve
    ruhlandırılmasına “eeren” denir. Eerenler, köz (nazar) değmesinden,
    korunmaya ve şifaya kadar destek olarak yapılan sihirlerdir.

    2) Ayahuasca

    Kutsal Amazon bitki tıbbı zihin, beden ve ruhu iyileştirme gücü ile demlenmiş olan Ayahuasca, dünyanın her yerinden insanlara sesleniyor. 

    Amazon’a özgü en az iki yüksek bitkinin güçlü bir halüsinojenik karışımı olan ayahuasca yoğun bir psychedelic’tir. Saykodeliklerin sorumlu kullanımı bilinçaltı benliklerimize erişmemize ve iletişim kurmamıza yardımcı olabilir. Tecrübe ile, en berrak, uyanık rüyalar olarak tanımlanan gerçeküstü vizyoner durumlara binmeyi, sörf yapmayı, hatta “gezinmeyi” öğrenebiliriz. Tıp alanında, hayatı artıran mesajlar, genellikle “vizyon” olarak adlandırılan soyut, sembolik, arketipik ve evrensel dillerde gelir.

    Tıpta, birçok insan kendi ruhları içinde sağlık için engelleri keşfeder ve kaldırır ve barış, ilham, açıklık, vahiy ve hatta tam paradigma değişimleri bulur. Bizi doğadan ayıran davranışlar ve sınırlar, birbirine bağlılık ve evrensel birlik vizyonlarına dönüşür. Peru Amazon’da güvenli bir set ve ortamda yetenekli rehberlerle seyahat ediyoruz. Tören, şamanların korunan, kutsal alanı düşündüğü maloka adı verilen yuvarlak bir binada yapılır. 


    Epifiz Bezi / DMT

    Epifiz bezinin salgıladığı hormonlar içinde, üzerinde en çok konuşulan ve Epifiz bezine en çok kutsallık veren hormon DMT hormonudur. Bu hormon da diğerleri gibi geceleyin uyku sırasında, doğum ve ölüm anında salgılanan ve bir çeşit halüsinojen olan kimyasal maddedir. Esasında çok basit bir moleküldür. DMT geceleyin, rüyaların görüldüğü esnada salgılanır. Salgılanan hormon çok düşük miktardadır. Eğer salgılanan DMT miktarı fazla olursa beyinde algı değişimine yol açar.
    Peygamber hastalığı olarak da bilinen ‘Temporal Lob Epilepsisi’, beyinde yüksek miktarda DMT salgılanmasına sebep olduğu için farklı boyutlara kapılar açıyor ve bir takım şizofrenik halüsinasyonlara sebep oluyor.

    Doğum ve ölüm esnasında salgılanan DMT miktarı, normal zamanlarda salgılananlardan daha fazladır. Doğumda DMT’nin daha çok salgılanması ile anne ve bebekte bir trans ve mutluluk hali gerçekleşir. Bu durumda anne doğum sancısına daha rahat katlanır, bebek de uyku halinde olduğu için yeni bir hayata sıkıntısız bir geçiş yapar. Araştırmalara göre bebek dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok miktarda DMT bulunduğu tespit edilmiştir. Bebeklik ve küçük çocukluk döneminde beynin %40 daha aktif olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle de öğrenmeye ve spiritüel ilişkilere daha açıktırlar. Çocuklarda 2 yaşına kadar gelişimini tamamlayan Epifiz bezi, 12 yaşına geldiğinde oldukça küçülür ve kireçlenmeye başlar.

    Epifiz bezinin küçük çocuklarda daha büyük ve daha aktif olması ve bu bezden salgılanan DMT ve diğer hormonların ergin kişilere nazaran daha fazla olması sonucu, onların zihnini manevi ve ruhani boyutlara daha açık hale getirir. Salgılanan hormonların miktarına göre de beyin ve zihin sistemlerinin ruhani ve metafizik boyutlara açıklık oranı, salgılanan hormonun miktarına bağlı olarak değişir. Eğer salgılanan hormon miktarı yüksekse metafizik boyutlara açıklık oranı da yüksek olur. Bu nedenle de bu çocuklar hayali varlıkları kolayca görebilirler, ergen hale geldiklerinde Epifiz bezleri küçülüp DMT salgıları azalacağından artık hayali varlıklar görmeyeceklerdir. Çocuklar buluğ çağına girdiklerinde şehvet duyguları artacağından, Epifiz bezi aktiviteleri yavaşlayıp, küçülecek ve daha az hormon salgılayacağından, diğer boyutlarla ilişkisi oldukça azalacaktır. Küçük çocuklarda yaşanan bu durum sadece DMT salgılanma oranıyla ilgilidir.

    DMT insan bilinci üzerinde çok etkilidir. Bu hormon beyin içerisindeki Epifiz bezi ile salgılanmakla beraber, doğada bulunan basit bir bileşiktir. Bunun dışardan ağız yoluyla kontrolsüz bir şekilde alınması insan bilinci üzerinde büyük tahribat yapacağı gibi ölümlere de sebep olabilir.
    DMT sadece insanlarda ve canlılarda değil, bitkilerde de bulunmaktadır. Bitkiler doğadaki organizmalarla olan bağlantılarını DMT ile sağlamaktadırlar. Bir anlamda bitkilerin dili vazifesini görüyor.

    Kalplerin Gözleri

    30-40 yıl öncesine kadar DMT; işlevi olmayan bir fizyolojik gürültü olarak tanımlanıyordu. 1960’lı yıllarda Epifiz bezi üzerinde yapılan yoğun çalışmalar, DMT kullanılarak yapılan psikedelik (hayal gördüren) deneyler sonucunda, Epifiz bezi ve DMT pek çok ezoterik otoriteler ve bilim adamları tarafından ciddiye alınarak önemli bir organ olarak kabul gördü. Mevcut haliyle DMT yahut diğer adıyla Ruh Molekülü bir bilmece halini aldı.

    Ezoterik olarak düşünüldüğünde Ruh iç dünyadır, molekül ise dış dünyadır. DMT ise bizi bilimden Ruh’a taşıyan bir uyarıcıdır. İnsanların çeşitli egzersizlerle veya doğal yapıları gereği Epifiz bezinin DMT salınımını artırmaları sonucu yaşadıkları deneyimler ile DMT’yi dışardan ağız yoluyla alarak yaşadıkları deneyimler arasında birçok benzerlikler vardır.

    Bu deneyleri yaşayanlarla, ölüme yakın deneyleri yaşayanların gördükleri ve söyledikleri şeyler de birbirine yakındır. Epifiz bezinin ürettiği fazla miktarda DMT’nin etkisiyle veya dışardan ağız yoluyla alınan DMT’nin etkisiyle transa girenlerin anlattıklarına göre; bu kişilerin bilinçleri vücutlarını terk edip başka boyutlara geçiyor.

    Hepsi de bu geçiş esnasında bir tünelden geçtiklerini, daha sonra çok değişik renklerdeki ışık alemine girdiklerini, sonra kendilerini beyaz bir ışığın içinde bulduklarını, orada farklı yapılarla, farklı bedenlerle karşılaştıklarını, büyük bir huzur içinde olduklarını, sonunda her şeyin bir olduğunu kavradıklarını ufak tefek nüanslarla anlatıyorlar. Yani ölmeden, ölümden sonrasını yaşadıklarını ifade ediyorlar. İşin enteresan tarafı, bu deneyimi yaşayan insanlarda çoğunlukla eski hallerine göre farklılıklar görünüyor. Daha uysal ve daha sevecen oldukları, öğrenme yeteneklerinin arttığı söyleniyor.

    DMT deneyimleyenler ile yoğun meditasyon sonundaki deneyimler arasında da bir çok benzerlikler bulunduğu söylenmektedir. Sonuçta mistik deneyimlerin açığa çıkmasına neden olan şey, beyindeki Epifiz bezinin ürettiği DMT’dir. Çok fazla DMT psikedelik (hayal gördüren) bir etki yaratırken, yetersiz DMT ise dünyayı donuk, sönük ve gri görmemize yol açar. Bu nedenle DMT’ye ‘Ruh Molekülü’ deniyor. Diğer bir deyimle de ‘gerçeklik molekülü’ deniliyor.

    Kireçlenmiş Epifiz Bezi Nasıl Temizlenir?

    Her sabah uyandığınızda ilk iş olarak limonlu ılık su tüketmelisiniz. Dardanel tonlu salatamıza elma sirkesi eklemelisiniz. Bu gibi basit beslenme alışkanlıkları ile kireçli epifiz bezini temizleyebilirsiniz. Bunun yanı sıra tabii ki melatonin ile serotonin adedini artırıcı besinler de tüketmelisiniz. Ayrıca ayahuasca ve üzerlik tohumu epifiz bezinde etkilidir.

    Epifiz bezinin günlük yaşamımızda diş macunlarında bolca bulunan Florürdür.


    Özet geçmek gerekirse; tüm insanlar çeşitli yöntemlerle kendi gizemini çözmeye çalışmış. Olayın özü hep aynı kalmış, yöntemler değişmiş. Sufiler zikrederek Gözünü açmış, şamanlar ayahuasca’lı ayinleriyle. Mısırlılar sırrı Horus’ta aramış, Yahudiler Kaballa ile, Hintliler Ajna ile…

    Ama hep aranmış o sır.

    Sır hep içinde saklı, aynı senin varoluşun gibi!


    Kaynak:
    1) sorularlaislamiyet.com
    2) İMÂM GAZZÂLÎ / Milletlerarası Tartışmalı İlmî Toplantı / M.Ü. İLÂHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI Nu: 271
    3) Tasavvuf Termnolojisinde Letâf-i Ruhaniyye /İsa ÇELİK
    4) www.diyanet.gov.tr
    5) www.crosswalk.com
    6) www.kabala.info.tr
    7) Aura ve Çakra Kullanma Kılavuzu / Kuraldışı
    8) kuranihayat.com
    9) www.kooplog.com
    10) www.yasarozkan.net
    11) www.collective-evolution.com
    12) www.zet.com
    13) gaiadergi.com
    14) Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi Cilt.2 Sayı.15 Sayfa.835 Bergsoncu Sezgicilik A
    15) felsefekulubu.pau.edu.tr

  • Papatyalarda Ninni Söyler

     Huzura ait tek şeyin hiçbir şey olduğunu düşünürdüm eskiden. Bir nevi uydurulmuş kılıf misali dünyadan kaçmaktı çabam. Ama kaçmaktı, geçmiş zaman, bitti. Doğru çıkarımlar için detayları öldürdüm, alacağımı aldım. Ağlak yüzlerin kendi seçimleri olduğunu anladığımda piştiğimi anladım. Yanmama daha vardı ama. Yanarsam başarırdım ismini veremediğim cümbüşü.

    Duygular bulutlardan atlardı çıldırmış gibi. Her duygunun ayrı rengi olurdu ve her duygu ayrı bir şarkıyla gelirdi gökten. Tam tersi de olabilirdi, “İşte şimdi ne yapacağım.” Diyebilirdim. Ötesi olmayan sonsuzluğu beşeri yaşama sığdırma gücüne ya sahip değilsem diye düşünürken, böyle düşünmek asıl düşünmek asıl bitiş dedim. Belki de ilk defa tüm cesaretimi toplayıp kafa tuttum çıplak nefesin varlığına. Minik çocuğun içindeki dev uyanmıştı artık…

    Ama huzur öyle planladığın gibi basit gelmiyormuş. “Planla ve huzurlu ol” çabası; “Eğer tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.” Repliğini gün yüzüne çıkarıyormuş. Ben ise olacaklardan habersizce her gün rutinimi koşturduğum, yol çizgilerini ezberlediğim, gök yüzünün yer yüzüyle savaşlarına şahit olduğum o yolda duvarın arkasına gizlenmiş bir papatya ile tanıştım. İlk defa koku aldığımı anladım, ilk defa bakmanın dışında gördüğümü anladım, ilk defa ninni uyutmadı uyandırdı, ilk defa mutluluk konusunda paradoksa düştüm, ilk defa şükrettim!

    Artık ne o yol vardı ne o duvar. Dans ettim! Hiç çiçek dans eder mi diye sormadım kendi kendime, ninni söylediğini inanıyorsun da dans ettiğine mi inanmayacak mısın dedim yeşilliklerin ortasında. Suya üfleyip içtik mutluluğu, köprüler kurduk kalpten kalbe her gün daha da şükür ile sağlamlaştırarak. İnsan; tam olma zannıyla düşüp kalkan, tamamlandığını hissedince de yükselen bir yaratılışmış. Yaratıcıyı güldürmekten çok, El Vedud ile sevip tam olma yolundayım artık.

    Kılıfları sorarsanız; dev uyanınca zevk ile yok edildi hikayede.

    Peki ya SİZ hikayenizde uyanmaya hazır mısınız?

  • Bir Gece Tutulması

     

    Bölüm 1

    Yaşlı bir coğrafya öğretmeni olan Rahmi sıradan bir günün ardından, güne ait son sigarayı içmek için balkona çıktı. Tahta sandalyesini saksıları devirmeden çıkarttı, oturmaya hazır hala getirirken çıkan sesten rahatsız olmadı, alışıktı. Alıştıktan ziyade bu ses de rutininin bir parçasıydı zaten. Küllüğe yönelip yanına koymak için uzanırken,küllüğü üzerine devirdi. Haliyle sinirlenince de bacaklarının arasından kayan küllük onu çileden çıkarmaya yetti.

    Ama asıl karmaşa ondan sonra başlayacaktı da haberi yoktu. Yere eğildiğinde bir an başını gökyüzüne kaldırdı ve ay yerinde yoktu. Ay yerine dünyayı andıran bir cisim gökte tamda ayı her zaman izlediği yerdeydi ve çok yakındı. Ama dünyaya çok benzemesi onun şaşkınlıkla karışık korkuya kapılmasına neden olmuştu. Tüm dikkatini topladı ancak ne halüsinasyon görüyordu ne de bir benzetmeydi.

    Bu düpedüz her gün kendi öğrencilerine bas bas bağırıp, “Daha yaşadığınız yerin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsunuz be aptal herifler!” diye anlatmaya gayret gösterdiği dünyaydı. Peki o dünyaysa ay neredeydi? Daha da önemlisi kendi neredeydi? Bir an tüm zihni sorulara boğuldu. Aklındaki sorulara cevap bulmak için, ilk önce sakinleşmeliydi.

    Hemen sigarayı titreyen elleriyle zor bela çıkarıp (Ki normalde o yaşa gelmiş biri için gençlerden daha sağlıklı ve dinçti) 7-8 defa çakmağı çakıp, sigaranın zihnine dur emri vermesine geçte olsa imkan sağladı. Aklına haberleri açmak geldi ama televizyon 1 haftadır açılmıyordu. Nedeni ise torunlarının televizyon bağımlılığını, kendisinin çatlak bir ekran ile çözüme kavuştarmasından kaynaklıydı.

    Kızının, karısının vefatından 1 hafta sonra aldığı telefon ise ikinci çözüm seçeneğiydi. Bir yeri arayabilir ya da internet haberlerine zorda olsa girebilirdi. Sigarayı hemen söndürdü. Apar topar içeri girdi. Cüzdan, kemer ve gözlüğün yanındaki telefonuna yöneldi ama telefon açıktı. Ekranda bir site açıktı.

    Rahmi zor bela aramaları kabul edebilirken bunu kim açmıştı? Evde yıllardır tek yaşaması ise olayları daha da karmaşık hale getiriyordu. Ekrana doğru tekrar baktı, bir yazı vardı ve en üstte yazar kısmında kendi adı yazıyordu. Bu gece onun için zor olacaktı galiba ki artık dudakları da titriyor, gözleri kızarıyordu. Derin bir nefes çekip, yazarı olduğu o yazıyı okumaktan başka çözümü kalmamıştı o an için. Ve tüm korkularını toplayıp sesli bir şekilde okumaya başladı;

    “Yaşlı bir coğrafya öğretmeni olan Rahmi sıradan bir günün ardından, güne ait son sigarayı içmek için balkona çıktı.”

    #2157

    Bölüm 2

    “Rahmi Bey, Rahmi Bey, Rahmi.

    Allah Allah öldü mü ne yaptı bu adam böyle yerde ya.”

    Konuşan kişi; karşı komşusu Nebahat’ın ortanca kızı  evde kalmış Ayten’di. Sabahın köründe işe giderken karşı kapıyı açık görüp, bu adam kapıyı neden açık bırakmış diye paldır küldür içeri dalıp Rahmi Beyi yerde uyuyor halde gördü ve bu sözleri sarfetti.

    Rahmi Bey gözünü açtı. Karşısında direk Ayten’i görünce Rahmi Bey hemen kendisinin çıplak olup olmadığını kontrol etti ve derin bir oh çekti. Geceden kalma değildi, zaten kendisine de yakışmazdı. Ayten: “Rahmi Bey amca, sonunda açtınız gözünüzü kapı açıktı, merak ettim girdim içeri, bir baktım yerdesiniz, dedim Rahmi Bey amcacım öldü mü ne oldu, valla çok korktum, iyi ki hemen uyandınız, neden yerde yatıyorsunuz?” dedi tam 4.2 saniyede. Rahmi Bey’in zihni sadece Ayten’in konuştuğunu algıladı kelimelerden bihaberdi.

    Birden gece iki tane ay görüp, bir coğrafya öğretmeni olarak deliye döndüğünü hatırladı, bir hışımla ayağa kalktı, perdeyi hızla açtı ama sabah olmuştu. İki tane ayı bırak, bir tanesini bile göremedi.  Döndü Ayten’e: “Gece olanları gördün mü sen?” dedi Rahmi Bey. Ayten ise “Ne gecesi?” diye cevap verdi. Bu soru Rahmi Beyin kalp krizi şıkkını seçmesi için yeterliydi. Ama Rahmi Bey dün geceden sonra bu soruyu boş bırakmayı seçti. Hiç bir şey demeden apar topar çıktı. Ayten Rahmi Beyin evinde kalmıştı ama. Gerçi onun ve diğer kardeşlerinin  huyu oydu, evde kalmak.

    Rahmi Bey arabaya atladığı gibi iskeleye sürdü. Kimse yoktu, her yer sessizdi. Ruhu bilmem kaç parçaya bölünmüş gibi ağrıyordu. Kendinin hangi paralel hangi meridyende olduğunu bilmiyormuş gibiydi artık. Saatini önüne alıp bekledi. Artık bu iki ay olma durumunu çözmeliydi. Kimseyede bu durumu anlatamazdı çünkü büyük bir delilik olarak algılıyordu bu yaşadıklarını. Geceyi bekleyip sorunu çözecekti.

    Rahmi Bey 08:37 de beklemeye başladı. Saatine bakarken uyuya kalmış olan Rahmi Bey uyandığında saat 23:42 di. Bütün kemikleri tutulmuştu. Ama sıkıntı kemiklerinden daha büyüktü. Gece olmamıştı. Ya biri saatiyle oynamıştı ya da tüm dünya kuralları Rahmi Beyi rezil etmek için el birliğiyle kendini imha etmişti.
    Tüm gücüyle bağırdı Rahmi Bey. Kısa bir süre ağladı, göz yaşlarını sildi, kimse ağladığını gördü mü diye sağı solu kontrol etti. Yavaş yavaş arabaya yöneldi. Arabanın içinde on saniyeye yakın boş boş bekledi. Bir sigara yaktı bir fırt çekti ve tüm olarak küllüğünde söndürdü. Eve gitmeliydi.

    Eve geldiğinde kapı hala açıktı. İçeri girip kapısını üç defa kitledi. Elini yüzünü yıkayıp tansiyon hapından iki tane attı. Dayak yemiş gibiydi. Artık deli olduğunu düşünüyordu. Bu durumu nasıl çözecektiden daha önemli bir soru vardı çözmek istiyor muydu?

    Balkona çıktı. Gece ve gündüzün artık hiçbir yerindeydi Rahmi Bey. Hayatı gerçek kişiliğini sıkıştırmıştı köşede. Birden titremeye başladı. Rahmi Bey korkuyordu. Gece artık hiç olmayacak artık hiç saklanamayacaktı. Öğretmen doğruyu öğreten olmalıydı ancak onun doğruları erimiş ve kül olmuştu. Titremesinin yanı sıra yok olduğunu hisetti ve bir çocuk gibi korkuyordu. Ama onu korkutan ve köşeye sıkıştıran köpek değil onun gerçekliğiydi. Değişmez doğrularına ilk defa pranga vurulmuştu. Birden her şeyi bırakıp gökteki gece saati parıldayan güneşe baktı.

    Olduğu yere yığıldı.

    Rahmi Beyin yıkılışı geceyi doğurmak için yeterli bir sebepti. Güneş yerine geceyi ve iki dolunayı bıraktı. Rahmi Bey’in zihni prangalı bedeni ise gerçekler için yetersizdi.

    Ertesi gün güneş batıdan doğdu ve geceyi de iki tane ay aydınlattı. Tüm düzen Rahmi Bey kendini kendinden özgürleştirene kadar böyle devam etti.

    #2156

  • Bir Otobüs Spektrum Bozukluğu

     Otobüste birbirine bakan gözleri, hafif merak, somut dünyayı soyutmuş gibi gösterme çabaları takip ediyordu. Bunu yazan ya ilahi bir bakış açısı olmalıydı ya da herkes aynı anda yazmalıydı. Herkes aynı anda yazsaydı, ortalık mahşerin 42 atlısına dönüşüp büyük kaosa koşacaktı. Hemde 34 kişilik körüklü bir otobüs deneyinde. Yazar cesaretini toplamak için derin bir nefes çekti ve içinden “Hey ho, the wind and the rain” şarkısını söyleyerek kararını verdi: “Bu durumu ben üstlenmeliyim.” İlk gözlemini yaptı ama otobüsteki kulaklıklılara şimdilik müdahale etmedi, onlar olaylardan habersiz olmalıydı, daha fazla deneğe yetecek sabrı da cesareti de yoktu. Nedenini “sanata ve sanatçıya saygı” olarak görmek isterdi, ancak nedeni o değildi.

    Gözlemlere devam etti ama şu detayı unutmaması lazımdı; analizler aslında yazarın gördüğü kadardı, o ne onların ayakkabısını giymiş, ne de onların yolundan yürümüştü. Üst düzey bir varlık değildi yazar, sadece sıradanların en garibiydi. Otobüs halkına tekrar döndü bir çift kamera, sessiz kalmak zorundalığını kabul etmiş ve kabul ediliş nedeniylede otobüsün kurallarının verdiği stres atakları güçlenmişti. Bazı bölgelerde yer yer merak adı altında zihinlerde gizli soru yağmuru, bazı bölgelerde de “Umursamazım ben!” kılıfı adı altında narsizm konferansları vardı.

    Diğer tür, düşünceli tiplerdir.  Onların yaşam sorunları, damarlarında gezinmekte olup her nefeste tüm vücudu tavaf ediyordu. Bu türler; II. dereceden bozukluk olup, hastalıklarına herhangi bir inanç ya da herhangi bir alkol çeşidi günde 5 defa çözüme kavuşturuyordu.

    Son kategori ise; “Uyu-yanlar”‘dı. Otobüs halkının bu bölümü kategorilere dahil edilmiyor, uzay boşluğundaymışçasına onlara karşı sert tavırlar alınıyordu. Bu hastalıkta erken teşhis değil erken durak önemliydi. Uyu-yanlar için ise duraksızlık söz konusuydu.

    Yazar bu esnada ineceği durağı çoktan kaçırmıştı bile. Ancak yazar olmanın belli başlı sorumluluklarının olduğunun da farkındaydı. Son durağa gelinmişti artık neyse ki. Ve avazı çıktığı kadar bağrılmalıydı çok geç olmadan. Tek kullanımlık süpermenlik bitmişti. Baba Yiğit ayağa kalktı, gücünü butondan da alarak halkı kendine getirdi; “İnecek var!”
    #0913

  • Eksik Hacet Dileme (Beta-Senaryo)

     “Eksik Hacet Dileme” Alper Murat Kirpik’in ücretsiz olarak okuyucuya sunduğu senaryosudur. Filmleştirme aşaması için alpermuratkirpik@gmail.com adresine başvurabilirsiniz.

    Konu: Senaryo beta aşamasındadır.

    Madde 8 – (Değişik: 7/6/1995 – 4110/4 md.) Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir. Aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserlerin mali hak sahipleri bunları çalıştıran veya tayin edenlerdir. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır. Bir işlenmenin sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla, onu işleyendir. Bir eserin yapımcısı veya yayımlayıcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir. Sinematografik eserlerde; yönetmen özgün müzik bestecisi ve senaryo yazarı, eserin birlikte sahibidirler. Eserin birlikte sahipleri, mali hakları, yapacakları bir sözleşmeyle ve uygun bir bedel karşılığında yapımcıya devredebilirler. Sinematografik eserin birlikte sahipleri mali haklarını devrettikten sonra, aksine ya da özel bir hüküm bulunmadığı taktirde yapımcı tarafından eserin çoğaltımına, dağıtımına, kamuya arzına, kablolu iletimine, televizyon ya da başka araçlarla yayımına, alt yazı yazılmasına ya da dublajına itiraz edemezler.

    Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu


    “Eksik Hacet Dileme”
    YazarAlper Murat Kirpik

    SAHNE 1- İÇ/GÜN- EV

    Kurtuluş ağzındaki sigarayı yakmak için kibriti yakar. Üzerinde siyah kolsuz bir tişört vardır. Sigara dumanıyla kibriti söndürür ve yere atar. O sırada nenesi bağırır.

    LEYLA: Kurtuluş, bir daha onu yere atarsan, gece yatağını yakarım. Bu kafayı yemiş bak yaşlı derler hapsede atmazlar beni. Delirtme beni yavrum, abuk sabuk konuşuyorum artık senin yüzünden ya.

    KURTULUŞ: Ne abuk subuğu gayet yerinde konuşan bir hanfendisin leylacağım.

    LEYLA: Höşt.

    KURTULUŞ: Neneciğim.

    LEYLA: İş buldun mu? Bak Aslı senin için çırpınıyor, ben durduruyorum kızı, iş bulsun sonra kızım diyorum.

    KURTULUŞ:  İş var da biz istemiyoruz sanki, açma bu konuyu da, açma.

    LEYLA: Sana mı iş yok? Ahmet abin taksicilik buldu sana.

    KURTULUŞ: Gece işi, nasıl yapayım ben?

    LEYLA: Aslı’nın abisinin kahvesinde çalış, rica ederiz.

    KURTULUŞ: Günlük çocuk gibi 50 liraya mı çalışayım, sigarama yetmez.

    LEYLA: Bok iç. Dedenin emeklisi olmasa eve beş kuruş girdiği yok. Çabala biraz nolur yani.

    KURTULUŞ: İş buldum aslında da sana söylemek istemiyorum.

    LEYLA: Sen buldun. Peh! Git başkasıyla eğlen. Ne buldun? Kevaşelik mi yapacaksın?

    KURTULUŞ: Heh üstüne bastın. (Pis pis güler)

    LEYLA: Gavurun dölü! (Değneği ile bir tane koluna vurur ve oradan kalkar.) Babası kılıklı, avare avare gez anca. Son gülen iyi güler gez. Pis Kevaşe.

  • Çiğ Köfte Sorunu (Senaryo)

     “Çiğ Köfte Sorunu” Alper Murat Kirpik’in ücretsiz olarak okuyucuya sunduğu senaryosudur. Filmleştirme aşaması için alpermuratkirpik@gmail.com  adresine başvurabilirsiniz.

    Konu: Alper bir gün koferans için yola çıkmıştır ancak çiğ köfteci arkadaşına yol üstü uğraması onu acı heyecanlarla karşı karşıya bırakacaktır.

    Madde 8 – (Değişik: 7/6/1995 – 4110/4 md.) Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir. Aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserlerin mali hak sahipleri bunları çalıştıran veya tayin edenlerdir. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır. Bir işlenmenin sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla, onu işleyendir. Bir eserin yapımcısı veya yayımlayıcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir. Sinematografik eserlerde; yönetmen özgün müzik bestecisi ve senaryo yazarı, eserin birlikte sahibidirler. Eserin birlikte sahipleri, mali hakları, yapacakları bir sözleşmeyle ve uygun bir bedel karşılığında yapımcıya devredebilirler. Sinematografik eserin birlikte sahipleri mali haklarını devrettikten sonra, aksine ya da özel bir hüküm bulunmadığı taktirde yapımcı tarafından eserin çoğaltımına, dağıtımına, kamuya arzına, kablolu iletimine, televizyon ya da başka araçlarla yayımına, alt yazı yazılmasına ya da dublajına itiraz edemezler.

    Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu


    “Çiğ Köfte Sorunu”
    YazarAlper Murat Kirpik

    SENARYO

    SAHNE 1- İÇ/GÜN- DÜKKAN

    SERKAN çiğköfte yoğuruyordur.  Kamera açıları marulları, ekşileri ve şalgamları çeker. Kamera Şalgamlara odaklarken. İçeri ALPER girer.

    ALPER – Selamunaleyküm..

    SERKAN – Aleykümselam hocam. Oo sen buralara gelir miydin ya?

    ALPER – Buralarda bir işim vardı bende bir uğruyayım dedim.

    SERKAN – İyi ettin hocam, hemen bir çiğköfte yapıyorum.

    ALPER – Eyvallah çok sağol, daha yeni yemek yedim.

    SERKAN – Bir şey olmaz hocam tadımlık yapıyorum, beraber yeriz ya. Taze yoğrulmuş daha hemde.

    ALPER – E hadi öyle olsun.

    SERKAN – Hayırdır hocam bir sıkıntı yok inşallah.

    ALPER –Bu iklim değişikliği ile ilgili bir seminer varmış. Ona geldim de. Daha bir saat var. Bir yanına uğrayayım dedim.

    SERKAN – İyi ettin hocam. Acı ister misin?

    ALPER – Acıya alışkınız biz.

    SERKAN – Tamamdır hocam. (Gülerek)

    ALPER masaya oturur, SERKAN iki tane şalgam koyar. Çiğköfteleri almak için gider. Masaya birden ayakkabı gelir, dışarıda bağırmalar başlar. ALPER ve SERKAN birden dışarıya çıkar.

    SERKAN – Noluyor ya!

    SAHNE 2- DIŞ/GÜN- DÜKKAN ÖNÜ

    İki tane Suriyeli çocuk arapça kavga ediyorlardır. SERKAN çocuklara elini kaldırır. ALPER SERKAN’ı tutar. Çocuklar yerde kavga ederken ALPER ikisini tutar. İKİNCİ ÇOCUĞUN gözlerine bakar.

    ALPER – Dur oğlum ne yapıyorsunuz ya! Niye vuruyorsun arkadaşına!

    İKİNCİ ÇOCUK hızlı hızlı arapça konuşur. ALPER hiçbir şey anlamaz.

    ALPER – Oğlum Türkçe bilmiyor musun sen?

    SERKAN – Hocam bunlar Suriyeli.

    BİRİNCİ ÇOCUK –Abi o bilmiyor Türkçe.

    ALPER İKİNCİ ÇOCUĞA döner.

    ALPER –E oğlum anlat ne bu kavga.

    İKİNCİ ÇOCUĞA eliyle dükkanı gösterir.

    ALPER –Bak ben yemek yiyordum masama ayakkabın geldi. Ayıp değil mi bu kadar insanları rahatsız ediyorsunuz.

    İKİNCİ ÇOCUK birden arapça hızlı ve sinirli konuşur.

    ALPER –Oğlum sende bir dur daha türkçen yok, dert anlatıyorsun.

    BİRİNCİ ÇOCUK – Abi o sinirli. (der ve güler.)

    ALPER – Nedeni de belli sanırım. Ne yaptın çocuğa?

    SERKAN – Hocam boşver uğraşma şimdi annesi babası gelir bir de onlarla uğraşırız.

    ALPER – Abi ben kötü bir şey yapmıyorum ki. Eskiden büyükler dövüşen çocukları ayırmaz mıydı? Eskiden güzeldi gerçi. Çocukluğum dışarda geçti. Ağaç dallarında, sokak oyunlarıda. Korona yoktu, herkes Türkçe anlatırdı. Hava bile yerli yerindeydi. Hatta..

    Birden BİRİNCİ ÇOCUK, ALPER’in yüzüne hapşurur. İKİNCİ ÇOCUK eliyle gösterir. Arapça hızlı hızlı konuşur.

    SERKAN – Dur dezenfektan getireyim hocam, ortalık sıkıntı zaten.

    ALPER sinirli bir şekilde İKİNCİ ÇOCUĞU göstererek BİRİNCİ ÇOCUĞA konuşur.

    ALPER – Ona da mı bunu yaptın?

    BİRİNCİ ÇOCUK –Evet. (Korkarak)

    ALPER – Söyle seni annen doktora götürsün, hadi bir daha da kavga etmeyin.

    ALPER çocuğun elini bırakır. Çocuk koşmaya başlar. Çocuk koşarken ALPER’e bağırır.

    BİRİNCİ ÇOCUK –Götürdü zaten koronaymışım.

  • Vavada Casino

    img { width: 750px; } iframe.movie { width: 750px; height: 450px; }
    Получите бонусы в Вавада Казино прямо сейчас

    Получите бонусы в Вавада Казино прямо сейчас

    Воспользуйтесь моментом и активируйте свой аккаунт для приятных сюрпризов. Каждый новосозданный профиль получает специальное предложение для первых гостей, что делает начало захватывающего опыта только лучше. Ознакомьтесь с помощью яркого интерфейса, выбирайте свои любимые развлечения и наслаждайтесь мгновенными азартными ощущениями!

    Индивидуальные испытания создаются для каждого, так что оставайтесь в курсе регулярных акций и увеличивайте свои шансы на успех. Система начисления позволяет каждый раз получать что-то новое. Прямо сейчас откройте двери в удивительный мир возможностей, который ждет только вас.

    Напоминаем, что отличная удача может быть в одном клике от вас. Начинайте свой путь к успеху с легкостью и получайте максимальное удовольствие от игры!

    Как зарегистрироваться для получения бонусов в Вавада

    Пройдите на сайт и найдите кнопку регистрации. Кликните по ней, чтобы открыть форму.

    Введите свой адрес электронной почты и придумайте надежный пароль. Убедитесь, что он содержит комбинацию букв, цифр и специальных символов.

    Заполните все необходимые поля с личной информацией. Проверьте, чтобы данные были корректными и актуальными, ведь это важно для верификации вашего аккаунта.

    Подтвердите регистрацию через ссылку, которую вам отправят на указанный адрес электронной почты.

    После регистрации зайдите в свой профиль и ознакомьтесь с правилами получения особых предложений.

    Не забудьте перейти по ссылке для получения бонусов вавада казино.

    Теперь вы готовы наслаждаться игрой и использовать преимущества, открывающиеся для вас. Удачи!

    Условия отыгрыша бонусов: на что обратить внимание

    Обратите внимание на минимальный размер ставки, который требуется для отыгрыша. Часто он варьируется, поэтому важно понимать, сколько денег необходимо внести для завершения условий.

    Многим пользователям стоит учитывать коэффициент отыгрыша. Он показывает, сколько раз нужно проставить средства, чтобы получить возможность вывести выигрыш. Например, если коэффициент составляет 30, придется сделать ставок на сумму, равную 30-кратному размеру полученного на старте вознаграждения.

    Проверьте, какие игры учитываются в отыгрыше. Обычно не все развлечения дают одинаковый вклад, и некоторые могут вовсе не засчитываться. Лучше заранее ознакомиться с перечнем.

    • Игровые автоматы: чаще всего максимальный процент отыгрыша.
    • Настольные игры: могут иметь низкий процент, избегайте их для отыгрыша.
    • Живое казино: также может не учитываться или с меньшим коэффициентом.

    Сроки отыгрыша – ключевой аспект. Если не успеете выполнить требования за отведенное время, вознаграждение может быть аннулировано. Убедитесь, что вам хватит времени. Читайте условия тщательно.

    Также посмотрите на ограничения по максимальным ставкам. В некоторых случаях они могут быть установлены, и при превышении больной суммой ставки отыгрыш может стать недействительным.

    Лучшая стратегия использования полученных бонусов

    Выделите главные игры, которые предлагают высокий процент возврата для игроков. Например, слоты с RTP выше 95% обеспечивают лучшие возможности для получения прибыли. Изучите правила и особенности игр, чтобы максимально эффективно применять допыты.

    Тщательно планируйте суммы ставок. Начните с минимальных значений, чтобы продлить игру и иметь возможность использовать различные предложения и возможности. Это помогает повысить шансы на успех.

    Следите за акциями, которые могут предложить дополнительные привилегии. Такие акции часто имеют ограниченное время действия, поэтому регулярное ознакомление с предложениями поможет не пропустить выгодные возможности.

    Обязательно устанавливайте лимиты на ставки. Это поможет избежать ненужных потерь и сосредоточиться на ключевых моментах игры. Умение контролировать свои расходы – важный аспект стратегии.

    Не забывайте о бонусах за лояльность. Если собираетесь часто играть, выбирайте платформы с программами вознаграждений, так как это увеличивает шансы на получение дополнительных плюшек.

    Наконец, анализируйте свои результаты. Отслеживайте, какие игры приносят наибольший успех, чтобы в дальнейшем сконцентрироваться именно на них. Это позволит улучшить результаты и максимально выгодно использовать полученные преимущества.