Etiket: bilim

  • 5 Efsane 1 Anka

     

    İnsanlığın ortak hafızasında mitolojinin önemli rolü vardır. Mitolojik zaman- larda bugün yaşamayan veya zaten hiç var olmamış bazı canlılardan destan, efsane ve masallarda bahsedilmektedir. Mitolojik hayvanlar, destansı çağların insan hafıza- sındaki yansımalarıdır.

    Bu yüzden mitolojik hayvanlar, destan ve mitlerde iyiliğin veya kötülüğün temsilcileri olarak görev yapmaktadır. Suda, karada ve havada faali- yet gösteren bu mitolojik canlıların en meşhur olanları mitolojik kuşlardır.

    Bu mitolojik kuşların isimleri birbirinden farklı olsa bile, değişik kültürlerde aynı özellikleri taşıdıkları görülmektedir. Mısır mitolojisindeki Phoenix, Hint mitolojisindeki Garuda, İran mitolojisindeki Simurg, İslamiyet öncesi Arap mitolojisindeki Anka ile Türk mitolojisindeki Karakuş’un da bu kuşlardan oldukları görülmektedir.

    1. Phoenix

    Phoenix’in kendini yakması Friedrich Justin Bertuch, Bilderbuch für Kinder.
    (5 Efsane 1 Anka)

    Dünyanın en eski mitolojilerinden biri Eski Mısır mitolojisidir. Eski Mısır mitolojisinde mitolojik hayvanların ve yarı hayvan yarı insan varlıkların önemli bir yeri vardır. Bunlardan birisi olan Phoenix adlı mitolojik kuş, bir canlının öldükten sonra tekrar dirilmesinin simgesidir .

    Önce yanarak küllere dönüşen bu mitolojik kuş, küllerinden yeniden dirilmektedir. Bir bakıma küllerinden yeniden dirilme, bir dönü- şüme delalet etmektedir. Bu ruhun bedenden bedene aktarılması olan reenkarnasyon- dan farklıdır.

    Burada yanarak tahrip olup küllere dönüşen canlı, bu küllerden yeniden dirilmekte ve yaşamına kaldığı yerden devam etmektedir. Hatta bu süreç sık sık tekrar etmektedir. Bu mitolojik kuş, defalarca yanıp küle dönüşüp, yine defalarca bu küller- den tekrar ve tekrar dirilmektedir. Nitekim Eski Mısır mitolojisinin önemli bir parçası olan Phoenix, bir görüşe göre yaklaşık beş yüz yıl yaşadıktan sonra kendini ateşe atıp, yanarak küle dönüşen ve küllerinden yeniden doğup bundan sonra sonsuza dek yaşayan bir kuştur .

    Diğer bir görüşe göre ise Phoenix, güneşin bir parçası ve devamı olarak güneşle birlikte hareket etmekte ve onunla beraber yaşamaktadır. Yani güneş ile doğup güneş ile bat- maktadır. Her güneşin doğuşunda yeniden dirilmekte ve güneşin batışıyla beraber kavrulup küle dönüşmektedir. Phoenix kuşu, Eski Mısır’ın güneş tanrısı Ra’nın da simgesidir.

    Akkad, Babil ve Asur’daki kraliyet sembolü olan kartal ile benzerlik gös- termekle birlikte, bazı kaynaklarda ise kurt ile bağlantılı olma ihtimaline de dikkat çekilmektedir. Phoenix, nem ile beslenmektedir. Boğazından başlayarak boylu bo- yunca ayak bileklerine kadar uzanan kısmı safran, kuyruğu mavi ve kanatları dâhil geri kalan kısmı ise mor ve pembe renkli tüylerden oluşmaktadır.

    Klasik ve Erken Hıristiyanlık literatüründe, Phoenix kuşu ile ilgili birçok farklı görüş ile karşılaşılmaktadır. Bu farklılıkların hepsini iki görüşte toplamak mümkündür. Birinci görüşe göre, Phoenix kuşu ölüme yaklaştığını hissettiği zaman aromatik bitkileri toplamaya başlamakta ve bu bitkiler ile inşa ettiği yuvasında öl- mekte ve daha sonra çürümektedir.

    Çürüyen bedeninden arta kalanlardan bir solucan (kurtçuk) dünyaya gelmektedir. Bu solucan zaman kaybetmeden Antik Mısır’da yer alan Heliopolis’a doğru yola çıkmakta ve burada güneş tanrısı Ra’nın sunağına yer- leşmekte ve burada büyüyüp Phoenix kuşuna dönüşmektedir. Bu görüşe göre Phoe- nix; yanıp küle dönüşerek çürümekte ve çürümüş beden artıklarından bir solucan doğmaktadır.

    Daha yaygın olan diğer bir görüşe göre Phoenix kuşu, ölüme yaklaştı- ğını hissettiği zaman aynı şekilde aromatik bitkileri toplamakta ve bu aromatik bitki- ler içinde güneşin tutuşturduğu bir ateş tarafından yanmaktadır. Kalan aromatik kül- lerin içinden Phoenix kuşu yeniden doğmaktadır. Phoenix kuşunun boyutunun incelenen diğer mitolojik kuşlardan daha küçük olduğu sanılmaktadır.

    Fakat Phoenix, Eski Mısır mitolojisi ile birçok yönden ortak noktaları bulunan Yahudi mitolojisinin önemli bir kuşu olan Ziz kuşu ile benzeşmek- tedir. Ziz’in bir yumurtası kırıldığında altmış tane şehrin sular altında kaldığı rivayet edilmiştir. Diğer bir anlatıda ise Ziz okyanusta dururken, okyanusun suyunun Ziz’in ayak bileklerine kadar geldiği ve kanatlarını açtığı zaman ise güneşi kapatacak kadar büyük olduğu söylenmiştir.

    Phoenix, eğer küçük bir kuş ise, boyutları ve özellikleri ile benzeştiği Ziz’in bir yumurtası kırıldığında çıkan sıvı altmış şehir büyüklüğünde bir ülkeyi sel felaketine uğratıyorsa, bu mitolojik kuşun küçük olduğunu düşünmek mümkün görülmektedir. Bu da gösteriyor ki Phoenix kuşu da, Ziz kuşu ile aynı boyut ve özelliklere sahip olduğuna göre Anka kadar kudretli ve büyük olduğunu söylemek doğru bir tespit olacaktır.

    2. Garuda

    Garuda üzerinde Vişnu
    Brooklyn Müzesi
    (5 Efsane 1 Anka)

    Eski Hint mitolojisinde yer alan Garuda adlı mitolojik kuş, kartal ile benzer- lik göstermektedir. Bu kuş, bir kartalın gagası, pençeleri ve kafasına sahiptir. Kolları, bacakları ve gövdesi ile bir insanı andırmaktadır. Kuyruk tüyleri ayaklarına kadar uzanan Garuda’nın ayakları ise bir devekuşunun ayaklarına benzemektedir.

    Kanat- ları altın, boynunda zümrüt bulunan ve hızlı uçması sebebiyle lider olarak kabul edi- len Garuda ilahi bir güce de sahiptir. Garuda kuşu, Hindu dininin kutsal kitapları olan Vedalarda maceraları anlatılan Vişnu adlı tanrının binek hayvanıdır. Ölüm- süzlüğe ve seçkinliğe Tanrı Vişnu sayesinde erişen Garuda, Naga adlı mitolojik kutsal yılanların düşmanıdır ve onların zehrine karşı sihirli bir güce sahiptir.

    Ayrıca beslenme ihtiyacını da yılanları yiyerek sağlamaktadır. Garuda kavramının kökeni hakkındaki bir rivayette; “Şaman” olarak bili- nen bir büyücünün, Hindistan’ın batısında yer alan Kailasa Dağı’nda bu mitolojik kuşun yumurtasını bir büyüyle yoktan var ettiği ve Garuda kuşunun bu yumurtadan çıkarak kutsal yılanlar olan Nagaların yol açtığı bir dizi hastalıklara karşı insanları korumak için dağdaki yuvasından ovaya indiği anlatılmaktadır .

    Diğer rivayette ise Naga adlı kutsal yılanlar ile insanlar arasında anlaşmazlık çıkmış ve Nagalar dünyaya hastalık, verimsizlik ve bela yayarak insanların ruhlarını çalmışlardır. Şamanlar çalı- nan ruhları serbest bırakmak için Garuda’nın yardımı ile Nagaları yenmişlerdir . Eski Hint rivayetlerinde Garuda adlı kuşun şaman veya şamanlar tarafından yoktan var edilmesinin sebebi ise Garuda’nın, yarı tanrı bir ırk olan Naga adlı yılanlar ile mücadele etmesidir.

    Garuda, Nagalar ile savaşarak insanların ruhlarını kurtar- makta ve hastalıkları defetmektedir. Buna göre iyilik ile kötülük arasındaki ebedi mü- cadelede Garuda adlı mitolojik kuş iyiliği sembolize ederken, Naga adlı yarı tanrı yılan ırkı kötülüğü temsil etmektedir.

    3. Simurg

    Eski İran mitolojisinde önemli bir mitolojik öğe olan Simurg, Farsça’da “otuz kuş” anlamına gelmektedir . İlahi güçlere sahip, olacak ve olmuş her şeyden haber- dar, geleceği gören ve başka birçok yeteneğe sahip olan Simurg’un tüylerini üze- rinde bulunduran kişinin ölümsüz olacağı inancı vardır .

    Simurg, Elburz dağının te- pesinde yaşamaktadır ve buradaki yuvasının malzemesi abanoz, sandal ve öd ağacı gibi aromatik bitkilerdir. Ferîdüddin Attâr’ın ünlü mesnevisi olan Mantıku’t-Tayr adlı eserdeki “tayr” kelimesi kuş anlamına gelmektedir.

    Mantıku’t-Tayr adlı eserin konusu ise kı- saca şöyledir; Kuşlar kendi aralarında toplanıp hiçbir ülkenin padişahsız olmadığını, padişahsız ülkede dirlik ve düzen olmayacağını belirtmişlerdir. Aralarında kılavuz olarak bulunan ve Hz. Süleyman’ın özel hizmetlisi ve postacısı Hüdhüd, bu konuda onlara yol göstereceğini söylemiştir.

    Hüdhüd’ün öncülüğünde toplanan bu kuşlar, yo- lun uzak ve sıkıntılı olduğunu anlamışlardır. Bu kuşlardan bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl, baykuş ve diğer bazı kuşlar birer mazeret ileri sürerek yolculuktan vazgeçmek istemişlerdir. Hüdhüd kuşların hepsine cevaplar ve- rerek onları ikna etmiştir.

    Sonunda bütün kuşlar Hüdhüd’ün kılavuzluğunda yola çık- mışlardır. Yolculuk esnasında bitkin ve yorgun düşen binlerce kuş Hüdhüd’den şüp- helerinin giderilmesini istemişlerdir. Hüdhüd her birinin soru ve itirazlarına cevaplar vermiştir.

    Hüdhüd, kuşların önlerinde “talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakru fenâ” denilen yedi vadinin bulunduğunu, bunları geçince padişahları olan Si- murg’a ulaşacaklarını anlatmıştır. Tekrar yola koyulan kuşlardan sadece otuz tanesi, hasta ve yorgun durumda bu vadileri aşıp yüce bir dergâhın önüne ulaşmıştır.

    Burada bir postacı gelip onların Simurg’u sorduklarını anlayınca önlerine birer kâğıt parçası koyarak okumalarını söylemiştir. Kâğıtları okuyan kuşlar bütün yaptıklarının yazılı olduğunu görüp şaşırmışlar ve bu sırada Simurg da görünmüştür. Fakat gördükleri Simurg kendilerinden başka bir varlık değildir.

    Simurg’da kendilerini, kendilerinde Simurg’u görüp hayretler içinde kalmışlardır. Bu arada bir ses duyulmuştur: “Siz bu- raya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz; daha fazla veya daha eksik gelseydiniz yine o kadar görünürdünüz; burası bir aynadır”. Artık ne yol ne yolcu ne de kılavuz vardır.

    Emellerine ulaşan otuz kuş aradıkları Simurg’un kendileri olduğunu anlamış- lardır . Burada Hüdhüd aklı ve zekâyı, kuşlar halkı, Simurg ise tanrıyı temsil etmek- tedir. Bir diğer anlatıda ise Firdevsî, Şahnâme’sinin 2400. ve 2565. beyitleri ara- sında Sam’ın oğlu Zal’ın doğumundan ve Sam’ın oğlunu rüyasında görmesinden bahsetmiştir.

    Burada Simurg’un bahsi de geçmektedir. Bu anlatıya göre; Sam’ın o zamana kadar hiç çocuğu olmamıştır. Haremindeki güzel yüzlü bir kızdan hep çocuğu olmasını istemiştir. Sonunda Sam’ın isteği olmuş ve o güzel yüzlü kız Sam’dan gebe kalmıştır. Nihayet güneş gibi yüzü olan, bembeyaz saçlı bir çocuk dünyaya gelmiştir.

    Çocuk böyle doğunca bunu Sam’dan saklamışlardır. Çünkü bu kadar güzel bir eşten saçları beyaz ihtiyar bir çocuğun doğduğunu söylemekten çekinmişlerdir. Sonunda çocuğun dadısı Sam’a bir oğlunun dünyaya geldiğini haber vermiştir. Çocuğun gü- zelliğinden bahsedip, sadece saçlarının beyaz olduğunu söylemiştir. Sam hemen ha- reme inip, güzel yüzlü eşinin yanına gitmiştir.

    Sam burada ihtiyar başlı bir çocukla karşılaşmıştır. Tanrının kendisini cezalandırdığını düşünerek ona sitem etmiştir. Sam çocuğun bu topraklardan uzaklaştırılmasını istemiştir. Çocuğu Elburz adında çok yüksek ve insanlardan uzak bir dağa götürmüşlerdir. Burada Simurg yaşamaktadır. Çocuğu bu dağa bırakıp dönmüşlerdir.

    Yavruları acıkınca Simurg havalanmış ve yerde ağlayan bir çocuk görmüştür. Tanrı, Simurg’un yüreğine öyle bir şefkat ver- miştir ki Simurg o çocuğu yemeyi bile düşünmemiştir. Simurg, o çocuğu pençeleriyle yerden alarak yavrularının yanına götürmüştür. Bu sırada tanrısal bir ses Simurg’a bu çocuğu korumasını söylemiştir.

    Simurg ve yavruları yüzüne hayran kaldıkları bu ço- cuğu himaye edip korumuşlardır. Bir süre sonra çocuk büyümüş, serpilmiş, göğsü gümüşten bir tepe gibi şişkin, beli kamış kadar ince bir genç olmuştur. Bu gencin ününü bütün dünya ve bu arada babası Sam’da duymuştur. Sam oğlu Zal’ı rüyasında görmüş ve onu almak için Elburz dağına doğru kervanıyla yola çıkmıştır.

    Buraya vardığında Zal’ı gören Sam, ondan kendisini affetmesini ve dönmesini istemiştir . Sam’ın Zal için geldiğini anlayan Simurg, onu pençeleriyle tutup aşağıda bulunan babası Sam’a teslim etmiştir. Zal’ın artık ayrılma vakti gelmiştir. Simurg ona sihirli türlerinden vererek, dara düştüğünde kullanmasını istemiştir.

    Böylelikle Zal’ı koru- yup büyüten Simurg, ona tüylerini de vererek sonsuza dek koruması altına almıştır . Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinde Simurg, tasavvufi anlamda Tanrı’nın kendisini sembolize eden bir varlık iken, Firdevsî’nin Şahnâme’sinde Tanrı’nın yüreğine merhalesindemet verdiği bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Her iki Simurg tiplemesi de uzak diyarlarda aşılması zor ve imkânsız dağlarda yaşamakta- dırlar. Attâr’ın Simurg’u insan yemez iken, Firdevsî’nin Simurg’u bebek bile yiyen bir varlıktır. Attâr’ın Simurg’undan farklı olarak Firdevsî’nin Simurg’u tılsımlı tüy- leri taşıdığında kahramanı tehlikelerden koruyan bir muska niteliği taşımaktadır. Attâr’ın Simurg’u tüm kuşların padişahı iken, Firdevsî’nin Simurg’unun böyle bir özelliği yoktur.

    4. Karakuş

    Kül Tigin Heykelinin Başı Moğolistan Bilimler Akademisi/Ulan Bator.
    (5 Efsane 1 Anka)

    Eski Türk mitolojisinin önemli bir öğesi olan Karakuş’a ait bilgilere, en eski olarak Irk Bitig adlı el yazması eserde rastlanılmaktadır: “Altın kanatlı Karakuşum ben.

    Denizde yatarak arzu ettiklerimi tutarım, sev- diklerimi yerim. O kadar güçlüyüm bunu biliniz. İyidir bu”. “Yeşil kaya yaylağım, kızıl kaya kışlağım. Bu dağda durarak zevklenirim. Bunu biliniz”. Buna göre altın kanatlı olan ve denizde avlanan Karakuş’un, diğer bazı kay- naklarda renginin mavi olduğu ve üzerinde beyaz benekler bulunduğu belirtilmiştir .

    Tanrı Bay Ülgen’in gökte bulunan yedi oğlundan birisinin adını da temsil etmek- tedir. Ayrıca Karakuş, Eski Türklerde gece ve gündüze hâkim olan ve gece-gündüz düzenini sağlayan müşteri gezegenin de simgesidi . Bütün göçebe Türkler gibi Karakuş adlı mitolojik kuşun da yaşamını sürdür- düğü bir yaylağı ve bir kışlağı vardır.

    Yazın yaşadığı yaylağı Yeşil Kaya, kışın yaşa- dığı kışlağı ise Kızıl Kaya olarak belirtilmektedir. Denizlerde avlanan Karakuş, sev- diği deniz ürünlerini avlayarak yaşamını idame ettirmektedir. Karakuş, Irk Bitig adlı eserde kendi ağzından çok güçlü olduğunu ifade etmektedir.

    Ayrıca çok güçlü olma- sının iyi bir şey olduğunu söylemektedir. Görüldüğü üzere Karakuş, iyiliğin sembolü kutsal bir varlıktır. Yeryüzünün ve doğanın koruyucusu olan Karakuş’un uçtuğu zaman şiddetli yağmurlar yağdırarak, fırtınalar ve şimşekler çıkardığı rivayet edilmiştir.

    Sibirya folklorunda da rastlanılan Karakuş, tanrıların postacısı, habercisi, onlarla sürekli ile- tişim kurarak insanlar ile tanrılar arasındaki haberleşmeyi sağlayan bir mitolojik kuş olarak tasvir edilmektedir. Ayrıca Altaylı Şamanların diğer dünyaya yolculuklarını gerçekleştirmek için kullandığı bir yardımcı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

    Esas itibariyle Türk kültürünün bir öğesi olan Karakuş’un İran etkisiyle Eski Türk mitolojisine girdiğini ileri sürmek doğru değildir. Zira İslamiyet öncesi Türk- lerde Simurg ile aynı özelliklere sahip kuşlar bulunmaktadır. Bu durumu en iyi ör- nekleyen Müslüman Kırgızların Er Töştük masalında anlatılan Karakuş efsanesidir.

    Ögel’in Er Töştük masalında geçen Karakuş adlı mitolojik kuşun Garuda olduğunu ifade etmesi, buna karşılık İnan’ın bu mitolojik kuşun Simurg olduğunu söyle- mesi, iki bilim adamının de çeliştiği anlamına gelmemektedir. Nitekim bahsettiği- miz üzere bütün kuşlar aynı özelliklere sahip farklı kültürlerin ürünüdür.

    İslam kül- türünden çok fazla etkilenmeyen Müslüman Kırgızların efsanesinde anlatılana göre; Er Töştük sefer dönüşü yurda giderken Kafdağı’na gelmiş ve burada gökyüzüne ka- dar uzanan bir çınar ağacında Karakuş’un yuvasını görmüştür.

    İki yavru kuş, yuvala- rına gelen ve onları yiyecek olan ejderi görüp ağlamaya başlamıştır. Ejderin Kara- kuş’un düşmanı olduğunu ve her yıl yavrularını yediğini öğrenen Er Töştük, ejderi parçalayıp yavrulara yedirmiştir. Karakuş’ta bunun karşılığında Er Töştük’e yardım etmiştir.

    Masalda bu olay uzunca anlatılmaktadır fakat burada önemli olan bu masal- daki unsurların Eski Türklerin destanları ile aynı unsurlara sahip olmasıdır. Bu da gösteriyor ki Karakuş’un Türklerde çok önceden beri var olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır .

    Karakuş adlı mitolojik kuş, diğer mitolojik kuşlar gibi Er Töştük masalında Kafdağı bölgesinde yaşamaktadır. Hâlbuki Irk Bitig’de geçen metinde Kızılkaya ve Yeşilkaya’da yaşamaktadır. Yine bir çeşit mitolojik yılan olan ejderha tarafından yavruları yenmektedir. Kahraman ejderhayı öldürmek suretiyle parçalayıp Kara- kuş’un yavrularına yedirmiştir.

    Böylece iyi ile kötü arasındaki ezeli mücadelede kah- raman, iyiliğin yanında yer alıp kötülüğün timsali olan ejderha adlı mitolojik yılanı yok etmiştir. Simurg hariç diğer mitolojik kuşlardan farklı olarak Karakuş, her yıl yavrulamakta ve yavruları ejderha tarafından yenilmektedir.

    Kahraman, Karakuş’un ezeli düşmanını yok ederek, yavruların tını kurtarmıştır. Buradan Karakuş’un ebedi bir hayata sahip olduğu ancak öldürülebileceği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Er Töştük masalında farklı bir şekilde anlatılan Karakuş, Irk Bitig’te ise çok güçlü, ölümsüz bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Irk Bitig’te denizde avlanıp, Yeşil Kaya’yı yaylak, Kızıl Kaya’yı kışlak olarak kullanan Karakuş, Er Töştük ma- salında ise Kafdağı’nda yaşamaktadır. Irk Bitig’te Karakuş, yavrulamazken Er Töş- tük masalında yavruları vardır. Irk Bitig’te Karakuş ölümsüz, güçlü ve iyi bir varlık iken, Er Töştük masalındaki Karakuş, yavrularını yiyen ejderhadan kahraman yardı- mıyla kurtulmaktadır. Yani ejderha ile savaşamayacak kadar güçsüz ama ölümsüz iyi bir varlıktır.

    5. Anka

    İslamiyet öncesi Arap mitolojisindeki Anka kuşu motifi gerçekte var olma- yan ancak sözlü kültür eserlerinde sembolleştirilen mitolojik bir kuştur. İslam ile birlikte Arap kültürünün önemli bir parçası olan Anka kuşuna Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde hiç rastlanılmamaktadır.

    İlahi veya Nebevi menşeili olmamasına rağmen İslami dönem Arap kültüründe yer alan Anka kuşu kavramına Kur’an-ı Kerim tefsir- lerinde var olduğu kesin kabul edilmemekle birlikte önemli bir yer verilmiştir.

    Ze- mahşerî’nin el-Keşşâf adlı eserinde geçen bir metinde; Yemen’de nübüvvet vazife- sini üstlenen Hz. Hanzale b. Safvân isminde bir peygamberin geldiği Ress adlı kavme Anka adında bir kuşun musallat olduğu rivayet edilmektedir.

    Bu rivayette Feth dağında yaşayan Anka’nın aç kaldığı zaman çocukları avlayarak beslendiği anlatıl- mıştır. Ress kavminin şikâyetçi olması neticesinde Anka Kuşu’nun Allah’ın gazabına uğrayarak yıldırım çarpması sonucu helak olduğu rivayet edilmiştir .

    Ayrıca Resâilü İhvâni’s-Safâ’da, Kazvînî’nin Acâ’ibü’l-Mahlûkât’ında ve Demîrî’nin Hayâtü’l- Heyevân’ında mitolojik Anka kuşuna rastlanılmaktadır . Arapların Anka, İranlıların Simurg dediği Anka kuşuna, Türkler Zümrüdü- anka demiştir. Mitolojik Kafdağı’nın eteklerinde köşke benzer bir yuvada yaşayan Anka’nın tüylerinin renk renk olduğu, yüzünün insan yüzüne benzediği ve otuz kuşun özelliğini taşıdığı söylenilmektedir.

    Tek başına yaşayan bir mitolojik kuş olan Anka, tek bir av ile aylarca yemek ihtiyacını karşılamıştır . Anka kimseye muhtaç olmadan, kendi ihtiyaçlarını karşıladığından dolayı azla kanaat kavramını temsil et- mektedir. Kimseden yardım beklemediği gibi yardıma muhtaç olanlara da yardım et- miştir .

    Ayrıca o kadar büyük ve iridir ki kanatlarını açtığında bir ülkeyi baştanbaşa karanlığa gömerek, uçtuğunda havayı karartacak ve gök gürültüsü çıkartacak kadar güçlü olduğu anlatılmaktadır. Kendisine bakanların gözlerini kamaştıracak kadar par- lak tüylerinin olduğu da ayrıca rivayet edilmiştir.

    Anka o kadar yaygın bir kültürdür ki bu sebeple değişik milletlerin efsanele- rinde ve masallarında geçmiştir. Kazvinî Anka’nın büyüklüğü ve hacmi hakkında onun yumurtasının bir dağ büyüklüğünde olduğunu söylemiştir.

    Nitekim Anka, Binbir Gece Masalları’nda anlatılan bir hikâyede şöyle geçmektedir; Sindibad-ı Bahrî bir seyahatinde ormanlarla kaplı güzel bir adaya gelmiştir. Gemidekiler ve Sindibad da dâhil herkes adayı dolaşmak için inmişler ve bir pınarın başında uyuya kalmışlardır. Uyandıklarında gemiyi bıraktıkları yerde bulamamışlardır.

    Sindibad bu duruma çok üzülerek gemiyi aramaya koyulmuş ve gemiyi daha iyi görebileceği yük- sek bir ağacın tepesine çıkmıştır. Çok uzaklarda büyük bir beyazlık görmüş ve o yöne doğru hareket etmiştir. Oraya vardığında yuvarlak ve büyük bir cisimle karşılaşmış- tır. Bu dev bir yumurtadır.

    Bir anda Sindibad’ın üzerinde büyük bir gölge belirmiştir. Sindibad yukarıya baktığında güneşi örten bu şeyin bulut değil kuş olduğunu gör- müştür . Anka motifinin hem İslam hem de İslam dışı diğer kültürlerde görüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

    Nitekim bu motif Orta Asya’da yaşayan kavimler ara- sında yaygın olarak kullanılmıştır. MÖ. III. yüzyılda Çin’den getirildiği sanılan bir ipekli kumaşın üzerinde Anka motifine rastlanılmıştır. T’ang tarihçisi Lü Hsiang, imparator Hsüan-tsung’a bir maruzatında Anka kuşundan bahsetmiş ve bu kuşun kutlu, ulu, yüce bir kuş olduğunu söylemiştir .

    “Kulunuz işitmişti ki, bir baykuş hay- kırmışsa da, kutlu bir kuş, yani, zümrüd-ü anka haline gelemezmiş” . Ayrıca Kül Tigin büstünün baş kısmında bulunan kuş figürünün kartal veya şahin olma ihtimali olmakla birlikte, Anka kuşu olması da muhtemeldir .

    Başka bir örnekte ise İbn Ebû Şeybe bir rivayetinde, Mekke’de bir gerdek çadırının kunduz ve Anka motifleriyle süslenmiş olduğundan söz etmiştir . Ayrıca Şeyh Galib’in Divanı’nda sevgiliye ka- vuşmanın bahsinde Anka kuşunun adı geçmektedir;

    Öyle yaksın beni kim âteş-i rengârengin Murg-i ankâ çıka hâkister-i hâşâkimden”

    Bu beyitte söz konusu kişinin, sevgilisine duyduğu aşk ateşinde yanarak Anka Kuşu gibi küle dönüşmesi ve yine sevgisinden dolayı bu küllerinden tekrar do- ğuşu tasvir edilmiştir . Anka kuşu, çok büyük bir kuş olarak tarif edilmiştir.

    Kanatlarını açtığı zaman geniş bir alanı kaplayan, dev bir yumurtası olan, kimi zaman azla kanaat eden, kimi zaman ise çocukları avlayan bir masalsı varlıktır. Genelde ölümsüz bir varlık olarak tasvir edilen Anka kuşu, bir rivayette çocukları avlayıp öldürdüğü için bir peygam- berin bedduası ile Allah tarafından helak edilmiştir.

    5 Anka 1 Efsane

    Youtube

    Kaynak:

    MİTOLOJİK KUŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
    (Phoenix, Garuda, Simurg, Karakuş, Anka)
    Yunus Emre TANSÜ* – Baran GÜVENÇ**

  • Pembe Flamingolar: Midesiz Bir Film

     Pembe Flamingolar, 1972 kara mizah filmi. John Waters tarafından yazıldı, üretildi, bestelendi, çekildi ve düzenlendi.[1] Film ilk yayımlandığında büyük bir tartışmaya neden oldu ve böylece, şimdiye kadar yapılmış en kötü şöhretli kült filmlerin biri haline geldi. Drag queenDivine‘ı gösterişli bir yeraltı yıldızı yaptı. Filmdeki diğer yıldızlar, David LocharyMary Vivian PearceMink Stole, Danny Mills, Cookie Mueller ve Edith Massey‘dir. Sadece 10.000 dolarlık bir bütçeyle üretildi ve Baltimore, Maryland‘ın banliyösü Phoenix‘te çoğunlukla hafta sonları çekildi. ABD genelinde üniversitelerde gösterimlerinden sonra -1973 yılında Harvard Koleji dahil- film, Saliva Films ve sonradan New Line Cinema tarafından sinemalara dağıtıldı[2] ve ulusal çapta tanınan bir film oldu.[3]

    Konu

    Kötü şöhretli Baltimore suçlu ve yeraltı figürü Divine, kendisini aşağılamak için tutkulu bir girişimde bulunan ve magazin dergisinde verdiği “Yaşayan En Pis Kişi” unvanını alan, kalitesiz evli bir çifte karşı çıkıyor.

    Fragman

    https://www.youtube.com/watch?v=rA63YrrGFy0

    John Waters, daha sonra kült eserler haline gelen bir dizi tüylü, amatörce, Baltimore-set ve shot özellikleriyle ulusal üne yükseldi. Amerikan yaşamı hakkında benzersiz bir vizyon ve farklı bir bakış açısı sunan ilk çalışmaları, hedefi olarak banliyö yaşamına saldırıyor – onun zevk kubbesi.

    Sular, 1972’de üçüncü uzun metrajlı filmi ” Pembe Flamingolar ” ile, cinayet, hayvanlarla cinsel ilişki, tecavüz, parçalanma, koprofaji ve diğer baş döndürücü cinsel sapıklıkları betimleyen karanlık, komik, sağlıksız bir geçit töreni ile patladı .

    Waters’ın “Çöp Üçlemesi” olarak adlandırdığı “Pembe Flamingolar”, “Kadın Sorunu” ve “Umutsuz Yaşam”, Amerikan sansürüne meydan okurken geleneksel ahlakın sınırlarına da meydan okuyor. Bu kamp filmlerinde, kasıtlı olarak çirkin, kasıtlı olarak uydurulmuş durumlara “pislik içinde sevimli” karakterleri yerleştirerek onlara hiperbolik diyaloglar katıyor. “Pembe Flamingolar” dan kötü şöhretli bir sahne, sona bir ardışık olmayan ekledi. Bir köpeğin dışkısını yemek için ilahi eğilmeyi – hile veya özel efektlerin faydası olmadan – tek bir sürekli çekimde gösterir. Aynı filmde izleyiciler, beşiğinden kümes hayvanları için yalvaran bir “Yumurta Hanım” gösterisine ve tavuğun tecavüzüne ve öldürülmesine maruz kalıyor.

    Transgresif bir kara komedi olan “Pembe Flamingolar”, Waters tarafından yazılan, üretilen, yönetilen, kurgulanan ve “besteleyen” bir otörist çabadır. Skor için, birkaç tek B yüzünü ve 1950’lerin ve 1960’ların hitlerini bağışladı. 12.000 $ ‘lık bir ayakkabı ipi bütçesiyle yapılan film, Baltimore’un bir banliyösü olan Phoenix’te hafta sonları çekildi. Çekim kişisel ve toplu olarak tatmin edici bir deneyimdi. Oyuncular ve ekip sıcak su ve diğer tesislerin olmadığı bir çiftlik evinin dışında çalıştığı için set bir hippi topluluğu gibiydi.

    pink_flamingos_3

    Filmin açılış jeneriği sırasında nöbet tutan tropikal kümes hayvanıyla pek ilgisi yok. Waters, “Ona ‘Pembe Flamingolar’ dememin nedeni, filmin çok çirkin olmasıydı, sömürücü olmayan çok normal bir başlığa sahip olmak istiyorduk,” dedi. “Bugüne kadar, insanların Florida hakkında bir film olduğunu düşündüklerine ikna oldum.” [İ] Kesinlikle Waters’ın evi zevkli bir şekilde yapılmış olan kişisel geçmişini yansıtmıyordu. Bir bahçe kulübünün başkanı olan annesi, çiçek tarhları ve hassas çitler yetiştiriyordu. Banliyölerinde, çim süsleri, özellikle plastik pembe flamingolar, anathema idi. Büyüdüğüm yerde pembe bir flamingo gördüğümü hiç hatırlamıyorum, diye düşündü. Onları Doğu Baltimore’da gördüm.

    “Pembe Flamingolar” 300 kiloluk gösterişli travesti Divine’ın bir yeraltı yıldızı yaptı. Önümüzdeki on yılda ikili, ünlü Josef Von Sternberg-Marlene Dietrich ilişkisinin bir versiyonu olarak tanımlanabilecek bir şeyi geliştirdi – bu çiftin kötü şöhretli seksi, dedikodu entrikası ve sado-mazoşist ilişkisi (hem yönetmen hem de yıldız tarafından kabul edildi) olmadan. Divine kariyerine bir şaka olarak başladı, drag kraliçelerinin güzel görünme arzusuyla alay etti, ama onda her zaman öfke ve bazen düpedüz düşmanlık vardı. “Divine bir çocukken sık sık zorlandı ve zorbalığa uğradı,” diye hatırladı Waters, “Ona öfkesi ve intikamı için bir çıkış yolu sunduğum için gurur duyuyorum. Onu dövenler daha sonra sıraya girdi ve imzasını istediler. ”[İii] Bu, hem yönetmen hem de başrol oyuncusu için ironiden bahsetmiyorum bile intikamın tatlı kokusuydu.

    “Pembe Flamingolar” ilk gösterildiğinde, sapkın hareketleri nedeniyle tartışmalara neden oldu ve hepsi gerçekçi bir şekilde açık bir şekilde detaylandırıldı. ABD’nin dört bir yanındaki üniversitelerde ve bodrum katlarında yapılan gösterimlerin ardından film, Saliva Films ve ardından New Line Cinema tarafından tiyatro olarak dağıtıldı. Yıllar geçtikçe, “kötü şöhretli” bir klasik ve Waters’ın en karlı filmlerinden biri haline geldi ve dünya çapında 10 milyon dolar hasılat elde etti.

    Bu filmde Waters, terim icat edilmeden ve popüler hale gelmeden önce işlevsiz bir aileyi tasvir ediyor. Divine, bir karavanda saklanan FBI’dan kaçan bir suçlu olan Babs Johnson’ı canlandırıyor. Obez, aptal, yumurta seven annesi Edie (Edith Massey), yozlaşmış oğlu Krakerler (Danny Mills) ve ikiyüzlü seyahat arkadaşı Cotton (Mary Vivian Pierce) ile yaşıyor. Hepsi iki plastik pembe flamingo ile çerçevelenmiş, hiçliğin ortasında bir karavanda ikametgahı paylaşıyorlar.

    Geçmişte, göçebe kuşlar, işçi sınıfı mahallelerini daha çekici hale getirmeye yönelik “heteroseksüel” (kelimenin her iki anlamıyla da) girişimiydi. Waters, “Onlara sahip olan insanlar bunlara gerçekten sahipti, ironi olmadan,” dedi. “Filmim bunu mahvetti.” Yıllar geçtikçe, flamingolar, üst düzey duyarlılığın bir parçası haline geldi, yanakta dil yapışkanlığı ve kamp için bir kısaltma haline geldi. Çim heykelleri, kötü zevkle alay eden zenginlerin “yüklü nesneleri” haline geldi. Gerçek plastik flamingoların nesli artık tükendi, çünkü Waters’ın açıkladığı gibi: “Artık bu kadar masum hiçbir şeye sahip olamazsınız.”

    pink_flamingos_2

    Filmin ana teması, her şekilde ve her şekilde ünlü statüsüne ulaşma konusundaki umutsuz ihtiyaçtır. Babs’ın bir tabloid gazetesi tarafından “yaşayan en pis insan” olarak adlandırıldığını öğrendikten sonra, kıskanç rakipleri Connie ve Raymond Marble (Mink Stole ve David Lochary), unvanı ondan alıp kariyerini mahvetmek için yola çıktı. “Doğum günü partisi, Mermerler ona” Yaşayan En Pis İnsanlar “imzalı” Şişko “diye hitap eden bir kartla bir kutu insan dışkısı gönderir. Eylemleri, şimdi intikam almak isteyen Babs’ı kızdırır. Konuyla ilgili zamanlarının çok ötesinde, olay örgüsü, Mermerleri bir karaborsa bebek yüzüğü olan “evlat edinme kliniğinin” yöneticileri olarak tasvir ediyor. Stratejileri, genç kadınları kaçırmak, onları gey hizmetkarları Channing (Channing Wilroy) tarafından hamile bırakmak ve bebeklerini yasal evlat edinmeye uygun olmayan lezbiyen çiftlere satmaktır. Gelirler daha sonra pornografi ve uyuşturucuya dönüştürülür; bir uyuşturucu satıcıları ağını finanse ediyorlar.

    Waters, beklenen sözlü saldırıların yanı sıra görsel tabuları da yıkıyor. Raymond, penisine bağlı ekstra büyük bir Kielbasa Weiners ile halka açık parklarda kendini göstererek para kazanıyor. Görme karşısında öfkelenen bayanlar kaçar ve Raymond cüzdanlarını çalar. Filmin en kötü şöhretli sahnelerinden biri Crackers ve Cookie (tarih kılığına girmiş bir casus) arasındaki cinsel ilişkiyi, Cotton tarafından pencereden röntgenci bir şekilde izlerken canlı bir tavuğu vücutları arasında ezmeyi içeriyor. Hikaye, Mermerler ve planları, Babs’ın çevresi ve tepkileri arasında gidip geliyor. Channing, Connie kılığına girdiğinde ve konuşmasını taklit ettiğinde, o, pis hanımefendi tarafından dolaba kilitlenir.

    Partinin konukları, yılanlı üstsüz bir dansçı ve anal sfinkterini “Surfin ‘Bird” şarkısıyla ritimle esneten bir aktör tarafından eğlendirilir ve Waters, oyuncunun poposunu yakından göstermeyi ve onun üzerinde tam kontrol sağlamayı sağlar. kaslar. Tiksinti duyan Mermerler polisi arar, ancak Babs ve arkadaşları polisleri kendilerine hediye olarak verilen balta ile bit şampuanı (A 200) ve bir domuz kafası ile öldürürler. Konuklar daha sonra Bunuel’in çıkış filmi “Yok Eden Melek” te anlattıklarının ötesine geçerek cesedi yemeye başlarlar.

    Babs and Crackers, Marbles’ın evinde eşyaları ovarak “pislik” yayarlar. Bu, o kadar erotik bir etkinliktir ki, Babs kendi oğluna oral seks yaparken heyecan verici bir oral seks sahnesine yol açar. Bu sahnede, Waters, annenin oğlunun üstüne inerken, herhangi bir yönetmen yarı-dik penis göstermeye yaklaşıyor. Bu sahnelerin bazı eski versiyonlardan kesilmiş olmasına şaşmamalı. Karakterlerin cinsel organlarına odaklanan vahşet ve intikam eylemleri devam ediyor. Özgür kılınan esir kadınlar, daha önce zincirlenmiş ve zorla hamile bırakılmış, Channing’i (ekran dışında) hadım eder ve dehşete düşmüş Mermerler, Channing’in kanayan penisinden öldüğünü öğrenir.

    Waters’ın ilk filmlerinin çoğunda geleneksel bir oyunculuk yoktur, sadece yüksek sesle çığlıklar ve komik tek satırlarla bağlanmış konuşmaların beyanı. Babs’ın “pislik politikası” manifestosuna ilişkin açıklamasını düşünün: “Kan beni tahrik etmekten daha fazlasını yapıyor. Gelmemi sağlıyor. Görünüşünden daha çok tadını seviyorum. Taze kesilmiş sıcak kanın tadı. Şimdi herkesi öldür! Birinci derece cinayete göz yum! Yamyamlığı savun! Bok ye! Pislik benim politikam! Pislik benim hayatım! “

    pink_flamingos_1

    Bir “kanguru mahkemesinde”, Mermerler “birinci derece aptallık” ve “pislik” ile suçlanarak ölüm cezasına çarptırılır. Kendilerini savunma şansı sunmasına rağmen, Mermerler infaz etmeyi tercih ediyor. Bir ağaca bağlanmış, katran ve tüylerle kaplı, Babs tarafından vuruluyorlar ve gururla aç medyaya sulu bir “canlı” cinayet kepçesi veriyorlar. Bu noktada, Babs obezitesini, görünüşünü daha mütevazı bir şekilde değiştirmeye karar verene kadar, kırmızı, beyaz ve mavinin hakim olduğu bir düzine renkli kıyafetle (sahneden sahneye değişen) sergiledi. Bir, Idaho’ya taşındıklarında (neden Idaho?) Kötü şöhretli son, Boise, Idaho’daki yeni evlerinde sokakta yürüyen Babs, Kraker ve Cotton’u tasvir ediyor! Babs, heyecan ve açlıkla küçük bir köpek görür ve dışkılamasını bekler. Ve köpek yaptığı zaman kendini yere atar ve taze dışkısını ağzına koyar. Anlatıcı (John Waters) ‘ın belirttiği gibi, kendisinin sadece en pis insan değil, aynı zamanda dünyadaki en pis aktris olduğunu kanıtlıyor.

    Waters’ın grotesk filmi, tuhaf ve aşırıya kaçıyor, ancak tuhaf, hatta saf bir sevgiyi koruyor. “Seni asla mahvetmeye çalışmadım – ‘Pembe Flamingolar’ın sonunda bile. Her zaman önce seni güldürmeye çalışıyorum. ”[Vi] Siyasi açıklamalar yapmaktan kaçınırken, Waters’ın filmleri fikirlerden yoksun değildir. “Her zaman söyleyecek bir şeyim vardır, ama asla sabun kutusuna binmem. Birinin düşünme şeklini değiştirebilmemin tek yolu onları güldürmektir. Eğer vaaz vermeye başlarsam, onlar çekip giderler.

    Bazı Waters filmlerinin prömiyeri Baltimore kiliselerinde ve daha sonra o Şehrin Senatörü veya Charles Tiyatroları’nda yapıldı. San Francisco’da (bir süre yaşadığı yer) ve Provincetown’da çaldıklarında, Waters’ın kendisi de Commercial Street’teki gösterimleri tanıttı, hatırladığı gibi: “Provincetown Kitabevi bana tüm pencereyi verirdi ve onu bir ilan panosuna çevirirdim. Kostümlerle dışarı çıkıp iki hafta boyunca tüm broşürleri dağıtırdık. “

    “Pembe Flamingolar” 1972’nin sonlarında, Baltimore Üniversitesi kampüsünde düzenlenen ve üç gösteri için kapalı gişe oynayan seyircilere oynadığı üçüncü Baltimore Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Film, o sıralarda New York ve San Francisco’da gösterilmeye başlanan “Multiple Maniacs” ın başarısından sonra yeraltı sinemasının hayranları arasında özel ilgi uyandırdı. Daha sonra Waters’ın filmleri, 1967’de vizyoner avukatlar ve film severler Bob Shaye ve Michael Lynn tarafından kurulan New Line Cinema tarafından dağıtım için seçilen ilk filmler arasındaydı. Birkaç istisna dışında (“Cry-Baby” Universal tarafından piyasaya sürüldü), New Line Waters’ın fotoğraflarının çoğunu hazırlayıp yayınlayacaktı.

    Orta sınıftaki seyircileri sarsan “Pembe Flamingolar”, koyu mavisi saçları ve yarı traşlı kafalarıyla punk kültürüne etki etti. 1970’lerde, Cadılar Bayramı gecesinde, West Village’da, özellikle Christopher Street’in eşcinsel mahallesinde Divine ve onun kohortlarını taklit eden gençler görüldü. “Pembe Flamingolar” sanat evi turunda sadık bir takipçi kazandı ve tekrar tekrar izlendi. Gece yarısı sinemaseverleri tarafından sevilen film, yıllarca New York ve Los Angeles’ta yayınlandı (Downtown filmini Columbia’da bir lisans öğrencisi olarak gördüm). Daha sonra, “Pembe Flamingolar”, Chelsea’deki Eight Avenue’daki Elgin Tiyatrosu’nda (şimdiki adı Joyce Tiyatrosu) bir gece yarısı filmi olarak gösterildi. [İx] Elgin’in sahibi Ben Barenholtz, Alejandro Jodorowsky’nin “El” filmi gibi gece yarısı filmlerinin tanıtımını yapıyordu. Topo, ”1970 yılında yapılmıştır. Barenholtz, “Pembe Flamingolar” ın bu kalabalığa çok yakışacağını hissetti ve Cuma ve Cumartesi geceleri gösterdi. Film kısa bir süre sonra bir izleyici kültü oluşturdu ve bunlardan bazıları sadece kalça setlerinin eşliğinde – gey erkeklerde yer almak için katıldı. Bir süre sonra seyirci genişledi ve resim New Jersey’li gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi. seyirci genişledi ve resim New Jersey’deki gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi. seyirci genişledi ve resim New Jersey’li gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi.

    ujt2ippyp6h

    Beklendiği gibi, film eleştirmenleri ikiye böldü: Bazıları tarafından iğrenç, bazıları tarafından anlık bir klasik olarak adlandırıldı. Sular, tıpkı Babs gibi, pislik ve kötü tat savaşında kimsenin arka koltuğuna oturmayacaktı. Ana akım eleştirmenlerin çoğu film hakkında ne yapacaklarını bilmiyordu. Kısa bir küçümseyici incelemede “Variety”, “Pembe Flamingolar” ı “şimdiye kadar yapılmış en aşağılık, aptal ve iğrenç filmlerden biri” olarak tanımladı. Ancak Waters, gücenmek yerine “Variety” incelemesini bir iltifat olarak aldı ve “Variety” in iddia ettiği gibi “Pembe Flamingolar” ın iğrenç olduğunu, ancak “Sevinçle aşağılık olduğunu” ekledi. [Xi] Olumsuz yorumlar yapılmadı. Waters’ı caydırmayın, çünkü “sürmekte olan bir kültürel savaş vardı -” Onlar ve Bizlerdi. “[xii] Çalışmasını karıştıran eleştirmenlerin onu anlamadığını ve neyi savunduğunu biliyordu. Waters’ın çalışmalarında hep böyle oldu: Sadece anlarsın ya da almazsın. Ortada pek bir şey yok. “

    Halkın erken tanınması, Waters’ın sinema markasına olan bağlılığını yeniden doğruladı. 1975 yılında dünyanın en büyük film bölümlerinden birine sahip olan Modern Sanat Müzesi’nin kalıcı koleksiyonuna “Pembe Flamingolar” kabul edildi. Waters’ın aşırılık konusundaki şöhreti, bilge insanları büyüledi, ancak Hollywood’un büyük stüdyolarının yöneticilerini değil. Daha sonra, “‘Pembe Flamingolar’ beni hala kapıdan içeri sokan ve ardından hızla kapıdan atan film olduğunu hatırladı.

    “Skandal başarısı” nın ardından Waters, “Sonsuza Kadar Flamingolar” başlıklı “Pembe Flamingolar” ın devamı için başarısız girişimlerde birkaç yıl kaybetti. Bu arada, “Pembe Flamingolar” ın hayranlarının sayısı art arda yapılan her gösteriyle artmaya devam etti ve bir gece yarısı filminden fazlası haline geldi. Önemli bir şekilde, kitabın yönetmenlerinden Waters ve daha az ölçüde Almodovar, ilk eserlerinin tekrar tekrar sergilenmesi nedeniyle tek kült figürlerdir. Waters filmlerinden “Pembe Flamingolar” etiketi gururla taşıyan ilk ve tek resimdir.

    Waters’ın yapıtları, daha kesin bir tanım gerektiren kavramlar olan gey kampı ve eşcinsel mizahıyla ilişkilendirildi. 1964 tarihli ünlü makalesinde kampı tanımlayan ilk bilim adamı Susan Sontag için kamp, ​​hüner ve stilizasyona dayanan saf bir estetikçilik olgusudur. Sontag, “Şeyler yaşlandıklarında değil, denemenin başarısızlığından dolayı hayal kırıklığına uğramak yerine onlara daha az dahil olduğumuzda ve zevk alabildiğimizde kamplaşır” diye gözlemledi. Kültürel ürünlerin yorumlanmasında zaman, bir şeyin estetik açıdan iyi olarak algılanabileceği görüşü, tam da berbat olduğu için. Sontag için, üslup takıntısı metnin daha ciddi içeriğiyle ilgili endişelerin önüne geçtiği için kampın bağlantısı kesilmiş ve depolitize edilmiştir.

    Ancak, bilim adamı David Van Leer’in işaret ettiği gibi, depolitizleştirme kampında Sontag da onu eşcinsellikten arındırdı. Azınlıkların dışlanması ve alt kültürlerin baskı altında tutulması, onların “görünmezliği” gibi kampı yaratan ve besleyen koşullarla hegemonik kültür perspektifinden ilgilenmedi. Azınlıklar, ister ırksal (siyah veya Latin) ister cinsel (gey ve lezbiyen) olsun, sık sık satır aralarında konuşurlar, zalimlerin onları yerinde tutmak için icat ettikleri diyalogları ironik ve radikal bir şekilde yeniden şekillendirirler. Azınlık statüsündeki bireyler (ve gruplar), zalimlerin, kim olurlarsa olsunlar, sınırlı erişime sahip oldukları veya hiç erişemedikleri yeni konuşma tarzları bulurlar. Sontag ayrıca masum kamp ile kasıtlı ve kasıtlı kamp arasında ayrım yapmadı. Onun için, saf kamp, ​​modası geçmiş retro doğası nedeniyle her zaman saf ve zararsızdır. Sontag ve takipçileri, kendini bilme kampının genellikle daha az tatmin edici olduğunu iddia ettiler, çünkü öz-bilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyici. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihçilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. çünkü özbilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyicidir. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihselcilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. çünkü özbilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyicidir. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihçilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. Bu, artırılmış bir teatral duyarlılıkla yapılır. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. Bu, artırılmış bir teatral duyarlılıkla yapılır. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü.

    Waters’ın çıktısında hüküm süren kamp markası, bilim insanı Barbara Klinger’in kitle kampı adını verdiği şeydir. Medya ürünleri, tarihi geçmişlerinde abartılı egzotik şeyler sergiledikleri için kamp eğlencesine hak kazanıyor. Kitle kampı, pop kültürünün kapsamlı bilgisine, yerleşik türlerin uzlaşmalarına (Mae West komedileri, Busby Berkeley müzikalleri) bağlıdır. Kitle kampı duyarlılığı, mutlaka bir filmin tutarlı bir şekilde yeniden okunmasıyla sonuçlanmaz – daha çok bir vur-kaçır duyarlılığıdır. İzleyicilerin belirli bir metinle etkileşimi her zaman bazı etkiler yaratır, ancak etkiler geçici olabilir, yani sadece kısa vadede. Tematik ve görsel zevkler, belirli bir metne girip çıkarken, belirli bir metinden belirli anları seçerken ara sıra gelir: esprili diyalog, alıntılanabilir satırlar, lüks müzikal numaralar,

    Eşcinsel kampı genellikle abartılı dekorlar, moda ve çapraz giyinme yoluyla filmlerin ve popüler kültürün abartısına dayanır (veya taklit eder). Sözlü terimlerle, alıntı, taklit, dudak senkronizasyonu, cinsiyetin tersine çevrilmesi, küçümseme ve esprili kelime oyunları olarak yansıtılır. Eşcinsel kampı, uygulayıcıları için gerçek bir değer taşıyor, çünkü onların içerideki durumlarını, kültürel varlıklarını ve aynı filmi veya TV şovunu izlediklerinde kazdıklarını kazmayan, dışarıdan gelenlere göre üstünlüklerini göstermelerine olanak sağlıyor. Başlangıçtan itibaren Waters, kampı ana akım kültüre kasıtlı bir saldırı olarak kullanarak politikleştirdi. Eşcinsel kampı, onun tarafından bir karşı-kültürel araç, muhalif bir bakış açısı ve aktif güç olarak kullanıldı. Waters için, kamp saldırıları kabul edilebilir değerler, normal fiziksel görünümler ve geleneksel davranış biçimleri. Kamp, geleneksel estetiğin temel ilkelerinin hafif veya radikal bir reddi olabilir. Waters’ın kamp markası, metinlerindeki karakterlerin ve onları oynayan belirli aktörlerin yüceltilmesinde aşikar olan abartı, teatrallik ve hainlik üzerine gelişiyor. Estetiğinin unsurları ucuz, kalitesiz, kaba ve kaba kabul ediliyor, çünkü yüz hatlarının olay örgüsü burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre korkunç kabul edilen tuhaf ve acayip cinselliği yüksek sesle yüceltiyorlar. ve kaba, çünkü onun yüz hatları burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre ürkütücü kabul edilen tuhaf ve grotesk cinselliği yüksek sesle överler. ve kaba, çünkü onun özelliklerinin olay örgüsü burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre korkunç kabul edilen tuhaf ve acayip cinselliği yüksek sesle yüceltiyorlar.

    Gay kampı, Waters filmlerinin çoğunda kasıtlı ve kasıtsız olarak kendini gösterir. Eşcinsel kampının bileşenleri arasında Divine gibi oyuncuların hayranlığı, kendi ekran görüntüsünü taklit eden film yıldızlarının rol alması, örneğin “Polyester” deki gey aktör Tab Hunter veya “Cry-Baby” deki çok dürüst Troy Donahue veya Andy Warhol ve Paul Morrissey’in eserlerinde kült bir figür olan Joe Dallesandro’yu erotik hale getirdi. Waters kampı komedileri, konuları ve tarzları konusunda kararsızdır, neyin hicvedildiği ve ne tür izleyiciler için soru işaretleri uyandırır. Açıkça kaba ve kasıtlı olarak kabadırlar, normatif tanımlara meydan okurken sapkın cinselliği bir mizah kaynağı olarak kullanırlar.

    “Pembe Flamingolar” ı bir kült film yapan tam olarak nedir? Akademisyen Umberto Eco, bir filmin bir kült öğe olarak nitelendirilmesi için yüksek estetik standartlara göre değerlendirilen bir sanat eseri olması gerekmediğini gösterdi. [Xviii] Eco, “Kazablanka” ve “Rüzgar Gibi Geçti” diye alıntı yapıyor. efsanevi kült statüsünü üstlendi, ancak çoğu eleştirmen bunların mütevazı ancak en üstün estetik başarıyı temsil ettiği konusunda hemfikirdi – Hollywood ölçütlerine göre bile. Eco için bir kült film, psikolojik olarak inanılmaz karakterlerle ve terbiyeli bir şekilde hareket eden aktörlerle “mantıksız bir şekilde birbirine dizilmiş sansasyonel sahnelerin bir karmaşası” dır. Belirli bir çalışma sevilmeli, ancak aynı zamanda tamamen döşenmiş bir dünya da sağlamalıdır, böylece hayranları “karakterleri ve bölümleri bir mezhebin inançlarının parçasıymış, kendi özel dünyalarıymış gibi alıntı yapabilirler,”

    Bir kült eserin karakterleri ve alt kurguları arketipik çekiciliğe sahiptir. Bir kült film organik kusurlar gösterir, bu yüzden “Rio Bravo” bir kült filmdir, oysa “Stagecoach” değildir, ancak her ikisi de efsanevi Howard Hawks ve John Ford tarafından yönetilen başarılı jenerik eserlerdir (Westernler) ve sergilenmektedir. John Wayne tarafından yönetilen performanslar. Bir eseri kült bir nesneye dönüştürmek için, izleyicilerin onu çözebilmeleri, parçalayabilmeleri, böylece bütünle orijinal ilişkilerine bakılmaksızın yalnızca parçalarını hatırlayabilmeleri gerekir. Bağlantısız anlar, bağlantısız bir görüntü dizisi olarak hayatta kalır. Kült filmler tek bir ana fikri değil, birçok fikri gösterir ve tutarlı bir felsefe ve hatta yapı sergilememektedir. Dolayısıyla, “Pembe Flamingolar” tutarsızlığı ve kopukluğu nedeniyle yaşıyor ve sürekli yeniden canlanıyor.

    “Pembe Flamingolar” gibi kült filmler var ve yazarlarının niyetlerinden bağımsız olarak birbirleriyle konuşuyorlar. Belirli bir filmin başka filmlerden geldiğine ve bir film çekildikten sonra kendi başına bağımsız bir yaşam sürdüğüne dair kanıt sağlarlar. Waters, “Pembe Flamingolar” ın bir kült film olacağını tahmin edemezdi. Ridley Scott, 1982’de, ilk yayınlandığında pek hoş karşılanmayan ve olumsuz eleştirilere rağmen kült bir film haline gelen kara kıyamet öyküsü Blade Runner’ı çektiğinde de yapmadı. Hem “Pembe Flamingolar” hem de “Bıçak Sırtı” na yönelik eleştirel tepkinin de yıllar içinde daha minnettar bir tepkiye dönüştüğünü ve eleştirinin değişen doğasını gösterdiği belirtilmeye değer.

    “Pembe Flamingolar” ın kötü şöhretli “köpek” finali ve diğer sahneler ve dizeler, daha geniş anlatı içinde işgal ettikleri belirli yer ne olursa olsun, oldukları gibi keyif alınabilir. Faye Dunaway’in başrolünü zayıflatan Joan Crawford rolünü oynadığı “Mommie Dearest” in iki ya da üç sahnesinin yaptığı gibi çalışıyorlar: tel askılar, balta, anne ve kız arasındaki fiziksel kavga. Bu sahneler orijinal metinsel anlamlarından kolayca çıkarılabilir, bu da kamp kültürüne hayran olan gey erkeklerin ve bilgili şehirlilerin uğrak yeri olan video barlarda neden defalarca oynadıklarını açıklar. “Pembe Flamingolar” ın kült statüsü, 25. yıldönümünde sınırlı bir sinema yayını ve Amerika Motion Picture Association of America (MPAA) tarafından NC-17 olarak derecelendirilen yeni bir DVD versiyonu aldığı 1997 yılında doğrulandı.

    Waters’ın kimliği, kendi hayatının “manşetten koparılması” için yarı şakacı dediği gibi, aşırılık ve abartı üzerinde gelişti. Amerika’daki nihai şöhret barometresi olarak gördüğü National Enquirer, duyarlılığını bildirdi. [Xx] Waters’ın kahramanları, yönetmenlerinin şatafatlı ve korkunç olaylara olan tutkusunu paylaştılar. Suç ve mahkeme davalarına olan hayranlığı, “Korkunç bir şey yaptığınızda onu değiştiremezsiniz” inancına dayanıyor. Waters, “Bence bu bir şeylerin yasaklanması meselesi” dedi, “Bu, bir Katolik olarak yetiştirilmenin görkeminin bir parçası. Sizi daha teatral yapar ve seks her zaman daha iyidir çünkü kirli ve yasaktır. ”[Xxi] Dahası,


    “Bana göre kötü tat, eğlence demek. Biri filmlerimden birini izlerken kusarsa, ayakta alkışlanmaya benzer. Ama iyi kötü tat ve kötü tat diye bir şey olduğu unutulmamalıdır.” 

    John Waters

    İğrenç Kralın İntikamı! John Waters’ın ‘Pembe Flamingoları’ 25. Yılda Bir Canlanmanın Keyfini Çıkarıyor

    Richard Harrington
    Washington Post Yazarı
    6 Nisan 1997 Pazar

    John Waters’ın 1972 çöp komedi klasiği olan “Pembe Flamingolar” adlı varyete, “gelmiş geçmiş en aşağılık, aptal ve iğrenç filmlerden biri.”

    Yirmi beş yıl sonra, Amerika Sinema Filmleri Derneği’nin derecelendirme kurulu kabul etti. “Pembe Flamingolar” MPAA’nın derecelendirme kodu yürürlüğe girmeden önce piyasaya sürüldü, ancak Cuma günü Key’de başlayan 25. yıldönümü baskısı için New Line aslında bir NC-17 istedi.

    Yazar-yönetmen Waters kötü bir gülümsemeyle, “Derecelendirme kurulunun oturup izlemek zorunda kalması fikrine bayıldım,” diyor. “Sonsuz bir gösterimden bahsedin! Her zamanki kadar kaba, belki de siyasi doğruluk sorunu yüzünden daha acımasız.”

    MPAA, “Pembe Flamingolar” a normalde korkunç NC-17 derecesini verirken, “açık bir şekilde gösterilen aşırı sapkınlıklar” içerdiğini kaydetti. Film televizyonda gösterilseydi – Amerika Birleşik Devletleri’nde kablolu yayınla bile hiç olmadı – kesinlikle içeriğe dayalı derecelendirmelere zarar verirdi. Yeni başlayanlar için: tecavüz, cinayet, ensest, yamyamlık, polis öldürme, hayvanlarla cinsel ilişki, nekrofili, sadizm, mazoşizm ve koprofaji (“eleştirmenler, içeri girebilmeleri için tıbbi sözlüklerle eleştiriler yazdılar,” Waters notları).

    Tek bir çekimde çekilen ünlü final sahnesi, 300 kiloluk drag queen Divine’ın bir köpeği takip ettiğini ve “How Much Is That Doggie in the Window” şarkısının yepyeni dışkısını örneklediğini gösteriyor.

    Kısa bir süre önce “Pembe Flamingolar” ın onurlandırıldığı Sundance’ten dönen Waters, kötü şöhretli filminin umutları üzerine kafa yoruyor, bağımsız film festivali 1972’de başlamıştı.

    “Yirmi beş yıl önce, Slumdance bunu kabul etmiş olabilir,” diyor parlak bir şekilde.

    Ana akım filmlere daha yakın olan “Hairspray”, “Cry-Baby” ve “Serial Mom” ​​filmleriyle gurur duysa da, Waters’ın onu halkın gözüne soktuğu ve gece yarısının kurulmasına yardımcı olan filme özel bir sevgisi olduğu açık. film endüstrisi. New Line Cinema’nın en başarılı bağımsız dağıtımcılardan biri olarak lansmanına yardımcı oldu, Divine’ı kült bir yıldıza dönüştürdü ve şimdiye kadar çok az film yapımcısının düşürmeyi başarabildiği kötü zevk standartları belirledi. Orijinal Variety incelemesi artık yıldönümü posterinin en önemli parçası.

    “Pembe Flamingolar” büyük olasılıkla eşzamanlı nostalji ve tiksinti dalgalarını kışkırtacak. Film, Filthiest People Alive unvanı için büyük bir savaşın etrafında dönüyor, karavanda yaşayan tabloid kraliçesi Babs Johnson (Divine) ve tuhaf ailesini (zayıf, yumurta takıntılı Mama Edie, hayvanlara eğilimli suçlu oğul Krakerleri ve röntgenci yoldaş Cotton) ) kadın otostopçuları kaçıran, banliyö mahzenlerine zincirleyen, hamile bırakan ve bebekleri lezbiyen çiftlere satan Connie ve Raymond Marble’a karşı. Waters, filme başlangıçta “tatsız bir egzersiz” diyordu ve onu yapmak için ter döktü.

    Küçük mucize Newsday, “Pembe Flamingolar” ı “endişeyi, şoku, eğlenceyi geçmiş … saf patoloji” olarak tanımladı. Röportaj’da yazan Fran Lebowitz bile filmi “şimdiye kadar yapılmış en hastalıklı filmlerden biri … ve en komiklerinden biri” olarak nitelendirdi. Museum of Modern Art’ın Bicentennial Selute to American Film Comedy’ye dahil edilecek kadar komik.

    En az William Burroughs tarafından Çöp Papası olarak adlandırılan Waters, birkaç başka ünvan daha kazandı: Kusmuk Prensi, Kötü Lezzet Baronu, İtme Rapscallion’u, Gross’un Vaftiz Babası. Godfather cephesinde, Amerikan bağımsız film hareketinin ruhani babalığı için yapılması gereken bir dava var. Josh Pierson, “Spike, Mike, Slackers & Dykes: A Guided Tour Across a Decade of American Independent Cinema” da yazıyor: “Waters’ın amatörce performans, ilkel görsel stil ve yaygın grotesk karışımı neredeyse masumdu.” ilkel yollarla, neredeyse parasız olarak, memleketinde bir destek grubu oluşturarak ve cazibe ve şok değerinin bir birleşimiyle onların yetersiz yeteneklerinden yararlanarak ekrana getirdiği tutum / vizyon. “

    Öyleyse neden “Pembe Flamingolar” ı 25. yıl dönümü baskısı ile yeni, geliştirilmiş bir baskı ve 14 dakikalık yakın zamanda ortaya çıkarılan çıkışlarla kutlamayasınız? George Lucas’ın özel baskısı “Star Wars” gibi, “Pembe Flamingolar” ı restore etmek, Waters’ın ilk etapta yaptığı 12.000 dolardan daha pahalı.

    Waters, “On altı mm’lik baskı yeniden patlatıldı ve yeniden tarandı ve film müziği temizlendi – hala kötü görünüyor, endişelenmeyin,” diyor. “Göründüğü kadar iyi görünüyor, olmadığı bir şey yapmadıkları için değil.” New Line ve Criterion laserdisc’ten yeni bir ev videosu ve ilk kez Hip-O Records’ta eşlik eden bir film müziği olacak. Waters “Pembe Flamingolar” ı “rehabilite edilmiş ve sonsuza dek gitmeye hazır” olarak telaffuz ediyor.

    Filmin “Star Wars” ve “The Godfather” ile nostalji doları için rekabet etmek için mütevazı kökenlerinin üstesinden gelmesi, Waters’ı eğlendiriyor.

    “Bu film espriydi,” diye itiraf ediyor. “Pembe Flamingolar ‘yaptığımızda hiçbirimiz potta değildik, ama bunu düşündüğümde öyleydim. Bundan 25 yıl sonra konuşacağımızı kesinlikle düşünmemiştim.”

    Waters’ın ilk renkli filmi (ancak ilk siyah dışı teklifi değil) film, orta sınıf değerlerin ve zamana tam olarak uyan banliyö kültürünün kötü göndermelerini içeriyordu. Waters, “Hava durumu uzmanları büyük bir etki yarattı” diye açıklıyor. “Kültürel terörizmi komik bir şekilde yapmak istedik.”

    Waters’ın daha sonra Divine’a dönüşecek olan ilkokul arkadaşı Glenn Milstead’in de dahil olduğu bir arkadaş çevresi ve sosyal uyumsuz kişilerden oluşan bir engelsiz oyuncu ve aktris grubuna sahip olmaya yardımcı oldu. “Divine bir drag queen değil, bir karakter oyuncusuydu,” diye belirtiyor Waters. “Yazılarımda, Divine asla sonunda bir erkek olarak ortaya çıkmadı; Divine her zaman bir kadın ya da erkek oynadı.”

    O zamanlar “Pembe Flamingolar” ı göstermek o kadar da kolay değildi. “Baltimore’da sahip olabileceğiniz en iyi dokuz test gösterimini, insanların bir şekilde oditoryumdan çıkardığı bir yerde yaptım.” Film ilk olarak Baltimore Film Festivali’nin sponsorluğunda Baltimore Üniversitesi’nde gösterildi ve Maryland’in ünlü resmi film sansürü Mary Avara’dan geçmeden göstermenin tek yolu bu. Waters, “Benden nefret ediyordu” diyor. “Bir yıl sonra, ‘Pembe Flamingolar’ ticari olarak oynadığında, üç sahneyi kesti.” Waters, Divine ve köpeğiyle birlikte sahneden ayrıldı, “Maryland’in toplum standartları hakkında çok şey gösterdiğini düşündüm” diyor.

    New Line’dan Bob Shaye filmi ilk gördüğünde, Waters, “gördüğünü sandığı şeyi gördüğünden emin olmak için projektörü durdurup geri sarmaya devam etti” diye hatırlıyor. “Ve beni New York’a davet ettiğinde – ve şaka mı yaptığını bugüne kadar bilmiyorum – dedi ki,` `Arkadaşlarını getirme! ” Bence o zamanlar pek çok insan gerçekten bizim o insanlar olduğumuzu düşünüyordu! “

    Olayların tuhaf bir şekilde birleşmesiyle, zaman “Pembe Flamingolar” için olgunlaşmıştı. New Line’ın ilk pikabı “Reefer Madness”, maceralı yeni gece yarısı saatlerinde bir hafta sonu seyircisi bulmuştu, ardından Alejandro Jodorowsky’nin “El Topo” ve daha sonra “The Rocky Horror Picture Show” izledi. İlk olarak “Pembe Flamingo” olarak tanıtılan “Pembe Flamingolar”, Şubat 1973’te New York’un Elgin Tiyatrosu’nda bir gece için rezerve edildi ve 100 kişilik iyi bir kalabalığı (“tüm dostlarımız,” Waters şimdi itiraf ediyor) çekerek ikinci çekim, sonraki hafta sonu. Ağızdan ağza bilgi sayesinde, her iki gösteri de tükendi.

    Film sonraki yıl için Elgin’e yerleşti ve diğer şehirlere doğru genişlemeye başladı, ilki Washington’du ve şimdi kapatılan Biyografi’de bir yıl gece yarısı boyunca çekildi. Los Angeles’ın Yeni Sanatındaki çalışması tam bir on yıla kadar uzadı. Boston’da bir gey porno tiyatrosunda “Pembe Flamingolar” açıldı.

    Eşcinsel olan Waters, “Çıldırdım” diyor. “Gay porno tiyatrolarına karşı olduğumdan değil, sadece” Pembe Flamingolar ‘gerçek sömürü tiyatrolarında her zaman korkunç şeyler yaptı. Sürrealizm ve ironi, sömürü izleyicisinin nefret ettiği iki şeydir – onlarla dalga geçtiğinizi biliyorlar. “

    MPAA’nın X derecelendirmesini oluşturduğu ancak telif hakkını unuttuğu bir dönemdi. Waters, “O zamanlar kendinize bir X verebiliyordunuz ve bu ticari bir sorumluluk değildi” diye hatırlıyor. “İnsanların sinemanın dışında yanıp sönen XXXXXX’leri vardı. Daha sonra derecelendirilmemiş bir videoda çıktığında başımız belaya girdi; beş yıl önce Florida’daki bir video mağazasında basıldı. Bazen yalnızca Hairspray’in kiralamayı başardığı görüldü. Sanıyorlar ki, oh, bu sadece başka bir John Waters filmi, “Pembe Flamingolar” … kulağa çok hoş geliyor. “

    Film Hicksville, Long Island ve İsviçre’de yasadışı ilan edildi (her ikisi de müstehcen ilan etti). Film Avusturya’da televizyonda kesilmemiş halde gösterildi. İngiltere’de hiçbir yerde kesilmemiş olarak gösterilmedi. Birçok dilde versiyonları olan Waters, “Yurtdışında bir Amerikan korku filmi olarak oynuyor” diyor.

    Yönetmen “Hairspray’e kadar benden hoşlanmanın güvensiz olduğunu” öne sürse de, 1988’de bu neşeli müzikal komedinin onu ana akıma itmesinden çok önce yüksek mevkilerde hayranları vardı.

    Waters, “Lee Atwater benim gerçekten büyük hayranımdı” diyor. Waters, 80’lerin başında Biyografide bir retrospektif yaptıktan sonra, onu Beyaz Saray’da özel bir tura davet eden Atwater’dan bir telefon aldı.

    Waters bir gülümsemeyle “Birisinin evinde bebek bakıcılığı yapmak gibiydi” diye hatırlıyor. “Politikasından dolayı Anne Frank’ın Himmler’i ziyaret ettiğini hissettim – bu benim için gerçekten tuhaftı ama onu çok sevdim ve siyaset hakkında hiç konuşmadık. Filmler hakkında konuştuk ve harikaydı. O’nun sömürü bilgisi olağanüstüydü ve şimdiye kadarki her değersiz film hakkında her şeyi biliyordu. Gerçekten etkilendim, işini gerçekten biliyordu. “

    Bir devam filminden söz edildi, ancak gerçek bir devam filmi şimdi neredeyse imkansız olurdu. Milstead, 1989’da kalp krizinden öldü. Ayrıca Edith Massey (Yumurta Hanım), Paul Swift (Yumurta Adam), David Lochary (Raymond Mermer) ve Cookie Mueller (Kurabiye) da gitti.

    “Pembe Flamingolar” başlangıçta 10 şehirde açılacak ve Waters şakası yapıyor: “Bu sürüm için çok para harcadık, bir kuruş daha göremeyebilirim. Sadece “okuduğum her rakam tam bir yalan. Beş milyon mu? Tamamen doğru değil” diyor, filmin mali brütleri konusunda suskun.

    Yine de film o kadar başarılıydı ki, Waters destekçisini – aslında babası – faizle geri ödeyebildi ve “Female Trouble” ı yapacak kadar parası kaldı. Bu güne kadar ailesi hiç “Pembe Flamingolar” görmedi.

    “Bunu okudular!” Waters notları. Onu, Homer’in Bart’ı gey yapabileceğinden korktuğu eşcinsel bir kitsch antika satıcısı olan John’a seslendiren (ve modeli) Waters’ın sunduğu “Simpsons” ın son bölümünde izlediler.

    “Eğlendim,” diyor Waters, “gerçi kendimi bir çizgi film karakteri olarak görmek benim için bile tuhaftı.”

    Kaynakhttps://www.washingtonpost.com/wp-srv/style/longterm/movies/review97/fpinkflamingos.htm
    https://emanuellevy.com/review/john-waters-revisited-pink-flamingos-cult-midnight-movie/
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Pembe_Flamingolar
    https://www.imdb.com/title/tt0069089/

  • 3-2-1-Kayıt: Yeraltı (2012)

     

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=yQw7baa2n_c?feature=oembed]

    Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz
    Oyuncular: Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın, Murat Cemcir, Feridun Koç, Serkan Keskin, Sarp Apak
    Yürütücü Yapımcı: Başak Emre
    Yapım sorumlusu: Ahmet Boyacıoğlu
    Yönetmen Yardımcısı: Rezan Yeşilbaş

    Görüntü Yönetmeni: Türksoy Gölebeyi

    Ses Kayıt: Furkan Atlı
    Miksaj: Serdar Öngören
    Işık: Hatip Karabudak
    Kostüm: Nihan Güneş

    Yapım: Türkiye
    Yapımcı: Zeki Demirkubuz, Mavi Film
    Yapım Yılı: 2012

    HD-35 mm / Renkli / 110 dakika / Format: 2.35
    Makara Sayısı: 6
    Footage: 2996 m.
    Ses: Dolby Digital

    Table of Contents

    Öykü

    “Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz.”

    Muharrem, nefret ettiği ve edildiğini halde eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir.

    Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geçmişe doğru yol almaya başlar. Defterler açılır, hesaplar ortaya dökülür.

    Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik, karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar.

    Onlar hep birlikte, Muharrem tek başına olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek, ya da geberip gidecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan.

    Festivaller

    • New Horizons Film Festival (Wroclaw, Polonya)
    • Osians’ Cinefan Film Festivali (Hindistan)
    • Films by the Sea Vlissingen (Hollanda)
    • Hamburg Film Festival (Almanya)
    • Selanik Film Festivali (Yunanistan)
    • Ljubljana Film Festival (Slovenya)

    Ödüller

    • 2012 İstanbul Film Festivali: En iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, Radikal Halk Ödülü, En iyi Görüntü yönetmeni En iyi kurgu ödülleri.
    • 2012 Osians’ Cinefan Film Festivali (Hindistan): En iyi Film ödülü.
    • 2012 Adana Film Festivali: En iyi Erkek oyuncu, En iyi yardımcı kadın oyuncu ödülleri.
    • 2012 St.Petersburg Film Festivali: Halk ödülü.
    • 2012 9. Dubai İnternational Film Festivali: En iyi Film-En iyi Erkek oyuncu ödülü.

    Basın

    Sinema ve edebiyat ilişkisine dair temel tartışmanın, uyarlamanın romanın aslına sadık kalıp kalmaması üzerinden yapılmasının hem edebiyat hem de sinema eleştirisine getirdiği sınırlılıklar konusunda pek çok araştırmacı hemfkirdir (Stam & Raengo, 2005; Casetti, 2005). Sinema ve edebiyat arasında bir hiyerarşi yaratarak sinemayı ikincilleştiren, üretim modundaki farklılıkları ve sinema dilinin olanaklarını dikkate almayan bu anlayış bütün metinlerin metinlerarası alandan beslendiğini göz ardı eden özcü bir bakış açısına dayanmaktadır.

    Sinema edebiyat eserlerini yeniden yaratırken metinlerarası bir alandan beslenir ve metnin özüne ilişkin bir yaklaşım postyapısalcılığın getirdiği yeni tartışmalar ışığında anlamsızlaşır (Stam & Raengo, 2005). Robert Stam’e göre Bakhtin’in diyalojizm kavramından yararlanan ve metne sadakattense metinsel işaretlerin sonsuz olasılığını vurgulayan Kristeva’nın metinlerarasılık teorisi, Foucault’nun yazarın işlevini önemsizleştiren “söylemin nüfuz eden anonimliği” kavrayışı ve Bakhtin’in yazarın var olan söylemlerin orkestra şef olduğu düşüncesi bütün sanat dalları için orijinalin önemini azaltmaktadır (Stam, 2005, s. 4).

    Bakhtin’in bir sözcenin diğer sözceyle zorunlu ilişkisi olarak tanımladığı ve romanın belirleyici özelliği olarak nitelendirdiği diyalojizm daha geniş, metinlerarasılıkla ilişkili bir bağlamda kültürün bütün söylemsel pratikleri tarafından yaratılan sonsuz ve sınırsız olasılığa, sanatsal metnin içinde konumlandırıldığı ve sadece ayırt edilebilir etkilerle değil aynı zamanda yayılma süreci aracılığıyla metne ulaşan iletişimsel sözler matrisine göndermede bulunmaktadır (Stam, 1992, s. 15).

    Bu kapsamda orijinal ve kopya arasındaki hiyerarşinin geçersizleştiği ve Bakhtin’in hibrit inşa olarak adlandırdığı artistik ifadenin daima birinin sözcüğünü diğerinin sözcüğüyle karıştırdığı söylenebilir. Bu bakış açısına göre adaptasyon da söylemler, beceriler ve izlere ilişkin bir orkestrasyon, farklı medya ve söylemleri bir araya getiren hibrit inşa olarak değerlendirilmelidir (Stam & Raengo, 2005, s. 9). Robert Stam ve Alessandra Raengo’nun da belirttiği gibi artık söz konusu olan metindeki çelişkiler, aşırılıklar ve çatlaklardır.

    Önemli olan flmin romanın ruhunu yansıtıp yansıtmamasından çok metni yaratıcı bir gözle değerlendirip değerlendiremediği olmalıdır (2005, s. 9).2 Dolayısıyla anlatı biliminin temel kavramlarından yararlanarak flmin anlatısal, biçimsel (mizansen, bakış açısı, ses ve müzik kullanımı) ve tematik özelliklerini belirlemek ve bunları toplumsal ve kültürel bir bağlamla ilişkilendirmek sinema ve edebiyat ilişkisini özcü bir bakış açısından kurtarmak açısından daha doğru bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu çalışma da bu doğrultuda bir çaba ortaya koymayı amaçlamaktadır.

    Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar (2012/1864) adlı romanından uyarladığı Yeraltı flmini Bakhtin’in diyalojizm, kronotop, karnaval ve metinlerarasılık gibi kavramlarından yola çıkarak değerlendirecek olan çalışma, romanın flme aktarılması sırasında yönetmenin tercih ettiği anlatısal, biçimsel ve tematik değişikliklere odaklanacak ve bunların toplumsal iktidar ilişkileri, ahlaki otorite ve toplum-birey ilişkisi bakımından ne anlama geldiğini araştıracaktır.

    Bu doğrultuda çalışmanın temel varsayımı, Demirkubuz’un romanı kendi tematik ve biçimsel yönelimi çerçevesinde gözden geçirirken, romanın bireycilik eleştirisini ve sunduğu çokseslilik boyutunu sınırlandırmış olduğudur. Filmde varoluşçu izlekler temel alınırken sınıfsal çelişkiler belirsizleştirilmekte ve iktidar eleştirisi geri plana atılmaktadır.

    Yeraltından Notlar

    Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı 19. yy’da ilerleme, modernleşme gibi doktrinlerin ve akıl ve bilime dair inancın üstünlük kazandığı Rusya’da yaşayan 40 yaşlarındaki bir entelektüelin hem dönemin sınıfsal açıdan hiyerarşik, katmanlaşmış Rus toplumuna yönelik gözlemlerini hem de çeşitli felsef doktrinler üzerine düşüncelerini, yaşamından seçtiği kimi örnek olaylar etrafında sorgulaması üzerine kurulmuştur.

    Bu sorgulama Aydınlanma teorisyenlerinin iddia ettiğinin aksine,4 medenileşmenin bireyin iyi ve güzel şeyleri arzulamasını gerektirmediğiyle ilişkilidir.5 Anı, otobiyograf gibi çeşitli türleri içine alan ve itirafar biçiminde kaleme alınan roman iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, romanın hem anlatıcısı hem de kahramanı olan yeraltı insanının akıl, bilim, aydınlanma, romantizm ve insan doğası üzerine görüşlerini dile getirmesi üzerinden kurgulanırken, ikinci bölüm kahramanın eski okul arkadaşları, meyhanede karşılaştığı subay, “fahişe” Liza ve uşağı Apollon’la geçmişte yaşadığı olayları anlatmaktadır.

    İnsanın yalnızca rasyonel bir varlık olmadığının, kendi çıkarına ve yararına olmayan şeyleri de arzulayabileceğinin ifade edildiği romanda kötülük, kıskançlık, haset, hınç, kin, zaaf gibi insan ruhunun karanlık yönlerine dikkat çekilmekte ve insan doğasının anlaşılmaz karakteri vurgulanmaktadır. Bu bağlamda kahramanın acı çekmeye, aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye yönelik eğilimleri, Terry Eagleton’ın Dostoyevski romanlarının çoğunda karşımıza çıktığını belirttiği sado-mazoşizm6 dinamiği tarafından belirlenmektedir.

    Eagleton’ın da ifade ettiği üzere, Dostoyevski’nin romanlarında ister memur isterse toprak sahibi, soylu rolünde sunulsunlar kendi yozlaşmalarını hem başkalarına saldırarak hem de kendilerini şiddetli bir cezalandırmaya tabi tutarak gösteren karakterler, tuhaf ve gülünç bir şekilde davranmakta, sıklıkla “acılı bir alçalma deneyimi” yaşamaktadırlar (2012, s. 231). İnsanlarla tahakküm içeren ilişkiler kuran yeraltı insanı da, ya kendisini küçük düşürecek eylemlere girişmekte, insanlara boyun eğmiş gibi görünerek içten içe bir hınç beslemekte ya da onları kendi otoritesine tabi kılmaya çabalamaktadır.

    Öteki insanların yüksek mevki sahibi olmaya, para kazanmaya ve şöhretli olmaya yönelik hırslarını küçümserken eş zamanlı olarak kendisinin de en az onlar kadar hatta onlardan daha kötü, aşağılık ve ahlaksız olduğunu ifade etmektedir. Kahramanın yeraltında yaşamasının nedeninin yalnızca toplum tarafından dışlanmasıyla değil, aynı zamanda topluma yabancılaşmasıyla ilgili olduğu açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda, romanın Rene Girard’ın da belirttiği üzere romantik eleştirmenlerin nitelendirdiği biçimde varoluşçu özgürlük ve isyanın bir örneği olarak görülemeyeceği , Dostoyevski’nin kahramanıyla alay ettiği, bireyci iddiaları yerle bir ettiği ve romanı acı ama aynı zamanda gülünçlükler içeren bir hiciv metni olarak kurguladığı söylenebilir (2001, s. 210-211).

    Girard’ın deyişiyle; “Akılcı, romantik ve ‘varoluşla ilgili’ soyutlamaların ardında saklanan hakikattir yeraltı. Yeraltı zaten var olan bir hastalığın ağırlaşması, ortadan kalktığı sanılan bir metafziğin kanserli hücreler gibi çoğalmasıdır. Yeraltı, kişinin soğuk akılcı mekanizmalardan aldığı öç değildir. Bize kurtuluşu getirecekmişçesine dalmamak gerekir ona” (2001, s. 210). Benzer biçimde Dostoyevski’nin romanda modern burjuva insanının yalnızlığını konu aldığını belirten Georg Lukács da romanın bu durumu idealize etmek yerine çıkmaz bir yol olarak sunduğunu vurgulamaktadır (1986, s. 71). Romanda karakterin arzuları ve hedeferi net bir biçimde tanımlanmamaktadır.

    Yeraltı insanı geçmişiyle ilgili bazı itirafarda bulunacağını söylese de, kendisiyle ve yaşadığı olaylarla ilgili çelişkili yorumlarda bulunarak, aynı cümle içinde iki karşıt fkri dile getirerek ve sıklıkla yalan söylediğini ifade ederek okuyucunun hem onun hakkında hem de anlatı hakkında sabit bir yargıya varmasını güçleştirmektedir. Bu durum da hem romanın karşıt seslerden oluşan çoğulcu bir yapıya kavuşmasını sağlamakta hem de anlatıcının güvenilirliğini zayıfatmaktadır. Bu kapsamda karakterin bir subay tarafından küçük düşürülmesine dair anlattığı öykünün, anlatıcının güvenilmezliğine dikkat çeken önemli örneklerden biri olduğu ifade edilebilir (Stam, 2005, s. 198).

    Karakter intikamını planlı biçimde kurguladığı çarpışma gösterisiyle aldığını ve subayla eşit hale geldiğini söylese de, romanda subayın onu gördüğüne ve varlığının farkına vardığına ilişkin hiçbir geçerli kanıt sunulmamaktadır. Okuyucuyla karşılıklı konuşma üslubuna yaslanan roman hem anlatıcının kendi düşüncelerini hem de kendisini öteki insanların yerine koyarak onların cevaplarını dile getirmesi bağlamında Bakhtin’in diyalojik ve çokseslilik olarak adlandırdığı bir yapıya karşılık gelmektedir.

    Bakhtin’in Dostoyevski’nin romanlarına dair saptamaları Yeraltından Notlar özelinde de geçerlidir. Dostoyevski’nin romanlarının çok katmanlı olduğunu ifade eden Bakhtin, her seste rekabet halindeki çelişkili öteki sesin duyulabileceğini belirterek, her ifadede bir çatlağın ve başka çelişkili bir ifadeye geçme hazırlığının söz konusu olduğunu vurgulamaktadır (2004, s. 79). Bakhtin’in deyişiyle; “Bir karakterin her deneyimi, her düşüncesi içsel olarak diyalojiktir, polemikle yüklüdür, mücadeleyle doludur ya da aksine kendi dışından gelecek esinlere açıktır -ama hiçbir durumda yalnızca kendi nesnesi üzerinde yoğunlaşmış değildir; sürekli başka bir kişiye bir yan-bakış eşlik eder ona.

    Dostoyevski’nin sanat biçimine bürünmüş bir bilinçler sosyolojisi sunduğu söylenebilir” (2004, s. 81). Son olarak romanın tematik yapısına bakıldığında ise üç temel izleğin ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Bunlardan ilki “Tek başınayım, ama onlar hep birlik” biçiminde sunulan toplum karşısındaki bireydir. İkincisi akıl ve bilime duyulan inançla arzular arasındaki karşıtlıktır. Sonuncusu ise bununla da bağlantılı olarak sunulan ahlaki doğru ve yücelik karşısında duyulan öfke ve bilinçli biçimde onu tahrip etme isteğidir.

    Yeraltı Filminde Metinlerarasılık ve Diyalojik Söylem

    Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından uyarlanan flmin pek çok noktada romandan farklılaştığı görülmektedir. Filmin olay örgüsü memurluk yapan ve ailesinden kalan bir apartman dairesinde tek başına yaşamını sürdüren Muharrem’in eski okul arkadaşlarıyla, karşılaştığı “fahişeyle” ve gündelikçi Türkan’la ilişkisi üzerinden yapılandırılmaktadır. Bu bağlamda yeraltı insanının intikam almayı planladığı, kendisinden daha üst bir sınıfa mensup subay anlatıdan çıkarılmış ve uşak Apollon’un yerine de anlatıya gündelikçi Türkan karakteri ilave edilmiştir.

    Ayrıca 19. yy.’da St. Petersburg’ta geçen roman 2000’ler Türkiyesi’ne uyarlanmış, dolayısıyla anlatıcının Rus toplumuna yönelik gözlemlerinin yerini Türkiye’nin toplumsal hafızasına kayıtlı bazı kültürel, politik ve toplumsal olaylar almıştır. Bunları metinlerarasılık kavramıyla da değerlendirmek mümkündür. Film hem kaynak roman hem de yönetmen ve oyuncu gibi dinamiklerle bağlantılı birçok farklı metni aynı anda düşünmeyi gerektirmektedir.

    Uyarlamada Yeraltından Notlar romanının yanı sıra, Dostoyevski ve Nietszche9 gibi düşünür ve edebiyatçıların fkirlerine, eserlerine göndermede bulunulmakta ve Demirkubuz’un önceki flmlerinden itibaren takipçisi olduğu varoluşçu izlek derinleştirilmektedir. Ayrıca auteur yönetmenlerden biri olarak görülebilecek Demirkubuz’un önceki flmlerinden sahneler alıntılanmasının yanı sıra kullandığı bazı tematik ve biçimsel unsurlar tekrarlanmaktadır. Muharrem ağlayarak Masumiyet (1997) flminden bir sahneyi izlemekte, Üçüncü Sayfa (1999) ve Yazgı’da (2001) olduğu gibi bir cinayet planı yapılmakta, açık kalan kapı, televizyon ve sessiz çocuk gibi bazı motifer kullanılmaktadır.

    Bu flmlerde olduğu gibi yoksulluktan kurtulmak için cinayeti göze alan bir kadın karakter karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak uzun, sabit planlardan yararlanılması ve ölü zamanların kullanılması flmin temposunu yavaşlatmakta ve yaşanılan anın uzatılmasını sağlamaktadır. Kapı eşiklerinin flmdeki çerçevelemelere dahil edilmesiyle ve iç mekân çekimlerinde kimi zaman üst açının kullanılmasıyla ise karakterin var olan mekâna sıkıştırılması mümkün kılınmaktadır.

    Ayrıca Muharrem yönetmenin diğer flmlerindeki zayıf iradeli erkek karakterlerin yanı sıra Türkiye sinemasındaki kaybeden ya da tutunamayan pek çok erkek karakterle ortaklık taşımaktadır. Örneğin Muharrem de Anayurt Oteli’ndeki 10 (Ömer Kavur, 1986) Zebercet gibi ailesinin ölümüyle birlikte yalnız kalmıştır ve varoluşsal bunalımlar yaşamaktadır.11 Ancak, Muharrem’in Zebercet’ten farklı olarak, toplumdan onay görme arzusundan sıyrıldığı ve kötülükle ilişkisini farklılaştırdığı görülmektedir (Ökten, 2012, s. 74; Yücel, 2012, s. 84).

    Türkiye’deki sinema ortamı ve başarının ödülle eşitlenmesi ise Zeki Demirkubuz’un ironik söylemi aracılığıyla dile getirilmektedir. Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde aldığı ödül bir edebiyat ödülüne, Mayıs Sıkıntısı (1999) flmi ise Ankara Sıkıntısı romanına dönüştürülmüştür. Ayrıca Cevat’ın ödül konuşmasıyla Nuri Bilge Ceylan’ın ödülünü Türkiye’ye adadığı Cannes’daki konuşması hatırlatılmakta ve bir tür ikirciklik/sahtelik duygusu yaratılmaktadır. Bunların yanı sıra esprili bir dille dönemin toplumsal ve siyasal kimi olaylarına da göndermeler yapılmaktadır.

    Politikacılara karşı düzenlenen ve toplumsal muhalefeti ifade eden yumurtalı protesto Muharrem’in kendisini rahatsız eden komşularının camına yumurta ve patates atıp kaçması biçiminde kendisine yer bulmaktadır. Yine Reha Erdem’in Kosmos (2010) flmindeki kuş sesi çıkaran insanlar flmde Muharrem’in apartmanda, otel odasında ya da otobüste ulumasıyla ve hırlamasıyla kesişmektedir. Son olarak ise Engin Günaydın’ın daha önce canlandırdığı rollere göndermede bulunulduğu söylenebilir. İzleyici Muharrem’i daha önce hesapçı, kurnaz, tekinsiz olmak üzere pek çok karaktere bürünen Günaydın’ın önceki karakterleriyle birlikte okumaktadır.

    Muharrem’in temizlikçi kadına yaşlı adamı öldürmesi için akıl vermesi, Vavien (Yağmur Taylan & Durul Taylan, 2009) flminde karısını öldürme planları yapan Celal’i akla getirmektedir. Ancak Demirkubuz’un bu flminde bütün bu alıntıları, daha önceki flmlerinden farklı olarak esprili bir dille ele aldığı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülük ve acımasızlığı trajediden daha çok absürd bir anlatım ve parodi çerçevesinde değerlendirdiği görülmektedir. Yeraltından Notlar’ın flme uyarlanması sırasında karşımıza çıkan önemli değişikliklerden bir diğeri, romanın diyalojik yapısıyla ilişkilidir.

    Robert Stam’e göre Yeraltından Notlar’ı adapte etmenin zorluklarından biri nevrotik anlatıcının/kahramanın içsel diyalojik söyleminin temsil edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yazar romandaki olayların çoğunun ruhsal ve söylemsel nitelikli olmasının adaptasyonu güçleştirdiğini ifade etmektedir (2005, s. 201). Stam’in bu düşüncesine paralel olarak, flmde romandaki diyalojik söylemin bir ölçüde kesintiye uğratıldığı görülmektedir. Romanda anlatıcının gerçekleri söyleyip söylemediğine ilişkin sıklıkla şüpheye düşülmesine karşın, filmde Muharrem’in hayalleri/arzuları/ fantezileri ve gerçekler arasında daha net ayrım yapılması flmin diyalojik yapısını zayıfatmaktadır.

    Karakterin diğer görüşlerle çok fazla hesaplaşmaya girdiği görülmemekte, anlatıcının düşüncelerine ya da hayallerine erişim olanağımız, anlatının absürd niteliğini pekiştiren birkaç sahne dışında üst ses kullanımıyla ve diğer karakterlerle olan diyaloglarıyla sınırlandırılmaktadır. Ancak zaman zaman sunulan görsel kompozisyonlar ve mizansen, karakterin içsel çatışmalarının ve çelişkilerinin dile getirilmesini sağlamaktadır.

    Örneğin eski okul arkadaşlarıyla yemek yediği lokanta sahnesinde karakterin düşündükleri ve söyledikleri arasındaki ikilem, tek planda çekilen sahnenin iki farklı (önce hayali ve sonra gerçek) versiyonunun sunulması aracılığıyla vurgulanmaktadır. Gerçeklik algısı karakterin söylediği bazı şeylerin zihninin bir dışavurumu olduğunun anlaşılmasıyla bozulmaktadır. 13 Ayrıca karakterin uyuduğu sırada tıkırtı sesi işitilmesi, genellikle baş aşağı yatması, aniden korkuyla uyanıp gözlerini açması ve derin derin nefes alıp vermesi gibi eylemleri huzursuz dünyası hakkında bilgi vermektedir.

    Onu çevresindeki topluluk yaşamından yalıtan ve genelde diğer karakterlerle arasında hep bir mesafe olduğu izlenimi yaratan yakın çekimlerine zaman zaman eşlik eden geniş açılı objektif, karakterin net, çevresindeki fgürlerin/nesnelerin fu olduğu (ya da bunun tam tersinin geçerli olduğu) görüntü kompozisyonları, sıklıkla baş aşağı yatarken üst açıdan çekilmesi, kimi zaman ayna ve penceredeki yansımalar aracılığıyla imgesinin çift hale getirilmesi karakterin grotesk bir görünüm kazanmasına neden olmaktadır. Kusarken, hırlarken, ulurken, kendini koklarken ve mastürbasyon yaparken görüntülenmesi de bu grotesk görünümü pekiştirmektedir.

    Bakhtin’in karnaval yaşamının özellikleri arasında saydığı altüst edici bedensel işlevler14 flmde toplumsal normların ve ahlak kurallarının bilinçli biçimde dışına çıkılmasıyla karşılığını bulmaktadır. Tuhaf ve gülünç davranışlarda bulunmak, kendisini küçük düşürmek toplum dışı kalan karakterin gösterisine dönüşmektedir. Ayrıca flmde her tür resmi konum ve ciddiyete yönelik alay, davranış kurallarının küfür, müstehcenlik, aşağılama ve kabalıkla ihlali ve yüksek kültür ile aşağı kültürün iç içe geçmesi gibi karnavaleskin diğer özellikleri de (Bakhtin, 2005) cisimleşmektedir.

    Ancak karnaval yaşamı Bakhtin’in düşüncesinde daha çok alt sınıfarın üst sınıfar karşısındaki direnişi ve iktidara yönelik başkaldırısı çerçevesinde değerlendirilmesine karşın -bütün hiyerarşilerin tepetaklak edildiği ve tersine çevrildiği karnaval ortamında herkes eşit statüdedir- burada sınıfsal bakış açısından ve otoriteye yönelik doğrudan bir eleştiriden farklı olarak, genel anlamda toplumsal düzenin yıkımını temel alan anarşist, bireyci bir yönelimin benimsendiği görülmektedir.

    Bu bağlamda groteskin de tam olarak halk kültürü unsurlarıyla şekillenen, topluluk yaşamını ve gülmenin yaşamı yenileme özelliğini temel alan Ortaçağ ve Rönesans dönemindeki işleviyle karşımıza çıkmadığı, “tüm derinliği, karmaşıklığı, tüketilemez kaynaklarıyla öznel insanın içselliği(ni)” keşfeden, bedensel hayatın yeme içme, çiftleşme ve dışkılama gibi imgelerinin yeniden hayat veren güçlerini yitirerek tüm kabalığıyla ele alındığı romantizm dönemindeki grotesk anlayışına yaklaştığı ifade edilmelidir (Bakhtin, 2005, s. 67, 72).

    Filmde de Dostoyevski’nin romanında olduğu gibi her şey birbirinin zıddının sınırında bulunmakta (Bakhtin, 2004, s. 249; Hauser, 2006, s. 311), komedi ve trajedi, iyilik ve kötülük, deha ve delilik, vicdan ve vicdansızlık, yüceltme ve aşağılama, utanç ve kibir, mazoşizm ve sadizm, felsefe ve popüler kültür gibi karşıtlıkların iç içe geçmesi çokanlamlılığa zemin hazırlamaktadır. Bu tarz bir araya gelişler ve çelişkili kodlamalar daha önce de belirtildiği üzere flmin karnavalesk yapısının bir özelliği diyebileceğimiz her türlü resmi konum ve ciddiyete yönelik alayı, görgü kurallarının/ahlaki kuralların dışına çıkılmasını mümkün kılmakta ve anlatının absürd niteliğini pekiştirmek için kullanılmaktadır.

    Romanda karakterin eve kapanıp günlerce okuması ve hayal kurması gibi entelektüel kimliğinin dışavurumu olan eylemler, flmde karakterin önce Nietszche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabını okuması, ardından Masumiyet’i izlerken ağlaması ancak hemen arkasından gözlük takarak vurdulu kırdılı üç boyutlu bir aksiyon flmi izlemesi ve spor salonuna giderek kadınları dikizlemesi biçiminde peş peşe tutarsız, bir duygudan diğerine hızla salındığı çelişkili eylemleriyle yer değiştirmektedir. Yüksek kültür ve aşağı kültürün bir araya getirilmesini mümkün kılan bu tarz sunumlar, ciddi olan şeylerin gülünçleştirilmesini cisimleştirmektedir (Bakhtin, 2001).

    Yine Bakhtin’in Dostoyevski’nin yapıtlarının neredeyse tümünde etkili olduğunu belirttiği, karnavallaşmış edebiyatın örneklerinden biri olarak nitelendirdiği Menippos Yergisi’nin (2001, s. 258-259) tuhaf davranış, sefalet doğalcılığı gibi kimi özelliklerinin de karşımıza çıktığı görülmektedir.

    Bakhtin’in hakikatin serüveninin batakhanelerde, genelevlerde, meyhanelerde gerçekleşmesi ve fkir kişisinin dünyevi kötülük ve ahlaksızlıkla, bayağılıkla karşılaşması çerçevesinde yorumladığı sefalet doğalcılığı (2001, s. 228) Muharrem’in “Birbirinden karanlık yerlerde dolaşıyor, çirkin ve utanç verici şeylere karşı dayanılmaz istek duyuyordum”, “Ufak çaplı fuhuş alemi yarattım”, “Başımda krallığımın tacı yeraltına dönüyordum” ve “Çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı” gibi sözleri aracılığıyla ve gece, geç saatlerde gezindiği karanlık, izbe mekânlar ve birlikte olduğu seks işçileriyle görünür kılınmaktadır.

    Ayrıca romanda evinden çıkmayarak kendisini topluluk yaşamından izole eden karakterin, flmde kimi zaman insanlarla iletişim kurmaktan kaçındığı, kimi zamansa teklifsizlikle onların mahremiyetini ihlal ettiği, görgü kurallarının dışına çıktığı; örneğin bir partideki yüksek sesli müzikten rahatsız olup komşularının camına yumurta ve patates attığı, otobüste başkalarının tuhaf bakışlarına aldırmadan uluduğu ya da gözlerini kendisiyle alay ettiğini düşündüğü ofsteki diğer memurların üzerine diktiği görülmektedir.

    Robert Stam’in, Nicolas Sarquis’in yönetmenliğini üstlendiği bir başka Yeraltından Notlar uyarlamasındaki (The Underground Man, 1981) kahraman için yaptığı tespit, Muharrem’le de ortaklık taşımaktadır. Zeki Demirkubuz’un flminde de yeraltı insanı sinik numarası yapan, hayal kırıklığına uğramış bir idealistten çok ıslah olmaz bir sinik olarak sunulmaktadır (Stam, 2005, s. 201).

    Filmdeki anlatıcı güvenilirlik bakımından romandaki anlatıcıdan farklılaşmaktadır. Romanda anlatıcının gerçekleri söyleyip söylemediğine, kendi paranoyalarını dile getirip getirmediğine ilişkin bir belirsizlik yaratılırken (Stam, 2005, s. 194)15 flmde hem yakın ve ayrıntı çekimler hem üst ses kullanımı aracılığıyla karakterin her tür eyleminin, düşüncesinin ve hayalinin tanığı olan izleyicinin onun, etrafındaki olaylara ya da kişilere ilişkin yargılarını paylaşması sağlanmaktadır.

    Gündelikçinin daha önce öldürmeye çalıştığı yaşlı ev sahibiyle servetine konmak için evlendiğinin, ödül alan Cevat’ın aslında bir fkir hırsızı ve arkadaşlarının “başarıya tapınan yalakalar” olduğunun vurgulandığı sahnelerde olay örgüsü ve mizansen aracılığıyla izleyicinin Muharrem’le özdeşleşmesi mümkün kılınmaktadır.

    Söz konusu sahnelerde ödül alan Cevat’ın topluluk adına konuşurken diğerlerinin onun her söylediğini onaylaması, arkadaşlarının Muharrem’i dışlaması, karakterin entelektüel birikiminin onlardan üstün kılınması iç sesi duyulan Muharrem’in onlar üzerinde bir tür ahlaki ve entelektüel otorite kazanmasını sağlamakta ve flmin diyalojik yapısını zayıfatmaktadır.

    Yeraltı Filminde Zaman-Mekân İlişkisi

    Roman ve flm arasındaki farklılıkları ele alırken üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da Bakhtin’in kronotop kavramı aracılığıyla değerlendirilebilecek zaman ve mekân arasındaki ilişkidir. Bakhtin’in kavramlarının çoğunlukla romanla ilişkili geliştirilmesine karşın uyarlamaları aydınlatmaya da yardımcı olduğunu ifade eden Robert Stam ve Alessandra Raengo’nun belirttiği üzere kronotop, roman ve flmdeki yer ve zamana ilişkin özellikleri tarihselleştirmeye imkan sağlamakta, zaman ya da yer arasında herhangi bir tercihten kaçınmaktadır (2005, s. 26).

    Kısaca zaman ve uzam arasındaki içkin ilişki olarak tanımlanabilecek kronotop, hem mekân zamanının maddileştirilmesini mümkün kılmakta hem de anlatının temel örgütlenmesini gerçekleştirmektedir (Bakhtin, 2001, s. 315-316). Ayrıca anlamın biçimlendirilmesi, romanın anlatısal olaylarının örgütlenmesi, karakterin şekillendirilmesi ve anlatı düğümlerinin birleştirilmesi hususunda önemli iş gören kavram karşılaşma, yol ve eşik gibi çeşitlere ayrılmaktadır.

    Karşılaşma kronotopunda zamansallık, duygu ve değerin yoğunluğu etkili olurken, karşılaşmayla bağlantılı ve daha düşük dereceli duygu yoğunluğuyla karakterize olan yol kronotopunda hem aralarında mesafe olan hem de toplumsal olarak ayrışan insanların bir araya geldiği, yeni başlangıçların ya da bitişlerin hayata geçtiği ya da zıtlıkların, çelişkilerin iç içe geçtiği görülmektedir (Bakhtin, 2001, s. 316-317). Eşik kronotopu ise daha çok eğretilemeli ve simgesel şeylerle ilgilidir; yaşamdaki dönüm noktaları ve kopuşlarla, karar anlarıyla, krizlerle ve hatta “bir yaşamı değiştirmede başarısızlığa uğrayan kararsızlıkla, eşiğin ötesine adım atma korkusuyla” bağlantılandırılmaktadır.

    Bakhtin’in deyişiyle, bu kronotopta “zaman temelde ansaldır; sanki hiç süresi (duration) yokmuş ve biyografk zamanın normal seyrinin dışına çıkmış gibidir” (2001, s. 322). Stam vd. Bakhtin’in sinemaya referansta bulunmasa bile onun kategorilerinin mekânsal ve zamansal göstergelerin tek bir bütünde kaynaştığı sinema için de uygun olduğunu ifade etmektedir. Yazarlara göre Bakhtin’in “zamanın yoğunlaştığı, ete kemiğe büründüğü, sanatsal olarak görünür olduğu” bir yer ve “mekânın sorumlu ve zamanın, hikâyenin ve tarihin hareketlerine duyarlı olduğu” bir yer olarak roman tanımlaması bazı açılardan edebiyattan daha fazla sinemaya uygundur (2008, s. 217-218).

    Stam ve Raengo da flmsel analiz için kronotopun kapsamının genişletilebileceğini ve sinemada üç unsur arasındaki etkileşime göndermede bulunulabileceğini belirtmektedir. Bunlar flmdeki dekor, zaman ve mekâna ilişkin düzenlemeler olarak sıralanabilir. Örneğin kara flmdeki barlar, salonlar ve şehrin caddeleri dekoru ifade ederken, Ray’in sinemasındaki yavaş ritim zamana ve Welles’in eğik (oblique) açısı ya da Godard’ın düzleştirilmiş (fattened) perspektif uzamsal artikülasyona karşılık gelmektedir (2005, s. 27). Vivian Sobchack de kronotopu kara flme uyarladığı “Lounge Time: Post-War Crises and Chronotope of Film Noir” başlıklı yazısında, kara flmdeki kronotopun,17 savaş sonrasındaki değerlerin krizini ifade eden zaman-mekân olarak ortaya çıktığını ifade etmektedir.

    Sobchack’e göre bu flmlerde kokteyl salonu, gece kulübü, otel ve yol üstü kafenin kiralık mekânı ile evcimen, güvenli ev dünyası arasında karşıtlık kurulmaktadır. Kara-flmdeki kronotop, ekonomik tutarlılık ve evcimenliğin parçalandığı savaş sonrası bastırılmış histeriyi sapkın biçimde kutsamaktadır (aktaran Stam vd., 2008, s. 218).

    Bu bağlamda Yeraltı flminin uzamı, karakterin yalnızlığını, tekdüze, sıkıcı, izole yaşamını ifade etmek üzere tasarlanan apartman dairesi; saatin geçmek bilmediği, demir parmaklı pencereleriyle kıstırılmışlık ve hapsedilmişlik hissi uyandıran memuriyet yaptığı ofsi; kâh mum ışığıyla kâh forasanla aydınlatılan ikinci sınıf bir otel odası; arkadaşlarıyla buluştuğu şık ve nezih bir restoran; yanlışlıkla gittiği ve rezalet çıkardığı lüks bir otel; üst açıdan çekilen ve sarmal şeklinde sunulan, ofse gidip gelirken kullandığı merdivenler ve flmin tamamına hâkim olan yavaş ritmin aksine kısa kesmelerle, yanıp sönen ışıklarla görüntülenen, kapı açılma/kapanma sesinin hatta kapının gıcırdaması gibi rahatsız edici seslerin işitildiği geceleri gizlice gezdiği karanlık, kuytu sokaklar ve pavyon, gece kulübü gibi tekinsiz ortamlar olarak sunulmaktadır.

    Ayrıca flmde karşılaşma kronotopu ve eşik kronotopu gibi zaman-mekânların önem kazandığı görülmektedir. Karşılaşma kronotopu anlatının düğüm noktalarını belirlerken, olayların esas olarak romandaki gibi epik zamanın ve biyografk zamanın üstünden atlandığı kriz anları ve felaketin patlak verdiği eşik kronotopunda ve ikamesi yemek odası olan kamusal alanda (Bakhtin, 2001, s. 275) yoğunlaştığı görülmektedir. Filmin zaman-uzamında sürekli tekrar eden olaylar -kahraman belgesel izler, yumurta yer, uyur, uyanır, temizlikçi gelir, kahvaltı yapar, daireye gider- kahramanının rutin yaşamının dengesini sarsan karşılaşmalarla bozulmaktadır.

    Karakterin eski bir okul arkadaşına uğraması kendisini arka arkaya, hem başlangıç hem de bitiş olarak nitelendirilebilecek, yıkımla sonuçlanan bir sürü krizin içinde bulmasıyla sonuçlanmaktadır. Çağrılmadığı halde yemeğe gitmekte, arkadaşları tarafından aşağılanacağı ve kendisini gülünç duruma düşüreceği eylemlerde bulunmakta, gündelikçi kadınla kavga etmekte ve tanıştığı “fahişeye” kötü davranıp evini tahrip etmektedir. Ayrıca kamera çerçevelemelerinin genellikle daha önce de belirtildiği gibi kapı ve pencere gibi düzlemlerin dışından, eşikten yapıldığı görülmekte ve karakterin sıklıkla apartman dairesine sıkıştırılması mümkün kılınmaktadır.

    Demirkubuz’un flmlerinden aşina olduğumuz açık kalan kapıyla biten son sekans ise eşikte olma halinin ana sahnesi haline dönüşmektedir. Bu kronotop bir yandan sınırların bertaraf edilmesini, içerisidışarısı, mahremiyet alanı-kamusal alan karşıtlığının bozguna uğratılmasını ifade ederken diğer yandan Bakhtin’in de belirttiği gibi yaşamı değiştirme kararsızlığının, eşiğin ötesine adım atma korkusunun altını çizmektedir (2001, s. 322). Bunlara ek olarak, bu zaman-uzamın anlatısal açıdan önemli bir işlevi karşıladığı, “fahişenin” eşikten Muharrem’in dairesine adım atmasıyla birlikte karakterin sunumuna ve tematik yapıya dair anlatının döngüselliğini ortaya çıkardığı görülmektedir.

    Çünkü kadın karakterin içeri girmesiyle birlikte kahramana dair sado-mazoşizm vurgusu yeniden işlerlik kazanmaktadır. Bir yandan “fahişenin” dizine yatıp, iyi olmak istediğini söyleyerek kendisini kurbanlaştırmakta diğer yandan kurt taklidi yaparak kadını korkutmakta ve onun üzerinde bir tür sadizm uygulamaktadır. Ayrıca bu sahnelerde açık kalan kapının ikinci bir işlevi de karanlık iç mekân ve aydınlık dış mekân karşıtlığından hareketle karakterin değişme olasılığına ilişkin yorumlar yapılmasına imkan sağlamasıdır.

    Apartmandaki ışığın kapı aralığından daireye süzülmesi, karakterin değişme olasılığına dair bir tür umudu akla getirirken, “fahişenin” evden ayrılmasının ardından Muharrem’in acıdan haz aldığını keşfetmesiyle birlikte apartmandaki ışık sönmekte, pencereden sızan ışık dışında daire tamamen karanlığa gömülmekte ve kapının kapanma sesinin duyulması ve ekranın kararmasıyla birlikte değişim umudu yitirilmektedir. Ancak hem romanda hem de flmde olaylar kriz anlarında ve eşiklerde cereyan etse de olayların kapsamı, düzenlenişi ve süresi bakımından her iki anlatı türü arasında birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Romanda olaylar sondan başa doğru anlatılmakta; karakter şimdiki düşünceleri ve gözlemleri doğrultusunda geçmişteki olayları yorumlamaktadır.

    Roman felsef ilk bölümün ardından karakterin subayla birkaç yıla yayılan kavgasını, eski okul arkadaşlarıyla yaşadığı tatsız buluşmayı ve “fahişe” Liza’yla tanışmasını anlatmaktadır. Film ise hem romanda geçen kimi olayları güncelleştirmekte hem de romanın tematik bütünlüğüne uygun olarak yeni olaylar eklemektedir. Karakterin memuriyet yaptığı dönemde başından geçenleri kısmen kronolojik sıranın dışına çıkarak aktarmaktadır. Muharrem’in gündelikçiyle yaptığı cinayet planı, arkadaşlarıyla buluşması ve “fahişeyle” tanışması gibi olaylardan oluşan uzun bir sekans geriye dönüş biçiminde yapılandırılmaktadır.

    Muharrem’in gece aniden uykusundan uyanması çekimiyle başlayan ve anımsama olarak sunulan sekans, aynı çekimin tekrarlanmasıyla sonlandırılmakta ve olayların devamını görmemizi sağlayan şimdiki zamana geçilmektedir. Ancak anımsama olarak sunulan arkadaşlarla buluşma ve şimdiki zamana ait “fahişenin” eve gelişi arasında hem romanda olmayan ek olaylara yer verilmesi hem de anımsanan olayların ne kadar süre önce olduğuna dair herhangi bir bilgi sunulmaması olaylar arasında geçen süreye ilişkin çıkarım yapmayı güçleştirmektedir.

    Bu doğrultuda flmin geriye dönüş biçiminde sunulan ilk sekansında her şeyi bilen anlatıcının kullanıldığı, şimdiki zamanda geçen sekansta ise anlatılan öykü ve olaylar arasında eşzamanlılığın söz konusu olduğu görülmektedir. Olaylara karakterle aynı anda tanıklık edilmekte, karakterin izleyiciden daha fazlasını bildiğine ilişkin herhangi bir kanıt sunulmamaktadır. Romanda ise olaylar arasında ne kadar süre olduğuna ilişkin çıkarım yapmak daha kolaydır. Romanda karakterin Liza’yla tanışması ve Liza’nın eve gelişi arasında yalnızca uşağıyla yaptığı tartışma yer almakta, iki olay arasında dört gün olduğu ifade edilmektedir.

    Yeraltı Filminde Tematik Yapı

    Yeraltından Notlar flme aktarılırken tarihsel, toplumsal bağlam ve yönetmenin kişisel üslubu çerçevesinde romandaki tematik yapının da birtakım değişikliklere uğratıldığı görülmektedir. Söz konusu değişikliklerin en önemlilerinden biri, flmde romanın ilk bölümüne yer verilmemesi nedeniyle Aydınlanma eleştirisinin zayıfatılmasıdır. Akıl ve arzu arasında bir karşıtlık kuran ve 19. yy. Rus toplumuna eleştiriler sunan romanın aksine, flmde toplumsal ve siyasal bağlam arka planda kalmakta, varoluşçu izlekler belirginleştirilmekte; karakterin itirafarı aracılığıyla yabancılaşması, topluluk dışı kalması ve mazoşizmi vurgulanmaktadır.

    Ayrıca Muharrem’in iletişim kurduğu insanların hepsinin başarı, para, güce ya da üne tapınan olumsuz fgürlere dönüştürülmesi ve Muharrem’in onlarla ilişkili yargılarının doğrulanması sonucunda romandaki ironik tutumdan farklı olarak yeraltı yaşamı bir tür seçenek haline dönüştürülmektedir. Filmin karnavalesk ve diyalojik boyutunun zayıfamasına neden olan bu tutum ahlaki ve siyasi otoritenin sorgulanma olasılığını azaltmaktadır. Fırat Yücel’in de belirttiği üzere Demirkubuz’un herhangi bir ahlaki otoriteyle ya da tahakküm aygıtıyla hesaplaşmaksızın, insan doğasına ilişkin itirafarı bir tür özgürleşme eylemi olarak sunması kendi içinde bir tür kapanma yaratmakta, kişinin insani kötülüğün itirafıyla yeraltına çekilişi adeta zorunlu kılınmaktadır.

    Yücel’in deyişiyle; “Bu tür bir içe bakış ve itiraf pratiğinin […] bir başkaldırı niteliği taşıması çok zor, kayıtsızlığa ve sinizme yönelmesi ise çok muhtemeldir, dahası kendi içinde kapanan bir yapıya sahip olduğu için […] kibirli bir tekbenci dünya görüşünde sıkışıp kalma riski taşı(maktadır)” (2012, s. 84- 85). Dolayısıyla Demirkubuz’un önceki flmlerinde olduğu gibi toplumcu gerçekçiliği temel alan muhalif bir tutum yerine, insanın akılla açıklanamayan yönlerini ve özyıkıcılığı temel alan bir gerçekçilik anlayışından yana konum aldığı görülmektedir (Suner, 2006, s. 168, 214). Bu çerçevede romandaki Rus toplumunun sınıfsal açıdan katmanlaşmış olmasına yönelik eleştirel vurgunun, karakteri anlamamız bakımından önem kazanan sınıfsal çelişkilerin ve bunun yarattığı gurur yarasının da yönetmenin tematik yönelimine uygun olarak belirsizleştirildiği söylenebilir.

    Romanda Rus toplumunun sınıfsal açıdan hiyerarşik bir toplum olduğuna dikkat çekilirken temel değerlerin statü, servet ve başarı olmasına yönelik bir sorgulama yer almaktadır. Kahraman sürekli olarak yoksulluğunun fark edilmesinden endişe etmektedir. Hatta Lentricchia ve McAuliffe yeraltı insanının kibrini yaratan şeyin yoksulluk olduğunu ifade ederken (2004, s. 83), Hauser Dostoyevski romanlarında “yoksulluğun soyluluğuna değinen bir hava sezil(diğini)” belirtmekte (2006, s. 312), Nurdan Gürbilek ise Dostoyevski romanlarında yoksulluğun başkalarına anlatılır hale gelmesinin yarattığı gurur yarasından bahsetmektedir (2013, s. 27).

    Yeraltından Notlar’da da kişinin toplum içindeki değerinin sınıfsal konumuna ya da görünümüne bağlı olmasından dolayı hissedilen dışlanmışlık, yoksunluk hissi, görünmezlik duygusu ve hınç belirgindir. Örneğin karakterin eski okul arkadaşlarıyla yemek yediği sahnede maaşı ve işi hakkında sorular sorulması aşağılanmış hissetmesine neden olmaktadır. Bunda her ne kadar çekidüzen vermeye çalışsa da hırpani kıyafeti de etkilidir. Uzun uzun kıyafetin, hatta yaka kürklerinin kişinin toplumsal statüsünü belirlediği anlatılmaktadır. Ayrıca romanda kahramanın Liza’yla yeniden karşılaşmak istememesinin önemli nedenlerinden biri de Liza’nın onun yoksulluğunu görecek olmasıyla ve yarattığı kahraman imajının yıkılmasıyla ilişkilendirilmektedir.

    Yeraltı insanı kılıksız, perişan bir vaziyette Liza’ya yakalanmaktan ve onun karşısında aşağılanmış olmaktan mutsuz olmaktadır. Yine aristokrat subayla yoksul memurun karşı karşıya geldiği meyhane sahnesinde toplumsal eşitsizlik vurgusuyla birlikte otorite tarafından görülme arzusu ancak eylemde bulunma yetersizliği öne çıkmaktadır. Marshall Berman’ın da belirttiği gibi, yeraltı insanı, meyhanede subay tarafından görmezden gelinmesinin ve hakarete uğramasının yarattığı “Hamlet tarzı bir içe dönük çileden sonra” birkaç yıla yayılan intikam planı tasarlayacak, feodal Rusya’nın kast yapısına ilişkin yazılı olmayan kuralların hüküm sürdüğü Nevski Bulvarı’ndaki çarpışma eylemiyle sokakta hakları için savaşacak ve subayla eşitlik talebinde bulunacaktır.

    Berman’a göre yeraltı insanı “yeni insandır”. Onu “altmışların insanı” olarak öne çıkaran şey, subay sınıfıyla “bir çarpışma, sarsıcı bir karşılaşma arzusudur -kendisi bu karşılaşmanın kurbanı olsa bile” (2016, s. 298, 301-302). Ancak “(m)emur sınıfından birinin subay sınıfının adamları için dert olması mümkün değildir. Çünkü bu sınıf -19 Şubat’tan sonra da hala Rusya’yı yöneten soylu sınıfı- diğer sınıfın, Petersburg’un eğitimli ve kendini eğitmiş proleterlerinin varlığından bile habersizdir” (Berman, 2016, s. 298-299). Filmdeyse karakterler arasında bu tarz bir çatışma yaratacak sınıfsal karşılaşma ya da önemli bir sınıfsal farklılaşma yoktur.

    Muharrem’in yoksul olduğuna ya da bu yoksulluğundan utandığına dair herhangi bir belirti sunulmamaktadır. Orta halli bir memur olan ve kendine ait bir evi olan Muharrem, ne roman kahramanı gibi arkadaşlarıyla bir araya geleceği yemekte ne giyeceğini ne de yanındaki gündelikçinin maaşını nasıl ödeyeceğini düşünmektedir. Bu bağlamda auteur yönetmenin, romanı kendi temaları ve motiferi etrafında dönüştürdüğü söylenebilir.

    Örneğin alt sınıftan gündelikçinin flme dâhil edilme biçimi sınıfsal bir sorgulamadan çok kadınlarla ilgili cinsiyetçi klişeleri ve kodlamaları pekiştirme işlevi görmektedir. Romandaki insanlara tepeden baktığı söylenen erkek uşağın yerine Demirkubuz’un Üçüncü Sayfa (1999), Yazgı (2001) gibi flmlerinde de karşımıza çıkan cinayet işleyebilecek kadar gözü kara, hesapçı, fırsatçı, etrafındaki erkekleri kullanan, yoksulluktan kurtulma/sınıf atlama arzusundaki kadın karakter geçirilmektedir.

    Romanda yeraltı insanının kendisinden alt sınıfta yer alanlara karşı yürüttüğü kavga daha çok bir paranoyaya göndermede bulunurken, flmde Muharrem’in Türkan hakkındaki olumsuz görüşlerinin haklılaştırıldığı görülmektedir. İlk sahnelerde üç çocuğuyla sokağa atıldığı, çeşitli hakaretlere maruz kaldığı, insan onuru, haysiyeti gibi namus kodlarını kullandığı ve patronu tarafından neredeyse bir kölelik sözleşmesi imzalamaya zorlandığı için kurbanlaştırılan kadın karakter sonradan erkek karaktere ihanet eden bir tür femme fatale’e dönüştürülmektedir.

    Türkan’ın cinayet girişiminde bulunması, Muharrem’le işbirliğini inkâr edip öldürmeye çalıştığı yaşlı adamla evlenmesi ve daha önce yaşlı adam için söylediği kötü sözleri yok sayarak Muharrem’e sırtını çevirmesi, Türkan’ı erkekler için bir tür tehlike/sınır haline getirmektedir. Kadın karakterin bir başka erkeğin parasal olanaklarından yararlanarak Muharrem’in daha önce onun için üstlendiği “kurtarıcı rolü” sarsıntıya uğratması “orospu” kelimesiyle damgalanmasıyla sonuçlanmaktadır. Kadın karakterin en az Muharrem kadar hatta ondan daha fazla kötülük yapma potansiyeli taşıdığı vurgulanmakta, Muharrem’in yaşlı adamı öldürme planları gülünçleştirilirken kadın karakterle ilişkili olarak tekinsizlik duygusu yaratılmaktadır.

    Romanda yeraltı insanının kendisinin üstünde ya da altında yer alan sınıfara karşı düşmanlığı flmde orta sınıf ahlakının, değerlerinin ve ikiyüzlülüğünün sorgulanması kapsamında genel olarak başarıya, statüye, üne ve güce tapınan insanlara yöneltilmektedir. Taşraya atanan bir subay olan Zverkov flmde ünlü bir edebiyatçıya dönüştürülmüş ve bu kişinin yeterli edebiyat bilgisine sahip olmayan ve başkalarının fkirlerini çalan bir hırsız olduğu vurgulanmıştır.

    Dolayısıyla her iki anlatıda da başarı, güç ve üstünlüğün toplumda yükselen değerler olduğunun ifade edilmesine karşın, bu başarının nedenleri farklılaşmaktadır. 19. yy.’da geçen romanda para, unvan, sınıfsal statü ve kadınlarla yaşanan ilişkilerin üstünlük göstergesi olması tenkit edilirken, 2000’ler Türkiyesi’nde geçen flmde nasıl elde edildiğine bakılmaksızın ödül kazanmanın başarı ölçütü olarak sunulmasının sorgulandığı görülmektedir. Zeki Demirkubuz da bir söyleşisinde flmin “bu ülkenin başarı ahlakına bir cevap” olarak okunmasını istemektedir (Aytaç vd., 2012, s. 32).

    Ancak roman ve flm arasında bazı tematik ortaklıklar olduğu görülebilir. Her iki anlatıda da karakterin eski okul arkadaşlarıyla buluştuğu yemekte karşılaştığı dışlamacı tutum ve buna rağmen aralarında olmak için sarf ettiği çaba öne çıkmaktadır. Muharrem’in ya tek başına, belirli bir mesafeden arkadaşlarını izlediği ya da dikkati kendi üzerine çekmek için tuhaf ve gülünç davranışlarda bulunduğu görülmektedir. Romandaki “ben tek başınayım, onlarsa herkes” ifadesi (Girard, 2001, s. 210) flmde de öne çıkmakta ve karakterin gerçek dostluk üzerine sözleri onun başkalarına olan bağımlılığını ve yalnızlığını somutlaştırmaktadır.

    Ayrıca romanda karakterin aşağılanmasına ya da küçük düşürülmesine neden olan davranışlarının temel nedeninin mazoşizmden kaynaklandığı belirtilirken, flmde mazoşizm anlatının sonunda karakterin kendisiyle ilgili keşf olarak nitelendirilmektedir. Karakter kendisini gülünç duruma düşürmekten, acı çekmekten ya da aşağılanmaktan haz aldığını itiraf etmektedir. Ancak karakter ne romanda ne de flmde sadece bir mazoşist olarak sunulmaktadır. “Fahişeye” yaptığı fziksel ve psikolojik işkenceden de görüldüğü üzere aynı zamanda bir sadist olarak konumlandırılmaktadır. Romanda karakterin Liza’ya kötü davranmasının nedeni yalnızca arkadaşlarına yöneltemediği öfkesini Liza’dan çıkarmasıyla değil, aynı zamanda kahramanın yüce ve güzel şeyler karşısında hınç duymasıyla ilgilidir.

    Kadını kurtarmak istediği yalanının arkasında onu dibe doğru sürükleme isteği yatmaktadır. Bu kapsamda kurbanlaştırılan “fahişe” fgürünün yeraltı insanının ruhundaki kötülükle karşıtlık oluşturulması için anlatıya ilave edildiği görülmektedir. Romanda “fahişenin” oldukça saf, neredeyse bir melek olarak sunulması, cinsel açıdan aktif olan ancak “ruhu temiz kalan fahişe” klişesine göndermede bulunmakta ve dönemin kadın cinselliği konusundaki muhafazakar tutumunu yansıtmaktadır. Filmde ise Muharrem’in “fahişeyle” ilişkisi belirsiz bırakılmıştır.

    Filmde ismi bile telaffuz edilmeyen fahişe karakterinin arzuları, düşünceleri ve istekleriyle ilgili olarak sınırlı bir bakış açısı sunulmuştur. Arkadaşlarını bulmaya çalışırken tesadüf eseri “fahişeye” rastlayan ve arkadaşlarına olan hıncını “fahişeden” çıkaran Muharrem, bu durumu kurt taklidi yapıp onu korkutmaya ve fiziksel saldırıya kadar vardırmaktadır. Bir yandan eliyle duvarda kurt işareti yaparken diğer yandan onun yüzüne doğru hırlamaktadır.

    Nazlı Ökten, bu sahnenin sadece insan ve hayvan arasındaki kesişimi göstermediğini aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki tahakküm ilişkisine indirgenmiş cinsellik üzerine düşünmeyi sağladığını ifade etmektedir (2012, s. 74). Ancak flmin özellikle son sahnesinde “fahişeye” uygulanan şiddetin bu tarz bir eleştirel bakışı geçersizleştirdiği, otel odasında Muharrem’i iterek kendisini koruyan kadın karakterin evde geçen sahnede edilgenleştirildiği, romandan farklı olarak Muharrem’in “fahişeyle” ilgili içsel hesaplaşmalarının, vicdan azaplarının geri planda tutulduğu ve Muharrem’in üst sesi aracılığıyla dile getirilen “Acı en üst sınırına ulaştığında alçakçasına zayıfamaya, yerini hiç tatmadığım cinsten başka bir duyguya bırakmaya başladı. Kendini olanca şiddetiyle hissettiren, diş ağrısına benzeyen zevkli bir duygu.

    Birden başıma gelen bütün felaketlerin nedeninin bu olduğunu anladım. Artık değişemeyeceğimi, bunu kendimin de istemediğini, başka bir adam olamayacağımı söylüyordum” ifadesiyle birlikte vurgunun kadının rızası dışında gerçekleştiğini düşündüğümüz sevişme eyleminden çok Muharrem’in mazoşizmine ve insan doğasının karmaşık yapısına kaydırıldığı görülmektedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak Zeki Demirkubuz’un Yeraltından Notlar romanını kendi tematik yönelimine uygun biçimde gözden geçirdiği, yönetmenin kendi flmleri başta olmak üzere Kosmos, Mayıs Sıkıntısı gibi pek çok flme, Nuri Bilge Ceylan’a, dönemin kimi politik ve toplumsal olaylarına göndermelerde bulunduğu; yakın çekim ve bakış açısı çekimleri, uzun planlar, netlik kaydırmaları, mizansen ve ses efektleri gibi sinema dilinin sağladığı olanaklar aracılığıyla romanı yeniden değerlendirdiği görülmektedir.

    19. yy.’da geçen öyküyü 21. yy.’a taşıyan Demirkubuz, romanın kimi bölümlerinde öne çıkarılan yoksulluğa ya da sınıfsal çelişkilere ilişkin vurguyu göz ardı etmekte, romandaki hem topluluk içine kabul edilmeme hem de sınıfsal karşılaşmalar nedeniyle yaşanılan hınç duygusunu sadece topluluk dışında bırakılmışlıkla ilişkilendirmekte ve subay Zverkov’un en iyi roman ödülü kazanan bir edebiyatçıya dönüştürülmesinin de gösterdiği üzere, ağırlıklı olarak “gösteriş budalalığı”, “gösterişli lafar”, “kendini beğenmişlik”, “süslü kişilik” ve “yalakalık” gibi kelimeler çerçevesinde kendi döneminin sanatçılarını ve aydınlarını hicvetmektedir.

    Ayrıca gurur yarası, aşağılanmanın ve acı çekmenin yarattığı hazlar ve insanın akılla açıklanamayacak yönleri iki yapıt arasındaki ortak noktalar olarak belirirken, romandaki ironik bireycilik eleştirisinden farklı olarak flmde bireycilikten yana bir tutum benimsendiği görülmektedir.

    Kaynak: http://zekidemirkubuz.com/Movie.aspx?MovieID=9
    BİR UYARLAMA ÖRNEĞİ OLARAK YERALTI FİLMİ Eren Yüksel Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

  • Sagopa Kajmer mi? Saqqara Khendjer mi?

     

    İddia Edilen

    Yunus Özyavuz kendi tabiriyle Sagopa Kajmer’in kaynağını şu sözlerle açıklıyor:

    Mısır’da eski bir piramit… araştıran da Kajmeri. İşte, orada araştırmasını yaparken kendi mahlası Sagopa’nın Kajmer’i… sırrını çözen insan.

    Beyazıt Öztürk ve Meral Okay‘ın sunduğu Nasıl Yani programında bu durumu şöyle açıkladı:

    Mısır’da piramitlerde araştırma yapan bir bilim adamı… içerideki tüm koordinasyonları hiyeroglif olarak yazıyor ve daha sonra da orada hayatını kaybediyor akımlardan dolayı. Onun sonrasında gelen bilim adamları, ilimle ilgilenen kişiler papirüslerden okudukları kadarıyla bu keşifleri yapan insanın, Sagopa piramidinin keşfini yapan insanın Kajmeri isminde birisi olduğunu ortaya çıkarıyorlar. Ben de bunu makalede okumuştum üniversite yıllarımda.

    17 Kasım 2015’te Mesut Yar‘ın sunduğu Burada Laf Çok programında ise Mesut Yar’ın “Bu ne anlama geliyor?” sorusunu şu şekilde yanıtladı:

    Gizem… Bir de Sago diye bir ağaç var Tayland’da. Güzel bir palmiye türü. Kajmer çocuk demek. Belalı çocuk… Bu biraz da doğu kökenli Avesta… Zend Avesta, onların kitapları, Ahura Mazda’dan geliyor.

    Sagopa’nın Aslı Saqqara Antik Mezarlığı

    Saqqara ( Arapça : سقارة , Mısır Arap telaffuzu:  [sɑʔʔɑːɾɑ] ), aynı zamanda yazıldığından Sakkara veya Saccara İngilizce / s ə k ɑːr ə / , içinde geniş, antik mezarlık olduğunu Mısır , görevini nekropol için eski Mısır başkent Memphis . [1] Saqqara , bazen Basamaklı Mezar olarak da anılan, dünyaca ünlü Basamaklı Djoser piramidi ve birkaç mastaba dahil olmak üzere çok sayıda piramit içerirmezarlar. Günümüz bazı 30 km (19 mil) güney bulunan Kahire , Saqqara 1.5 km (4,35 ile 0,93 mil) tarafından 7 civarında bir alanı kaplamaktadır.

    Kajmerin Aslı Khendjer Piramidi

    Khendjer Piramit 13. hanedanı firavun cenazeyi inşa edilmiş bir piramit olduğunu Khendjer yöneten, Mısır c. İkinci Ara Dönem sırasında MÖ 1760 . [2] Bir morg tapınağı, bir şapel, iki çevre duvarı ve bir yan piramitten oluşan daha büyük bir kompleksin parçası olan piramit, başlangıçta yaklaşık 37 m (121 ft) yüksekliğindeydi ve şimdi tamamen yıkılmıştır. [1] Piramit, 1929’da Gustave Jéquier başkanlığındaki kazılar sırasında keşfedildi ve bu piramidin Khendjer’in yaşamı boyunca tamamlandığını gösteriyor. [3] 13. Hanedan döneminde tamamlandığı bilinen tek piramittir.

    Khendjer piramidinin ilk araştırmaları, 19. yüzyılın ortalarında , piramidi XLIV numarası altında listesine dahil eden Karl Richard Lepsius tarafından yapıldı . Piramit, 1929’dan 1931’e kadar Gustave Jéquier tarafından iki yıl sonra 1933’te yayınlanan kazı raporuyla kazılmıştır.

    Saqqara Piramidinin Sırrını Çözen Gustave Jéquier kimdir?

    Gustave Jéquier (14 Ağustos 1868 – 24 Mart 1946) İsviçre’nin Neuchâtel şehrinde doğdu ve öldü . O bir Mısırbilimciydi ve şu anda İran olan yerde eski Pers şehirlerini kazı yapan ilk arkeologlardan biriydi . Jacques de Morgan’ın 1901 Susa keşif gezisinin bir üyesiydi ve şimdi Louvre’da sergilenen ünlü Hammurabi Kodunun keşfedilmesine yol açtı .

    Jéquier, kariyerine Mısırbilimciler Gaston Maspero ve Jacques de Morgan’ın rehberliğinde başladı ve Hanedanlık Öncesi Dönem’de uzmanlaştı . Eski Eserler Yüksek Kurulu’nun sponsorluğunda büyük kazılara katıldı .O hiç siteleri kazılan Sakkara’nın gibi, Ibi piramidin ve Khendjer piramidine de, Dahshur , Lisht ve Mazghuna .Piramit Metinleri üzerine yaptığı çalışma, bu dini eserlerin anlaşılmasında önemli bir adımdı.

    Peki Tayland’daki Sago Ağacı Hikayesi?

    Bildiğin Gerçek sago palmiyesi, emici (çok gövdeli) bir palmiye olup, her bir gövde yalnızca bir kez çiçek açar (hapaxanthic), büyük bir dik terminal çiçeklenme ile . Bir sap, çiçeklenme ile bitmeden önce 7-25 m boyunda büyür. Çiçeklenmeden önce, bir sap 10 m uzunluğa kadar yaklaşık 20 pinnate yaprak taşır . Her yaprakta yaklaşık 150-180 broşür vardır175 cm uzunluğa kadar. 3–7.5 m boyunda ve genişliğindeki çiçeklenme, gövdenin devamı ve üzerine spiral olarak düzenlenmiş 15–30 yukarı doğru kıvrımlı (birinci derece) dallardan oluşur. Her birinci dereceden dalın 15–25 katı, farklı şekilde düzenlenmiş ikinci dereceden dalı vardır; her ikinci dereceden dal, 10–12 sert, ayrı ayrı düzenlenmiş üçüncü dereceden dallara sahiptir. Çiçek çiftleri, her biri bir erkek ve bir çift cinsiyetli çiçekten oluşan üçüncü dereceden dallarda spiral olarak düzenlenmiştir. Meyve sert çekirdekli , yaklaşık 5 cm çapında, olgunlaştıktan sonra parlak yeşilden saman rengine dönüşen pullarla kaplıdır.

    Sago, Song Hanedanlığı döneminde Çinli tarihçi Zhao Rukuo (1170–1231) tarafından not edildi . Onun içinde Zhu Fan Zhi (1225), yabancı ülkelerin açıklamaları koleksiyonu, o yazıyor Boni krallığı “… hayır buğday üreten, ama kenevir ve pirinç ve kullandıkları sha-hu hububat için (sago)”.

    Kaynaklar:

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Metroxylon_sagu

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Gustave_J%C3%A9quier

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Pyramid_of_Khendjer

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Sagopa_Kajmer

  • Müzikle Tedavi Tarihi

     

    Müzikle Tedavi Tarihi

    Müzik, eski zamanlardan beri insanlar üzerinde önemli bir yer işgal etmiş- tir. İnsanlar üzüntülerini, sevinçlerini, kahramanlıklarını, heyecanlarını, sevgilerini vb çoğunlukla müzik sanatını kullanarak ifade etmeye çalışmışlardır.

    Müzik insanları bir hipnoz hali oluşturarak etkilemiş ve kitlelere zaman zaman yön vermiştir. Özellikle müzik, duyguları yoğunlaştıran bir özelliğe sahip olduğundan, pek çok medeniyetlerde dini duyguların güçlenmesinde, hastalıkların tedavisinde oldukça yaygın bir yöntem olarak kullanılmıştır.

    1. Türklerde Müzik

    Türklerde müzik, Türk tarihi kadar eskiye gitmektedir. Bazı tarih ve müzik bilim adamları en az 6000 yıldan beri devam eden bir Türk müziği tarihinden bah- setmektedir. Bu nedenle tarih sırasına göre Türklerde müzik ve müzikle tedavi;

    1. Orta Asya Türk Kültüründe
    2. İslam Medeniyetinde
    3. Selçuklu ve Osmanlılarda olmak üzere üç başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür.

    2.1. Orta Asya Türk Kültüründe Müzik

    Orta Asya Türk Kültürü en az M.Ö. 1700 yıllarına kadar uzanan yaklaşık 6000 yıllık uzun bir süreyi içermektedir.

    Mehter takımında görülen (M.Ö.1134-249) Çevgan Ortaçağda mucuk, buncuk, çagana diye bilinip, Ruslara, Lehlere, Ksiezye Turecki, İsveçlilere Turkist Klockspel, İngilizlere, Jinling Johnnie adlarıyla geçmiştir.

    M.Ö. 8.yüzyılda önce dümbelek, düdük, çan, gong, çeng çeşitleri ile uzun saplı bağlama tipi çalgılar kullanılmıştır. Sonra tekkelerde halile, zilli maşa, şakşak gibi aletler kullanılmıştır. Daha sonra ise parmak zili, mehter zili, kaşık, kayrak ortaya çıkmıştır.Yine M.Ö.8.yüzyılda Batı Türkistanda pipa(bipa) denilen bir Türk çalgısı Çinlilerce keşfedilmiş, Ortaçağda ise ud ve onun değişik boylardaki ailesi ortaya çıkmıştır.

    Üflemelilerden borular Türklerde çok eskiden beri kullanılmıştır. Ortaçağın başlarında muynuz, nefir aletleri görülmüştür. Yine bu çağda kaval, pişe, ney kul- lanılmıştır. Tulum yakın doğu menşelidir. Çift dilli zurna oldukça eskidir. Çıpçığ (bir ağız orgu) 8-16.yüzyıllar arasında kullanılmıştır.

    Ritm aletlerinden, def (12.yüzyılda), tümrü (14.yüzyılda), daha sonra mazhar, daire, bendir, zenbez adlı aletler görülmüştür. Davul, Türklerde en yaygın olan müzik, ilan ve işaret aletidir. Çeşitli zamanlarda çeşitli adlarla kullanılmıştır.

    Asya Hunları çeng’i çok sevmiştir, ilkçağın yatugan’ı sonraları santur ve kanun’u oluşturmuştur.

    Türklerde telli çalgıların en eskisi bağlamadır. İlkçağda kopuzlar, ortaçağ da tanbur, tar ailesi, şudurgu, ravza (ırızva) sonraki yüzyıllarda bağlama ailesi (bozok, şarkı, karadüzen) olarak kullanılmıştır.

    11. yüzyılda egeme, ıklığ, rebab, tanbur, keman, kemençe(klasik ve karadeniz) yay ile seslendirilmiştir.

    Bir oktavlık müzikal aralığın sekize değil de altıya bölünmesi ve neticede bir oktav içinde yedi değil de beş ses aralığının kullanılması, batıda “pentatonizm”, Türklerde “beşseslilik” diye adlandırılmaktadır. Beşsesliliğin Orta Asya’dan Dün- yaya yayıldığı ve pek çok yerde devam ettiği gözlenmektedir. Örneğin; Urfa, Erzu- rum, Safranbolu köylerinde, Konya, Cihanbeyli, Niğde ve Eskişehir’de beşseslilik unsuruna rastlanmaktadır. Kazak-Kırgız, İdil-Ural, Kırım, Yakut, Karaçay Türkleri müzikal eserlerinde tam beşlilik, Özbek, Doğu Türkistan, Kafkas, Azerbeycan, Türkmen Türkleri müzikal eserlerinde yarım beşseslilik görülmektedir.

    Orta Asya uygarlığı, eski dünyanın dört bir yanına yayılırken, her yerleşim yerinde de varlığını sürdürmüştür. 9. ve 11.yüzyıllarda yoğunlaşan göçlerle artan  bir kültür akımı, Karadeniz’in kuzey ve güney yollarından batıya doğru sürekli taşınmış, eski dünyanın kavimleri ile tanıştırılmıştır.Bunun örneklerini pek çok eski seyahat-namelerde görmek mümkündür.

    2.1.1. Orta Asya Türk Kültüründe Müzikle Tedavi

    Orta Asya döneminde kullanılan kopuz veya saz tedavi edici, iyi ruhları çağıran, kötü ruhları kovan önemli bir çalgı olarak kullanılmıştır. Ayrıca Altaylar ve kuzeyinde davullar da hasta tedavisinde ve dini törenlerde özellikle “şamanlar” tarafından kullanılmıştır. Şaman herşeyden önce kendine özgü tekniğiyle, ruhu göklere yükselten veya yer altına indiren bedenin vücuttan ayrıldığını hissettiren  bir trans (aşkın) ustasıdır. Kendisi davul çalarak ruhları hükmü altına alır, ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurarak hastalara şifa dağıtırdı.

    Daha sonra İslam dini tesiri ile “Baksı” adını alan tedavi eden hekimler Altay, Kaşgar, Kırgız Türklerinde ortaya çıkmıştır. Baksı, seans süresince müzik, şiir, taklit ve dansı sanatkar bir biçimde birleştirerek hastayı iyileştirmeye çalışmış- tır. Kendisinden tamamen geçtiği zaman(trans) yaptığı dansın özellikle iyileştirici bir güce sahip olduğuna inanılmıştır.

    Yine Özbekistan’da da pek meşhur olmasa da halkın içinde “Kinne Yöyücü” ler yani nazar değen insanları tedavi edenler olmuştur. Onların da tedavi- leri, yine şarkı söyleyerek veya dans ederek şeytanı kişinin ruhundan kovmayı he- defleyerek olmuştur.

    2.2.  İslam Medeniyetinde Müzik

    İslamdan önce, Arapların çoğunluğu deve, koyun sürülerini besleyerek gö- çebe bir hayat sürerek çadırlarda yaşamıştır. Bu yüzden güzel sanatların özellikle şiir kolunda ilerlemişlerdir. Sonra şiire yakın olarak müzik doğmaya başlamıştır. Araplarda terennüm iki türlü olmuştur;biri “gına,şarkı” denilen şiiirin müzik ile söylenmesidir, diğeri ise, “tagbir” denilen nesir halindeki sözlerin terennümüdür. Böylece dini olmayan musiki doğmuştur.

    İslamlığın başlangıcında, musikiye karşı bir direnme gösterilmiştir. Şarkı söylenmek pek hoş karşılanmamıştır. Bunun sebebi, müzik ve şarkının insanı zevk ve sefaya yöneltmesi, dini vazifeleri ihmale götürmesi, ve cinsel istekleri teşvik etmesi olarak düşünülmesindendir. Daha sonra Peygamberin Kuran-ı Kerim’i güzel okuyanlara karşı memnuniyet duyması ile insanların müziğe karşı bakış açısını yavaş yavaş değiştirmiştir. İslamın ilk çağında Kuran ses perdeleri pek az olan minör gamından oluşan sade melodiler ile okunmuştur. Fakat zamanla güzel sesli kişiler ülkelerinin müzik özelliğini taşıyan melodilerle süslemeye başlamışlardır.

    Yavaş yavaş musikinin cazibesine tutulan devlet büyükleri arasında şarkı söylemek, çalgı çalmak moda olmuştur. Böylece musiki derece derece ilerleyerek Abbasiler çağında daha üstün bir düzeye ulaşmıştır. Abbasiler döneminde yaşamış ünlü Türk-İslam bilgini ve filozofu Farabi yazmış olduğu Kitab ül Musiki adlı ese- rinde müziği nazari açıdan açıklamış, müzik aletleri hakkında bilgi vermiştir.

    Türklerin    İslamiyeti   kabulü,    9.yüzyılın   sonlarına    rastlamaktadır.

    İslamiyetten önce büyük göçlerle batıya taşınan bu eski kültür, kendi kültürleriyle

    kaynaşmış ve değişik müzik türlerinin doğmasına sebep olmuştur. Türk-İslam kül- türü içinde esaslı bir yer edinen musiki özellikle saray ve tekkelerde, mehterhane çevresinde gelişmesini sürdürmüştür. Bu gelişmelerin merkezini ağırlıklı olarak mevlevihane ve enderun oluşturmuştur. Mevlevi ve diğer tarikat mensupları ara- sında büyük bestekarlar yetişmiş, hem dini hem din dışı musikinin gelişmesi ve ilerlemesi gözlenmiştir. Bektaşilik tarikatı içinde halk müziği varlığını sürdürmüş- tür.

    2.2.1.İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi

    İslam Medeniyeti tarihinde özelikle tasavvuf ekolü mensupları(sufiler) mü- zikle uğraşmış, kullanmış ve savunmuşlardır. Sufiler, akli ve asabi hastalıkların müzik ile tedavi edildiğinden bahsetmişlerdir.

    Bu dönemde yaşamış büyük Türk-İslam alimleri ve hekimleri Zekeriya Er- Razi (854-932), Farabi (870-950) ve İbn Sina (980-1037) müzikle tedavinin bilhas- sa müziğin psişik hastalıkların tedavisinde ilmi esaslarını kurmuşlardır.

    Farabi, “Musiki-ul-kebir” adlı eserinde müziğin fizik ve astronomi ile olan ilişkisini  açıklamaya çalışmıştır.

    Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri Farabi’ye göre şöyle sınıf- landırılmıştır:

    1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe-huzur) verir.
    2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk fikri) verir.
    3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.
    4. Büzürk makamı: İnsana havf(korku) verir.
    5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir.
    6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
    7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.
    8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.
    9. Saba makamı:İnsana cesaret,kuvvet verir.
    10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
    11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir.
    12. Hicaz makamı:İnsana tevazu(alçakgönüllülük) verir.

    Farabi Türk müziği makamlarının zamana göre psikolojik etkilerini de şu şekilde göstermiştir:

    1. Rehavi makamı: yalancı sabah vaktinde etkili
    2. Hüseyni makamı: sabahleyin etkili
    3. Rast makamı: güneş iki mızrak boyu etkili
    4. Buselik makamı: kuşluk vaktinde etkili
    5. Zirgüle makamı: öğleye doğru etkili
    6. Uşşak makamı: öğle vakti etkili
    7. Hicaz makamı: ikindi vakti etkili
    8. Irak makamı: akşam üstü etkili
    9. Isfahan makamı: gün batarken etkili
    10. Neva makamı: akşam vakti etkili
    11. Büzürk makamı: yatsıdan sonra etkili
    12. Zirefkend makamı: uyku zamanı etkilidir.

    Büyük İslam bilgini ve filozoflarından İbn Sina (980-1037) Farabi’nin e- serlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek tıp mesleğinde uyguladığını ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Tedavinin en iyi yollarından, en etkili- lerinden biri hastanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi müca- dele etmek için cesaret vermek, hastanın çevresi sevimli, hoşa gider hale getirmek ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarla biraraya getirmektir.”

    İbn Sina’ya göre “ses” varlığımız için zaruridir. Ahenkli bir düzen içersin- de, belirli bir şekilde ayarlanmış olan sesler, insan ruhu üzerinde çok derin tesirler yapar. Sesin etkisi insan sanatı ile zenginleştirilir. Yine İbn Sina’ya göre, ses tonu değişiklikleri insanın ruh hallerini belirtir. Müzik bestelerini bize hoş gösteren i- şitme gücümüz değil, o besteden çeşitli telkinler çıkaran idrak yeteneğimizdir. Bu- nun için seslerin düzenli olarak birbirine ahengi, besteleri, ahenkli vuruşların dü- zenli ve kaideye uygun oluşları, insanı derinden derine cezp eder.

    Sonuç olarak, İslam medeniyeti döneminde, Er-Razi, Farabi, İbn Sina gibi Türk-İslam hekimleri, psikolojik hastalıkların tedavisinde; ilaç ve müzikle tedavi yöntemlerini kullanmışlar, bu yöntemler, gerek Selçuklu gerekse Osmanlı hekimle- ri tarafından  tatbik edilerek 18 yüzyıla  kadar geliştirilmiştir.

    2.3. Selçuklu ve Osmanlılarda Müzik

    İslamiyetten önceki Asya Türk Musikisindeki beşseslilik, dini tesirle birlik- te değişmeye başlamış ve bir gamda sekiz ses kullanılmaya başlanmıştır. Bu müzik yavaş yavaş Selçuklu müziğini ve bununla yakın ilgisi olan Mevlevi Müziğini oluş- turmuştur. 13.yüzyılda yaşayan Safiyüddin Urmevi büyük Türk-İslam bilgini ola- rak karşımıza çıkar. Safiyüddin, Türk Musikisi sistemini ilmi şekilde ortaya koy- muş, santur, nüzhe, mugni gibi çalgıları icat etmiştir.

    Safiyüddin’den sonra, 1360-1435 yılları arasında yaşamış Hoca Abdülkadir Meragi’den doğunun yetiştirdiği en büyük bestekar, musiki bilgini, hanende, sa- zende olarak söz edilir. 1207 yıllarında doğmuş olan Mevlana’nın babası  Bahaeddin Veled Anadoluya gelirken mevlevi kültürünü oluşturan ney, rebab, çeng, kudüm, halile, mazhar gibi çalgıları getirmiştir. Musikiye zamanla Itri, İs- mail Dede Efendi gibi dahi bestekarlar girmiştir. Dini motifler yerini yavaş yavaş sosyal konulara terk etmeye başlayınca Türk Sanat Müziği, Mevlevi müziği ortaya çıkmıştır. Mevlana, özellikle rebab, ney gibi çalgılara önem vermiştir.

    Bir taraftan Mevlevi ve Klasik Türk Müziği devam ederken, diğer taraftan Hoca Ahmet Yesevi’nin şiirleriyle ve Bektaşi nefesleriyle kopuz ve bağlama eşliğinde icra edilen Türk Halk Müziği’nde türkü, uzun hava, atışma, bozlak vb form- ları oluşmuştur.

    Selçuklulardan Osmanlılara geçen askeri gayelerde kullanılan Mehter Mü- ziğinin yeniçeri ocağına takdiminde Hacı Bektaşi Veli’nin rolü olduğu söylenmek- tedir. Bu musiki türünde kös, davul, nakkare, kudüm, zurna, nefir, nısfiye, zil, zilli maşa vb kullanılmıştır.

    Osmanlı sarayında II. Murat, II. Beyazıt, IV. Murat, II. Mustafa, III. Ah- met, III. Selim, II. Mahmut gibi bir çok değerli musikişinastlar yetişmiştir.Yine bu dönemde Itri, İsmail Dede Efendi, Hafız Post, Recep Efendi, Zekai Dede, Emin Dede, Nayi Osman Dede, Ebubekir Ağa, Kantemiroğlu gibi meşhur üstatlar yetiş- miştir.

    Müzikle Tedavi Tarihi

    2.3.1.  Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi

    Tarih boyunca duygu ve düşüncelerin anlatım biçimi olan müzik; büyüsel, dinsel, askeri ve eğlence amaçlı olduğu kadar tedavi amacıyla da kullanıldı1. Farklı ritimler ve etkileyici sözler eşliğinde hastanın şifaya kavuşturulması, müzikle tedavinin temelini oluşturdu. Eski medeniyetler müziği duyguları harekete geçirme- de,  kişiyi  heyecanlandırmada  ya  da sakinleştirmede kullanarak müzikten eğitim, telkin ve tedavi amaçlı yararlandılar2. Tarihin bilinen ilk hekim modeli oldukları düşünülen Şamanların ritim, müzik ve dansın etkisiyle insanları adeta hipnotize ederek tedavi etmeye çalıştıkları bilinmektedir.

    Antik döneme kadar hastalıkları tedavi etmek ya da kötü ruhları bedenden çıkarmak için kul- lanılan hızlı, yavaş, sert ya da yumuşak melodiler ile ikna ve etki edici sözlerden oluşan şarkılar müzikle tedavinin temelini oluşturmuştur. Eski Yunan ve Ro- ma’da müziğin insanı sıkıntılarından kurtarmada etkisi olduğuna inanılırken, Eski Mısır’da müzik hastalara güç vermede kullanıldı. Ortaçağ Avrupa’sında müzik Tanrının hediyesi olarak kabul edildi3. On dokuzuncu yüzyılda psikiyatri biliminin gelişimi, yirminci yüzyılda ilaçla tedavinin yanı sıra psikoterapi yöntemlerinin geliştirilmesi ve insana biyopsikososyal açıdan bir bütün olarak bakılması beraberinde bütün- leyici tedavi anlayışını getirdi. Yeni arayışlara yönelen psikiyatri bilimi müzikle tedaviyi yeniden gündeme getirdi.

    İlk olarak II. Dünya Savaşı’nda yaralı askerle- rin kaldığı hastanelerde müziğin kullanılması müzikle tedavinin bir uzmanlık dalı olarak görülmesini sağladı ve 1960’lı yıllarda bu konuda eğitimli kişilerin yetişti- rilmesine başlandı. Ancak müzikle tedavinin bir alter- natif tedavi yöntemi mi yoksa bir rehabilitasyon yön- temi mi olduğu konusunda tartışmalar bilim dünyasın- da devam etti. Amerikan Müzik Terapi Birliği 1980 yılında müzikle tedaviyi; “Zihin ve fizik sağlığının kazanılması, sürdürülmesi ve düzeltilmesi için tedavi edici hedeflere ulaşmada uzmanlar tarafından müziğin sistemli bir şekilde kullanımı” olarak tanımladı.

    Son olarak 1997 yılında müzikle tedavi; “İhtiyaç duyan bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihti- yaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan bir uzmanlık dalı” olarak tanımlandı ve gele- neksel tıbba uygun bilimsel bir tedavi yöntemi olduğu kabul edildi4. Türklerde müziğin tedavi amaçlı kullanımı ise hem İslamiyet öncesi, hem de İslamiyet sonrası dönemde süregelmiştir. Ancak ilk ciddi müzikle tedavi çalışma- larının Selçuklularda ve Osmanlılarda uygulandığı görülmektedir5. Selçuklu ve Osmanlılar döneminde öncelikli olarak akıl hastalıklarının tedavisinde kulla- nılan müzikle tedavinin uygulanması için, gerekli akustiği sağlayacak şekilde hastaneler-darüşşifalar yapılmıştır.

    Bu makalede, Türklerde tedavide müziğin kullanımına kısaca değinilerek Selçuklu ve Osmanlı döneminde müzikle tedavi yapılan hastaneler hakkın- da bilgi verilecektir. ketlerinin bir makama ve nameye uygun olduğunu düşünüyorlardı. Müzikle tedavi, nabzın düşmesi, yük- selmesi, genişliği gibi hallerinin her birine farklı ma- kamın uygulanması ile başlamıştı7. Abbas Vesim ise, ilaçla tedavi edilemeyen hastalıklar için müzikle tedavi yapılması gerektiğini belirtmiş, bu tedavinin belli vakitlerde uygulanmasının daha olumlu etkiler yaratacağını söylemiştir. Vesim’e göre, soğuk zamanlarda sıcak nameler, sıcak zamanlarda soğuk nameler kullanılmalıydı5.

    On dokuzuncu yüzyılda, Gevrekzade Hafız Hasan bin Ahmet, “Emraz-ı Ruhaniye-i Negamat-ı Musikiye İle Tedavi” eserinde, Türklerde akıl hastalıklarının mü- zikle tedavi edildiğine ve olumlu sonuçlar alındığına değinirken, özellikle durgun, hayata küskün ve çevre- ye ilgisiz hastalar üzerinde daha etkili olduğunu vur- gulamıştır2. Müzikle Tedavi Yapılan Selçuklu ve Osmanlı Hastaneleri Razî, Farabî, İbn Sina, Hasan Şuurî ve Gevrekzade Hasan Efendi gibi bilim adamlarının yaptıkları araş- tırmalar ve elde ettikleri sonuçları anlatan kitaplarını kullanan Türklerin, ilk ciddi müzikle tedavi çalışmala- rını Selçuklu ve Osmanlılar  döneminde  uyguladıkları görülür.  Eski Türk  hekimleri,  korku, heyecan, kuşku ve ruhi bunalım gösterenlerin nabızlarındaki değişim Türklerde Müzikle Tedavi Batılıların ruh hastalarını bir hasta olarak kabul etme- yip onlara işkence yaptıkları ortaçağda Türkler onları birer hasta olarak kabul etmiş; ruh sağlığına, ruh has- talarına ve tedavilerine büyük önem vermişlerdir. Ruh hastalıklarının müzikle tedavisini ilk defa düzenli ve bilinçli bir biçimde uygulayan ve bu tedavinin öncü- lüğünü yapanlar Türkler olmuştur2,6. Tarihi bilgilere göre 6000 yıl öncesine dayanan Türk müzik tarihinden söz edilmekle birlikte, Türkler mü- zikle tedavinin esaslarını Araplar ve Acemlerden al- mıştır.

    Hoca Nasır Musa, Abdülmümin Safi, Safiddin Barid, Keyhüsrev vb Arap bilginleri ve Farabi, Tabip Şuuri, müzikten anlamayan bir hekimin, tıpta bilgin ve mesleğinde yetenekli olamayacağı için teşhis de ya- pamayacağını söylemişlerdir. Bu bilginlerin hepsi, müziğin insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkilerin- den bahsetmişlerdir. İbn Sina “Kitabü’ş Şifa” eserin- de;“Tedavinin en iyi ve en etkili yollarından biri has- tanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, hastanın çev- resini sevimli hale getirmek, ona en iyi musikiyi din- letmek ve onu sevdiği insanlarla bir araya getirmek- tir.” diyerek, müziğin tedavi boyunca kişiye güçlü bir moral desteği verdiğini belirtmiştir.

    Hekimler ve de- neyimli bilginler, insan nabzının müziğin hareketli makam ve usulü ile  ilgisi bulunduğunu ve nabız hare- ve bu değişimin neden olduğu huzursuzluk için hasta- larına çeşitli melodileri dinletirler, bu sırada nabızları- nı kontrol ederek hastaya en uygun melodiyi bulurlar, hatta aynı hastalığı olan hastaları bir araya getirerek tedavi ederlerdi3. Akıl hastalıklarının tedavisi için yaptırılan hastaneler- darüşşifalarda müzikle tedavi amacıyla, belirli gün ve saatlerde mehterhane-i hakani çalınırdı5. Bundan baş- ka ayrıca musiki takımları da vardı. Kullanılan müzik aletleri; zurna, davul, trampet, nakkare, zil,  kös  vb idi7.

    Selçuklular Döneminde Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler – Nureddin Hastanesi (1154) İlk kez Selçuklu hükümdarı Dukak tarafından Şam’da inşa ettirilmiş olan bu hastane, Selçuklu Sultanı Zengî Atabeyi Nureddin’in Şam’ı ele geçirmesinden sonra 1154 yılında onarılarak yeniden faaliyete geçirilmiş ve “Nureddin Hastanesi” adını almıştır. Bu hastanede akıl hastaları için özel bir bölüm bulunduğu ve bu bölümde müzikle tedavi yapıldığı bilinmektedir8,9. Hekimbaşı Abdül Mecid Efdal ud-deve  Muhammed bin Abdullah el-Bahili, hem hekim hem de müzisyen olup, müziğin hastalıkların tedavisindeki yerini de incelemiştir.  Darüşşifaya  1648  yılında  gelen  Evliya Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Çelebi, bu hastanede akıl hastalıklarına müzikle tedavi uygulandığını anlatmaktadır.

    Kayseri Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Maristanı (1206) Anadolu Selçuklularının ilk sağlık kuruluşu olan kompleks, Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından, tüberkü- lozdan vefat eden kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine, darüşşifa ve tıp medresesini içerecek şekilde inşa edilmiştir10,11. Bu özelliği ile Selçuklula- rın ilk tıp medresesi olma özelliğini taşımaktadır. Darüşşifada, ruh hastaları için 18 odadan meydana gelen Bimarhane bulunmaktadır. Bu yapının mimari özelliği, müzikle tedaviye uygun bir yapı olduğunu düşündürmektedir12. Bu yapı bugün, Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Müzesi olarak hizmet vermektedir. –     Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Turan Melik Darüşşifası) (1228-9) Darüşşifa kısmı, 1228 yılında, Erzincan Beyi Fahrettin Behram Şah’ın kızı Turan Melik Sultan tarafından yaptırılmıştır10,11. Anadolu’da müzikle tedavinin uygu- landığı merkezlerden biri olan darüşşifa, 1985 yılında UNESCO’nun “Dünya Kültür Mirası” listesinde ilk 3 içine girmiştir4. –       

    Amasya Darüşşifası (1308) İlhanlı hükümdarı Olcayto Mehmed döneminde, pren- ses Yıldız Hatun’un Anber bin Abdullah’a yaptırdığı darüşşifa, çevrenin hekim ihtiyacını karşılamak için hekim yetiştiren bir kurum olmuştur10,11. Bu darüşşi- fanın en önemli özelliği; dünyada akıl hastalıklarının müzik ve su sesiyle iyileştirildiği ilk yer olmasıdır.  Ses titreşimlerinin doğrudan beyin dokularına etki ettiği düşüncesi, ruh hastaları üzerinde müzikle tedavi uygulanmasını sağlamıştır. Tanzimat döneminde önemini yitiren darüşşifa, 1939 depreminde hasar görmüş, 1945 yılında dış cephesi onarım görmüş,  1999 yılında ise Belediye Konservatuarına devredil- miştir4,6. Osmanlılar Döneminde Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler –        Fatih Darüşşifası (1470) İstanbul’da 1470 yılında kurulan Fatih Külliyesi’ne eklenen 70 odalı, 200 yataklı Fatih Bimarhanesi (Bî- mârhane-i Ebûl-Feth) akıl hastaları için yaptırılmıştı. Bu hastane döneminde Avrupa’nın en büyük hastanesi idi.

    İstanbul Tıp Fakültesi’nin ilk adımı sayılan bu darüşşifada hastalara uygun ilaçlardan başka musiki konserleri gibi ruhi tedaviler de uygulanıyordu4,6,7,10,13. Bugün  sadece  küçük  bir  duvar  parçası  kalmış olan darüşşifa, 1824 yılına kadar faaliyet göstermiş, özel- likle yeniçeriliğin lağvından sonra terk edilmiştir

    Edirne II. Bayezid Darüşşifası (1488) II. Bayezid’in, kendi adıyla mimar Hayreddin’e yap- tırdığı külliyenin bir parçası olan darüşşifada, ruh hastaları müzikle tedavi edilmiş, gerekli her türlü yöntem için olanaklar sağlanmıştır10,14. Bu hastane akustiği ve planlanması açısından müzikle tedaviye uygun bir şekilde inşa ettirilmiştir. Bu yapısıyla Türk psikiyatrisi ve medeniyetinin eşi bulunmaz bir hasta- nesidir7. Hastanede, 12 küçük, bir de ortada büyük kubbeli, altı köşeli asıl merkezi hastane yapısı, hemen onun yanındaki büyük avlu etrafına gruplanan 6 odada, 16. yüzyılın ortalarından 1912 yılına kadar akıl hasta- larının yatırıldığı bölümü vardı.

    Evliya Çelebi, merke- zi binada haftanın 3 günü 10 müzisyenden (3 hanende: şarkı söyleyen; 7 sazende: keman, santur, musikar, ud, ney, vb çalan) oluşan bir saz ekibinin hastalara konser verdiğini söylemektedir. Darüşşifada ilaç ve müzik tedavisi yanında güzel kokularla (sümbül, reyhan, lale, karanfil, şebboy vb) rehabilitasyon yapıldığı da bilin- mektedir4,7,13. Darüşşifa, 1866’da Edirne’de yeni bir hastane açılınca, sadece akıl hastaları için hizmet vermiş, Balkan Savaşından sonra ise tamamen boşal- tılmıştır. Trakya Üniversitesi tarafından onarılan yapı bugün Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır.

    Süleymaniye Darüşşifası (1557) Kanuni Sultan Süleyman’ın 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyenin önemli bir bölü- münü oluşturan darüşşifa, hasta odaları ve hamamın bulunduğu, bodrum katının ise akıl hastanelerine ayrıldığı önemli bir yapıdır10,11. Darüşşifa 1843 yılın- dan sonra sadece akıl hastalarına hizmet vermiştir. Cumhuriyet döneminden sonra medresenin büyük bir kısmı üzerinde Süleymaniye Doğum Evi yaptırılmış- tır4.

    KAYNAKÇA

    Ak, Şahin, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi Tarihi Geli-

    şim ve Uygulamaları, Öz Eğitim Yayınevi, Konya, 1997. Grebene, Bekir, Müzikle Tedavi, Sanem Matbaa, Ankara, 1978.

    Güvenç,Rahmi Oruç, Türk Musikisi Tarihi ve Türk Tedavi Musikisi, Metinler Matbaa, İstanbul, 1993.

    Güvenç, Rahmi Oruç, Türklerde ve Dünyada Müzikle Ruhi Tedavinin Tarihçe- si ve Günümüzdeki Durumu, İstanbul Üniversitesi basılmamış doktora tezi, İstanbul, 1985.

    Korlaelçi, Murtaza, İbn-i Sinada Müzik, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1984.

    Ögel, Bahaddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

    Öztuna,  Nazmi  Yılmaz,  Türk  Musikisi  Ansiklopedisi,  Milli  Eğitim basımevi,

    İstanbul, 1976.

    Terzioğlu, Arslan, Türk–İslam Psikiyatrisinin ve Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirleri, Bifaskop Yayınevi, İstanbul, 1972.

    Yiğitbaş, Sadık, Musiki İle Tedavi, Yelken Matbaa, İstanbul, 1972.

    1. Güvenç OR. Eski Türklerde Müzik İle Tedavi. Türkler. Cilt 3. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları; 2002. 460-467.
    2. Grebene B, (ed). Müzikle Tedavi. Ankara: Güven Kitabevi; 1978.
    3. Ak AŞ, (ed). Avrupa ve Türk-İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi Tarihi Gelişimi ve Uygulamaları. Konya: Özeğitim Ltd. Şti; 1997.
    4. Çoban A, (ed) . Müzikterapi. Ruh Sağlığı İçin Müzikle Tedavi. İstanbul: Timaş Yayınları; 2005.
    5. Akdeniz N. Osmanlılarda Hekim ve Hekim Ahlakı (Doktora Tezi). İstanbul: İstanbul Üniversitesi; 1977.
    6. Erkan M, Şahin S. Türklerde Müzikle Ruh ve Sinir Hastalıkla- rının Tedavisi. Kayseri Üniversitesi Gevher Nesibe Bilim Haf- tası ve Tıp Günleri, Kayseri 11 – 13 Mart 1982; s.572-579.
    • Şevki O (Sadeleştiren Uzel İ, (ed)). Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi. Ankara: Kültür Bakanlığı; 1991.
    • Gençel Ö. Müzikle tedavi. Kastamonu Eğitim Dergisi 2006; 14(2): 697-706.
    • Cantay G, (ed). Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi; 1992.
    • Ünver AS. Selçuk Tababeti. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları; 1940.
    • Bayat AH, (ed). Tıp Tarihi. İzmir: Sade Matbaa; 2003.
    • Tekiner H, (ed). Gevher Nesibe Darüşşifası Ortaçağda Öncü  Bir Tıp Kurumu. Ankara: Kalkan Mat.; 2006.
    • Şehsuvaroğlu BN, Erdemir AD, Güreşsever GC,  (eds).  Türk Tıp Tarihi. Bursa: Taş Kitapçılık; 1984.
    • Çalışır F, (ed). Müziğin Düşüncedeki Yeri. Ankara: İş Matbaa- cılık ve Ticaret; 1971.

    DİPNOTLAR

    1 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi Tarihi Gelişim ve Uygulamaları, Öz Eğitim Yayınevi, Konya, 1997, s:5.

    2    Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi, s:58-59.

    3 Bahaddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991,s:204.

    4   Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi, s:77.

    5 Rahmi Oruç Güvenç, Türk Musikisi Tarihi ve Türk Tedavi Musikisi, Metinler Mat- baa, İstanbul, 1993,s:10.

    6    Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi, s:88.

    7    Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi, s: 97-98.

    8    Sadık Yiğitbaş, Musiki İle Tedavi, Yelken Matbaa, İstanbu, 1972, s:34.

    9    Bekir Grebene, Müzikle Tedavi, Sanem Matbaa, Ankara, 1978, s:26.

    10 Arslan Terzioğlu, Türk–İslam Psikiyatrisinin ve Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirle-  ri, Bifaskop Yayınevi, İstanbul, 1972, s.24-26.

    11   Rahmi Oruç Güvenç, Türklerde ve Dünyada Müzikle Ruhi Tedavinin Tarihçesi ve

    Günümüzdeki Durumu, İstanbul Üniversitesi basılmamış doktora tezi, İstanbul, 1985, s:21-22

    12 Nazmi Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi, Milli Eğitim basımevi, İstanbul, 1976, s.23

    13   Rahmi  Oruç  Güvenç,  Türklerde  ve  Dünyada  Müzikle Ruhi Tedavinin Tarihçesi,

    s:24

    14   Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi, s:129.

  • Frekansların Gizemi – 2

     

    12 Saat ve 8K Solfej Frekansları Dinle

    Evrendeki her şey matematiğe dayalıdır. Dil matematiktir çünkü ses, matematik olan elektromanyetik frekanslardır. Dil ve sesler, Hertz frekansları veya saniyedeki döngü olarak adlandırılan belirli hızlarda titreştikleri için duyulur. Beyniniz bu enerjili titreşimleri algılar ve mesajları programlamanıza veya nörolojinize ve yaşam deneyimlerinden oluşan hafıza devrelerine göre yorumlar.

    Harfler = sayılar = sesler = renkler = şekiller kurşun-menekşe kalay – çivit gümüş – mavi cıva – yeşil bakır – sarı altın – turuncu demir – kırmızı

    Benjamin Lonetree’nin “Yedi İnce Titreşim” e göre Schumann: 7,83 Hz 14 Hz 21 Hz 26 Hz 33 Hz 39 Hz 45 Hz Ve Dan Winter’ın Kutsal Geometri sitesine göre (Dünya’nın Schumann Rezonansı ve Kendini Sevk Eden Dünya) Schumann frekansları, bu farklılıklar dışında aynıdır: 7,83 Hz yerine 7,8 21 Hz yerine 20 1. UT … 396 Hz (Ağacın Merkez Sütunu) 2. RE … 417 Hz (Ağacın Sol Sütunu) 3. MI … 528 Hz (Ağacın Sağ Sütunu) 4. FA … 639 Hz (Ağacın Merkez Sütunu) 5. SOL..741 Hz (Ağacın Sol Sütunu) 6. LA … 852 Hz (Ağacın Sağ Sütunu)

    Renk Frekansları, Bilimsel Renk Terapisi ve Ses Terapisi Çarkı

    Renk frekansı, oktavların bilimsel yasası kullanılarak belirlendi. Işık ve ses, farklı dalga türlerine rağmen, her iki frekanstır. Bir piyanonun notalarını orta C’den 49 oktav kadar uzatabilirsek, o oktavdaki C’nin frekansı yeşilin frekansı ile aynı olur. F # kırmızı ile aynı olacaktır. Diğer nota frekansları, diğer renklerin frekanslarına karşılık gelir. Orta C’nin notası, C’nin bir oktav üstündeki notası ile uyum içinde olduğu gibi, yeşil renk C’nin notasıyla uyumludur, çünkü orta C’nin üzerindeki 49. oktavda aynı frekanstadır. F # aynı nedenden dolayı kırmızı renk ile uyum içindedir. Oktavın on iki notası, karşılık gelen renkleriyle bu çizelgede gösterilir. Terapötik Renk Sesi’ndeki renklerin Tekerlek tam tersidir.

    Terapötik Renk Terapisi ve Ses Terapi Çarkı Terapötik Renk Kartelası, vücudun bir bölgesine denge getirmeye yardımcı olmak için yararlıdır. Ses terapisinin kullanılmasıyla, muhtemelen BioTuner’ımızı kullanarak, bir kişinin belirli bir notada düşük veya yüksek olduğu belirlenirse, dengeyi geri getirmeye yardımcı olmak için karşılık gelen terapötik rengi kullanabilir. Bazen yüksek puan alan bir alanın bir eksiklik mi yoksa fazlalık mı olduğunu belirlemek zordur. Örnek olarak, saç analizi ile bir kişi kalsiyum açısından yüksek puan alabilir. Bu, vücutlarında aşırı kalsiyum olduğu anlamına gelmez. Kan testi kalsiyum eksikliğini gösteriyorsa, saçtaki kalsiyum vücudun onu ememediğini ve saça attığını gösterebilir ve böylece yüksek puan verir. Sıklık, birim zamanda yinelenen bir olayın meydana gelme sayısıdır. Aynı zamanda zamansal frekans olarak da adlandırılır. Periyot, tekrar eden bir olaydaki bir döngünün süresidir, bu nedenle periyot, frekansın tersidir

    Tanımlar ve Birimler

    Dönme, salınımlar veya dalgalar gibi döngüsel süreçler için frekans, birim zaman başına bir dizi döngü veya dönem olarak tanımlanır. Optik, akustik ve radyo gibi fizik ve mühendislik disiplinlerinde, frekans genellikle bir Latin harfi f ile mi yoksa bir Yunan harfi ile mi gösterilir? (nu). SI birimlerinde, frekans birimi, Alman fizikçi Heinrich Hertz’in adını taşıyan hertz’dir (Hz). Örneğin, 1 Hz, bir olayın saniyede bir kez tekrar ettiği, 2 Hz’nin saniyede iki kez olduğu vb. Anlamına gelir. Bu birim başlangıçta, hala bazen kullanılan saniyede döngü (cps) olarak adlandırılıyordu. Kalp atış hızı ve müzik temposu, dakika başına atış (BPM) olarak ölçülür. Dönme sıklığı genellikle dakikadaki devir sayısı (rpm) olarak ifade edilir. Hz cinsinden karşılık gelen değeri elde etmek için BPM ve rpm değerleri 60’a bölünmelidir: bu nedenle 60 BPM, 1 Hz’ye çevrilir. Periyot genellikle T olarak belirtilir ve f frekansının tersidir: Dönem için SI (ve İngilizce) birimi saniye (ler) dir.

    Dalgaların frekansı

    Frekans, dalga boyu kavramı ile ters orantılıdır, basitçe, frekans dalga boyu ile ters orantılı mıdır? (lambda). Frekansı f, dalganın dalga boyuna bölünen faz hızına v eşittir? dalganın: Bir vakumda hareket eden elektromanyetik dalgaların özel durumunda, v = c, burada c ışığın boşluktaki hızıdır ve bu ifade şöyle olur: Tek renkli bir kaynaktan gelen dalgalar bir ortamdan diğerine geçtiğinde, frekansları tamamen aynı kalır – yalnızca dalga boyları ve hızları değişir.

    Işık fiziği

    Radyant enerji, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir. Çoğu insan, bu enerji biçimini düşünürken, doğal güneş ışığını veya elektrik ışığını düşünür. Optik sensörlerimiz (gözlerimiz) aracılığıyla algıladığımız ışık türü beyaz ışık olarak sınıflandırılır ve bir dizi dalga boyunda bir dizi renkten (kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit, mor) oluşur veya frekanslar. Görünür (beyaz) ışık, tüm elektromanyetik radyasyon spektrumunun yalnızca küçük bir kısmıdır. Bu dalga boyu ölçeğinin kısa ucunda güneşten gelen görülemeyen ultraviyole (UV) ışık vardır. Bu spektrumun uzun ucunda, gece görüşü ve diğer ısı arayan cihazlar için kullanılan kızılötesi (IR) ışık vardır. UV’den daha kısa dalga boylarında X ışınları ve Gama ışınları vardır.

    IR’den daha uzun dalga boylarında mikrodalgalar (radar) ve radyo / televizyon dalgaları vardır. Elektromanyetik radyasyon, ışık dalgasının frekansına (veya dalga boyuna) göre sınıflandırılır. Bu, (artan frekans sırasına göre) şunları içerir: radyo dalgaları, mikrodalgalar, terahertz radyasyonu, kızılötesi (IR) radyasyon, görünür ışık, ultraviyole (UV) radyasyonu, X-ışınları ve gama ışınları. Bunlardan radyo dalgaları en uzun dalga boylarına ve Gama ışınları en kısa dalga boyuna sahiptir. Görünür spektrum veya ışık olarak adlandırılan küçük bir frekans penceresi, bu dar spektrumun sınırlarının varyasyonlarıyla çeşitli organizmaların gözü tarafından algılanır.

    Ses fiziği

    Ses, katı, sıvı veya gaz yoluyla iletilen titreşimdir; Özellikle ses, kulaklar tarafından algılanabilen frekanslardan oluşan titreşimler anlamına gelir. İnsanlar için işitme, yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz (20 kHz) arasındaki frekanslarla sınırlıdır ve üst sınır genellikle yaşla birlikte azalır. Diğer türlerin farklı bir işitme aralığı vardır. Örneğin, köpekler 20 kHz’den daha yüksek titreşimleri algılayabilir. Ana duyulardan biri tarafından algılanan bir sinyal olan ses, birçok tür tarafından tehlike, yön bulma, avlanma ve iletişimi tespit etmek için kullanılır. Ses olarak yorumlanabilecek mekanik titreşimler, gazlar, sıvılar, katılar ve plazmalar gibi tüm madde formlarından geçebilir. Sesi destekleyen maddeye ortam denir. Ses boşluktan geçemez.

    Enine Boyuna Dalgalar

    Çeşitli frekanslardaki sinüzoidal dalgalar; alttaki dalgalar yukarıdakilerden daha yüksek frekanslara sahiptir. Yatay eksen zamanı temsil eder. Ses, aynı zamanda sıkıştırma dalgaları olarak da adlandırılan uzunlamasına dalgalar olarak gazlar, plazma ve sıvılar yoluyla iletilir. Katılar yoluyla, bununla birlikte, hem uzunlamasına hem de enine dalgalar olarak iletilebilir. Uzunlamasına ses dalgaları, denge basıncından farklı basınç sapmaları dalgalarıdır ve yerel sıkışma ve seyrelme bölgelerine neden olurken katılarda enine dalgalar, değişen kesme gerilimi dalgalarıdır. Ortamdaki madde periyodik olarak bir ses dalgası tarafından yer değiştirir ve bu nedenle salınır. Ses dalgasının taşıdığı enerji, maddenin ekstra sıkıştırmasının potansiyel enerjisi (uzunlamasına dalgalar durumunda) veya yanal yer değiştirme gerilimi (enine dalgalar durumunda) ile maddenin salınımlarının kinetik enerjisi arasında ileri geri dönüşür.

    Ses dalgası özellikleri

    Ses dalgaları, frekans, dalga boyu, periyot, genlik, yoğunluk, hız ve yön (bazen hız ve yön bir hız vektörü olarak birleştirilir veya dalga boyu ve yön bir dalga vektörü olarak birleştirilir) dalgaların genel özellikleri ile karakterize edilir. . Kesme dalgaları olarak da bilinen enine dalgalar, ek bir polarizasyon özelliğine sahiptir. Ses özellikleri, ses dalgalarının tipine (boylamasına ve enine) ve ayrıca iletim ortamının fiziksel özelliklerine bağlı olabilir. Ses dalgasının perdesi bir tür değişiklikten etkilendiğinde, ses dalgası maksimumları arasındaki mesafe de değişir ve bu da bir frekans değişikliğine neden olur. Bir ses dalgasının yüksekliği değiştiğinde, içinden geçen hava dalgasındaki sıkıştırma miktarı da değişir ve bu da genlik olarak tanımlanabilir. Müzik ve akustikte, bir piyanoda orta C’nin üzerindeki standart A perdesinin frekansı genellikle 440 Hz olarak tanımlanır, yani saniyede 440 döngü (Dinle (yardım · bilgi)) ve orkestranın katıldığı konser perdesi olarak bilinir. melodiler.

    Diğer Frekans Türleri

    • Açısal frekans ? oryantasyon açısındaki (dönüş sırasında) veya sinüzoidal bir dalga formunun fazındaki (örneğin salınımlarda ve dalgalarda) değişim hızı olarak tanımlanır: Açısal frekans, saniye başına radyan (rad / s) cinsinden ölçülür. • Uzamsal frekans, zamansal frekansa benzer, ancak zaman ekseni, bir veya daha fazla uzamsal yer değiştirme ekseniyle değiştirilir. • Dalga numarası, açısal frekansın uzaysal analoğudur. Birden fazla olması durumunda uzaysal boyut, dalga sayısı bir vektör miktarıdır.

    FREKANSLAR VE RENK

    Işık dalgası dalgaları konusundaki tartışmamız için milimikron ölçümünü kullanacağız. Bir ışığın dalga boyu, ışığın rengini belirler. Şekil 1-18, dalga boyu 700 milimikron olan ışığın kırmızı olduğunu ve dalga boyu 500 milimikron olan ışığın mavi-yeşil olduğunu göstermektedir. Bu çizim, görünür spektrumdaki farklı renklerin yaklaşık dalga boylarını gösterir. Gerçekte ışığın rengi dalga boyuna değil frekansına bağlıdır. Bununla birlikte, ışık dalga boyunda ölçülür

    Dalgaboyu

    Dalga boylarının frekansları (Hz) Radyo 3 x 1019 Frekans ve Dalgaboyu Dalga boyunu frekansa ve frekansa dönüştürme frekansı dalga boyuna dönüştür: Bir radyo kadranında istasyonlar dalga boylarında “metre” ile ve frekanslarda “kilohertz” (KHz) ile ölçülen konumlardadır. Kadrandaki her belirli noktanın bir dalga boyu ve karşılık gelen bir frekansı vardır.

    Frekans (f) ve dalga boyu () arasında dönüştürme yapmanın bir yolu vardır ki bu da Fahrenheit ile Santigrat arasındaki veya pound ve kilogram arasındaki dönüşüm kadar kolaydır. Herhangi bir frekansı dalga boyuna dönüştürmek için ışık hızını buna bölün. Yani, dalga boyu = 299792458 frekansa bölünür. Formül şu şekilde tersine işler: frekans = 299792458 dalgaboyuna bölünür. İşi kolaylaştırmak için ışık hızını 300 milyona yaklaştırmak mümkün. Ayrıca, bu formülde dalga boyları her zaman metre cinsinden ölçülür ve frekanslar Hertz cinsindendir. 1KHz (kilohertz) bin hertz; 1MHz (megahertz) bir milyon hertz’dir. Örnek: Radio1 FM 97-99 megahertz’in dalga boyu nedir? 99 megahertz, 99 milyon hertz, yani dalga boyunu elde etmek için … dalga boyu = 300 milyon bölü 99 milyon = 3 metreden biraz fazla. Başka bir örnek: BBC Radio4 uzun dalga 1500 metre frekansı nedir?

    Tamam, frekansı = 300 milyon bölü 1500 = yaklaşık 200.000 = 200 kilohertz (İstasyon şu anda 198 kilohertz’de) NEDEN? Bu nasıl oluyor? Bunu, bir duvarın önünden geçerek (örneğin, ışık hızının yüz milyonda biri olması için saniyede 3 metre hızla) ve bir Tebeşir yukarı ve aşağı hareket ettirerek duvarda tebeşir ile dalga. Tebeşiri saniyede üç kez 3 Hertz’lik bir frekansta yukarı ve aşağı hareket ettirirseniz ve duvarda çizdiğiniz dalganın dalga uzunluğu (tepeden tepeye) BİR METRE’dir. Işık hızında hareket eden ve saniyede milyonlarca kez yukarı ve aşağı hareket eden radyo dalgaları, uzayda çizilmiş karşılık gelen bir dalga boyuna sahiptir. Saniyede 300 milyon metrede, saniyede 300 milyon döngü (300 megahertz) olan bir radyo frekansı, uzayda bir metre aralıklarla zirveleri olan bir çizgi çizer.

    Tamam, böylece herhangi bir * frekansı bir dalga boyuna dönüştürebilirsiniz. Ve bir frekansa kadar herhangi bir dalga boyu. * Burada elektromanyetik dalgalardan bahsediyoruz, radyo, mikrodalga, ışık, vb. Bunların hepsi ışık hızında hareket ediyor. SES ve diğer mekanik dalgalar için hesaplamalar biraz farklıdır çünkü ses hızında ilerlerler. Bu nedenle, ses için frekansa karşı dalga boyunu hesaplıyorsanız, denklemlerdeki ışık hızından ziyade ses hızını kullanmanız gerekir. 10KHz kadar düşük frekanslara sahip radyo dalgalarına sahip olmak mümkündür, ancak bunların dalga boyları aynı frekanstaki ses dalgalarından çok daha uzundur. Bu sitede bu tür şeyleri yararlı bulursanız, bkz. [Yanıt] Bu tarzdaki diğer öğeler arasında şunlar yer alır: Logaritma’nın hile açıkladı ve Bir Mikrodalga Fırın Nasıl Çalışır Diğer frekans / dalga boyu bağlantıları şunları içerir: http://www.gordon.army.mil/stt/31c/b03SAP2.html – bu gerçekten iyi bağlantı

    Işık hızı

    Işık hızı saniyede 299,792,458 metredir. Veya saniyede yaklaşık 300 milyon metre veya saniyede 186 bin mil veya nanosaniye başına 1 fit. Bazen “C” olarak bilinen ışık hızı (E = MC2’de olduğu gibi), Evrenin bir sabitidir. Nasıl ölçerseniz ölçün, gerçekten saniyede 299,792,458 metre veya saniyede yaklaşık 186,282,4 mildir. Bazen ışık hızı yaklaşık 300 milyondur ve 3 x 108 olarak yazılır.

    Cymatics

    Sesin oluşturduğu geometrik desenler Dr. Hans Jenny, dalga biçimleri ve madde arasındaki ilişkiyi, ses titreşimlerinin nasıl etkilediğini ve fiziksel biçimi yarattığını kapsamlı bir şekilde inceledi. Bir damla su ve likopodyum tozu ile kaplı ince bir yüzey gibi malzemelere sabit ziftler gönderirdi. Perde çaldığında, maddelerde inanılmaz geometrik desenler yaratırdı. Beşgen yıldızlar, altıgen hücreler, spiraller, yapraklar ve karmaşık Mandalalar gibi görünürlerdi. Joshua Leeds – Ses Çözümleri – Sesin Gücünün Yazarı Sesin su üzerindeki etkisi Çorak mayşe 24x ve Domates (üst sıra) Diatom 900x [© Dr. Stephen S. Nagyand] ve Cymatic image Chladni 4341 Hz [© Alexander Lauterwasser] (alt sıra) Yaratılış mitlerinde dünyayı desteklediği düşünülen kaplumbağa, kabuğundaki simatik ses modeliyle çarpıcı bir benzerliğe sahiptir. I-Ching’in eski Çin kehanet sistemini yaratmak için kullanılan bir kaplumbağa kabuğuydu.

    Marie Louise Von Franz, I-Ching’i DNA’mızın mükemmel bir matematiksel modeli olarak önermektedir. Bu yaratılış efsanesi, varlığımızın DNA tarafından nasıl desteklendiğinin ve mümkün kılındığının bir açıklaması olabilir mi? [Von Franz, 1975] 1021 Hz, 2041 Hz, 1088 Hz ve 1085 Hz’de simatik ses görüntülerinin yanında kaplumbağa resmi. Doctor Masaru Emoto’nun araştırmasını gösteren resimler, Fujiwara Barajı, namazdan önce. Fujiwara Barajı, namazdan sonra. (üst sıra) Sevgi ve Takdir. Teşekkür ederim. (alt satır) Dr.Emoto’nun [i] suyun yapısını değiştirmek için insan niyetini kullanan araştırması, düşüncelerin su temelli yaşamı değiştirdiğini gösteriyor. William Tiller’in pH deneyi [ii], odaklanmış meditasyonun alanı değiştirebileceğini ve etkinleştirebileceğini kanıtladı; şaşırtıcı bir şekilde bu dönüştürülebilirlik sonsuza kadar korunur. Her iki deney de düşünceleri gösterir.

    Dean Radin’in [iii] deneyleri insanlığın önsezisini gösteriyor. Ben Libet’in araştırması, kararları onların farkına varmadan önce verdiğimizi gösteriyor, bazıları bunun özgür irade eksikliğini gösterdiğini düşünüyor, ancak Sheldrake tarafından tanımlanan iç içe geçmiş titreşim hiyerarşilerini gösteriyor olabilir. [i] Bay Emoto’nun çalışmasından bize, insanın titreşim enerjisinin, düşüncelerinin, sözlerinin, fikirlerinin ve müziğinin suyun moleküler yapısını etkilediğine dair gerçek kanıtlar sağlandı; aynı su, olgun bir insan vücudunun yüzde yetmişinden fazlasını oluşturan ve gezegenimizin aynı miktarını kapsar. Su, bu gezegendeki tüm yaşamın kaynağıdır, kalite ve bütünlük, tüm yaşam biçimleri için hayati derecede önemlidir.

    Vücut süngere çok benzer ve sıvı tutan hücreler adı verilen trilyonlarca odadan oluşur. Yaşam kalitemiz doğrudan suyumuzun kalitesine bağlıdır. Su çok yumuşak bir maddedir. Fiziksel şekli, mevcut ortam ne olursa olsun kolayca adapte olur. Ancak değişen tek şey fiziksel görünümü değildir, moleküler şekil de değişir. Ortamın enerjisi veya titreşimleri suyun moleküler şeklini değiştirecektir. Bu anlamda su sadece çevreyi görsel olarak yansıtma özelliğine sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda çevreyi moleküler olarak da yansıtır. Emoto, fotoğraf teknikleriyle sudaki bu moleküler değişiklikleri görsel olarak belgeliyor. Su damlacıklarını donduruyor ve daha sonra bunları fotografik yeteneklere sahip karanlık alan mikroskobu altında inceliyor.

    Çalışmaları, suyun moleküler yapısının çeşitliliğini ve çevrenin suyun yapısı üzerindeki etkisini açıkça göstermektedir.

    Http://www.life-enthusiast.com/twilight/research_emoto.htm adresinde mevcuttur — [ii]

    Oldukça tecrübeli dört meditasyoncu su içeren bir cihaza odaklanır; meditasyon ile pH seviyesini birer birer artırır veya azaltırlar. Subtle Energies Yazan: William A. Tiller pH ile kasıtlı bir elektronik cihazın çalışması sırasındaki zaman. Deney 6a’nın spesifik amacı, suyun hidrojen iyonu konsantrasyonunu 10 faktör (bir pH birimi) ile değiştirmekti. Üretilen değişiklikler 0,5 ila 1 pH birimi aralığındaydı. Deney 6b için spesifik amaç, meyve sineği larvalarının gelişiminde ATP’nin ADP’ye oranını arttırmak ve böylece gelişme sürelerini önemli ölçüde azaltmaktı. Burada, çeşitli deneysel koşullar altında gelişme süresinde ve enerji metabolizmasında istatistiksel olarak önemli farklılıklar (% 10 ila 15) gözlenmiştir.

    Deney 6e için spesifik amaç, spesifik bir karaciğer enziminin, alkalin fosfatazın termodinamik aktivitesini arttırmaktı ve yine istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar üretildi. Http://www.tiller.org/ adresinde mevcuttur. — [iii] Dean Radin’in ilk deneyi, rastgele duygusal ve sakin resimlere maruz kalan insan deneklerin nasıl önsezi sergilediklerini gösteriyor. Görüntü gösterilmeden yarım saniye ile iki saniye önce meydana gelen duygusal bir endişe veya sakinlik tepkisi (EEG değişiklikleri, kan akışındaki değişiklikler, terlemedeki artış vb. Ölçülerek) kaydedilir. Bu, öznenin aktarılmadan önce görüntü hakkında ileri görüşlü bilgiye sahip olduğunu gösterir.

    Cymatics – Ses ve Titreşim Dinamikleri

    1967’de İsviçreli bir doktor, sanatçı ve araştırmacı olan merhum Hans Jenny, iki dilli Kymatik -Wellen und Schwingungen mit ihrer Struktur und Dynamik / Cymatics -The Structure and Dynamics of Waves and Vibrations adlı kitabını yayınladı. Bu kitapta Jenny, iki yüz yıl önceki Chladni gibi, kum, sporlar, demir talaşları, su ve yapışkan maddeler gibi çeşitli malzemeleri alıp bunları titreşimli metal plakalara ve zarlara yerleştirdiğinde neler olduğunu gösterdi. Daha sonra ortaya çıkan, neredeyse mükemmel bir şekilde düzenlenmiş ve durağan olandan çalkantılı bir şekilde gelişen, organik ve sürekli hareket halinde olanlara kadar değişen şekiller ve hareket kalıplarıdır.

    Jenny, bu plakaları ve zarları titreştirmek için kristal osilatörlerden ve tonoskop adıyla kendi icadından yararlandı. Bu ileriye doğru büyük bir adımdı. Kristal osilatörlerin avantajı, kişinin tam olarak hangi frekans ve genlik / hacim istediğini belirleyebilmesidir. Birinin frekansı veya genliği veya her ikisini değiştirme olasılığına sahip olduğu sürekli bir olaylar zincirini araştırmak ve takip etmek artık mümkündü. Gönderen: http://www.mysticalsun.com/cymatics/cymatics.html

    Sesler, Kırpma Çemberi yaratma ve Gezegensel Şifa

    Yayınlayan: Enygma, Tarih: Jun-03-2003 “Fiziksel dünyada biçim ve ses ilişkisini görmeye başlayabileceğimiz şey Dr. Hans Jenny’nin işidir. Jenny’nin deneyleri, ses frekanslarının rastgele, asılı parçacıkları düzenleme veya organize etme eğiliminde olduğunu göstermiştir. hidro-dinamik dağılımda emülsiyonlar düzenli, biçimsel, periyodik kalıplara. Başka bir deyişle, ses, aracılığıyla zamansal frekans kalıplarının biçimsel uzamsal ve geometrik kalıplar haline gelebildiği bir araçtır. ” – Sacred Geometry’den Robert Lawlor. Dr. Hans Jenny, dalga biçimleri ve madde arasındaki ilişkiyi, ses titreşimlerinin nasıl etkilediğini ve fiziksel biçimi yarattığını kapsamlı bir şekilde inceledi. Bir damla su ve likopodyum tozu ile kaplı ince bir yüzey gibi malzemelere sabit ziftler gönderirdi. Perde çaldığında, maddelerde inanılmaz geometrik desenler yaratırdı.

    Beşgen yıldızlar, altıgen hücreler, spiraller, yapraklar ve karmaşık Mandalalar gibi görünürlerdi. (Mandala, genellikle meditasyon için kullanılan uyumlu geometrik desenlerin dairesel, karmaşık, genellikle matematiksel bir koleksiyonudur – tanıdık geliyor mu?). Tüm bu çeşitli şekiller, perde sabit kaldığı sürece formlarını koruyacaktı. Perde kaydırılır kaydırılmaz, form kaosa dönüşecek ve ardından yeni bir model oluşturacaktı. Ses frekansı yükseldikçe, modeller giderek daha karmaşık hale geldi. Daha da ilginç olanı, iki saha aynı anda çalındığında, yaratılan desenler canlı organizmalar gibi titreşir ve hareket ederdi. Bazıları tıpkı damarlarda dolaşan kan gibi görünürken, diğerleri tıpkı dönen galaksilere benziyor.

    Neye baktığınızı bilmiyor olsaydınız, hava durumu modellerinin, galaksilerin, doğanın yakın planlarının ve hayatın nabzı atan insan biyolojisinin siyah beyaz filmlerine baktığınızı düşünürdünüz. Bu modeller, fiziksel evrende ve sesle yakından ilişkili gibi görünen insan bilincinde temelde yatan bir düzeni göstermektedir. Dr. Hans Jenny’nin çalışmasıyla ilgili ilginç bir gerçek, eski Vedik ve Tantrik uygulamalarında kullanılan Yantralar’dır. Bir Yantra, belirli bir sese karşılık gelen bir Mandala türüdür (Mantra), bu da belirli bir enerjiyle ilgilidir (tanrının bir yönü veya yönü ile sembolize edilir). Bu sesler, Dr.Hans Jenny’ninki ile benzer testlere tabi tutulduğunda, karşılık gelen Yantra’larını tam olarak yarattıkları bulundu.

    Bir örnek OM sesi ve ona karşılık gelen Yantra, Shri Yantra’dır. Modern biyokimyacılar, astrofizikçiler ve yogilerin hepsi, gerçekliğin moleküler düzeyinde, bedenlerimizin titreşen atomik parçacıklardan oluşan sistemler olduğu konusunda hemfikir. Vücudumuzun her bir parçası, her hücre, salgı bezi ve organ farklı frekanslarda yankılanır ve bu nedenle kendi özel ana notuna sahip olduğu söylenebilir. O halde çok gerçek anlamda, varlığımızın tam merkezinde sesten oluşuyoruz. Titreşimin özünden oluştuğumuz için çevremizdeki titreşimlerin bizi etkileyeceği mantıklı olacaktır, ama nasıl? Rezonans ve sürüklenme ilkesi aracılığıyla, benzer titreşimsel yapıya sahip iki nesnenin sempatik titreşim veya rezonansta olduğu söylenir. Toplam bir sistem olarak vücut, en doğal ve rahat olduğunda saniyede yaklaşık 7,8 ila 8 döngü oranında titreşir.

    Bir duruma karşılık gelen alfa beyin dalgaları gevşeme, ayrıca döngü başına 8 aralığındadır. Dünyanın kendisi saniyede 8 döngüden oluşan aynı titreşim frekansında titreşir. Her yaşam formunun sinir sistemi bu temel frekansa uyumlanmıştır. Belli bir frekansta titriyoruz, dünya belirli bir frekansta titreşiyor, kutsal geometrik modeller belirli bir frekansta titreşiyor, bu yüzden ekin oluşumlarının belirli ses frekansları tarafından yaratıldığını takip ediyor mu? Dr. Jenny’nin deneylerinde keşfettiği gibi, perde frekansı arttıkça, biçimler gittikçe daha karmaşık hale geldi, tıpkı yıllar içinde ekin oluşumlarının daha karmaşık hale gelmesi gibi. Yantra işleminin temeli, “şekil enerjisi” veya “biçim enerjisi” denen bir şeydir. Buradaki fikir, her şeklin çok özel bir frekans ve enerji modeli yaymasıdır. Şekil enerjisindeki eski inançlara örnek olarak doğu felsefelerinin Yantraları ve Mandalaları, Davut’un yıldızı, beş köşeli yıldız (beşgen), Hıristiyan ve Kelt haçları, piramitler vb. Verilebilir.

    Bazı ‘güçler’ de çeşitli şekillere atfedilir. Temelde Yantralar, makrokozmosun yararlı enerjileri ile rezonans oluşturmak için gizli anahtarlardır. Çoğu zaman, Yantralar bizi son derece yüksek enerjiler ve varlıklar ile temasa geçirebilir, manevi yolda paha biçilmez bir yardım olabilir. Tarlalardaki ekin çemberleri “Yantra’lar” mı? Ve bunlar gezegensel şifa için bir araç mı? Oluşumları inceleyen ve tasarımlarında yinelenen bir model bulan matematikçi Gerald Hawkins. Hawkins, geometrik oluşumların çoğunun bir şekilde bir daireye dahil edildiğini biliyordu. Ara sıra diğer görüntülerle gizlenmiş olsa da, Hawkins hemen hemen tüm ekin çemberlerinin üçgen, kare ve altıgen gibi basit biçimler aldığını ve bunları çember içine koyduğunu keşfetti.

    Bunlar kesinlikle üç boyutlu şekillerin “eskizlerini” temsil edebilir. Ayrıca Paul Vigay’in “Crop Circles: Quest for Truth” daki 3D modellemesine bakın. Hawkins, dairenin yüzey alanını alıp iç taraftaki kare, üçgen veya altıgen alanına böldüğünde olağanüstü bir şey keşfetti. Bu sayılar arasındaki ilişkiler, diyatonik oranlar veya oktavdaki gerçek tonlardır. Başka bir deyişle, bu basit düz ekin çemberleri müzik frekanslarını gösterir. – Seyretmek! Ses, müzik ve geometri arasında ortak bir bağlantı. Bu bulgunun önemi küçümsenemez, çünkü bu daha önce KİMSENİN bilmediği bir şeydi. Hawkins, temel kare, üçgen ve altıgenin çember içine yerleştirildiğinde müzikal oranlar ürettiği tamamen yeni bir “geometrik teoremler” seti göstererek herkesi şaşırttı.

    Freddy Silva, Temmuz 2002’de yayınlanan “Tarlalardaki Sırlar” adlı kitabında bu materyalin çoğunu ele alıyor ve Hawkins’in son çalışmalarını Crop Circular web sitesinde yayınlamaya devam ediyor, daha fazlasını buradan okuyabilirsiniz: Freddy Silva. CCN üyesi ve katkıda bulunan, (* New To Crop Circles * bölümündeki “The History of Crop Circles”), David Kingston, “Sounds of The Crop Circles” adlı ürün oluşumlarında kaydedilen frekanslara dayalı, bilgisayar tarafından üretilen bir müzik parçası yarattı. David Kingston.

    Önerilen Kaynaklar: Cymatics: Hans Jenny’nin Dalga Olayları ve Titreşim Çalışması. Sentetik: R. Buckminster Fuller. (Not: Hans Jenny, Fuller’ın bir öğrencisiydi) Tarlaların Sırları: Freddy Silva. Kutsal Geometri: Robert Lawlor

    http://www.cropcircleanswers.comhttp://www.cropcirclenews.com/modules/sections/index.php?op=viewarticle&artid=22 COSMOS’UN BLUEPRINTS – Sayfa 3 Telif hakkı 2008 Christine Sterne Yazarın izniyle sunulmuştur

    KAYIP ANAHTARLAR

    Cymatic desenleri, Dr. Emoto’nun donmuş suyu ve sayısız doğal geometri, kozmosun morfolojisini ve bilincin maddi dünyayı yeniden şekillendirebileceğini titizlikle gösteriyor. Davut Yıldızı, organik yaşamın özünü kontrol eden Kuvvet Özünün [i] Simyasal bir temsilidir. Bu, Süleyman’ın Mührü’ne (Davut Yıldızı) daha derin bir anlam katacaktı. Yaşam gücünün kasıtlı bir geometrik açıklaması mı? [i] Orta Çağ simyacıları, her şeyden önce simya sanatını temsil eden genel bir sembol ve ikinci olarak da su ve ateş kombinasyonları için bir işaret olarak kullandılar. Bu iki üçgeni birleştirince ateş suyunun, şarabın özü veya ruhunun sembolünü oluşturdu: alkol. Aynı zamanda beşinci element olan mükemmelliğin bir işareti olarak da kullanıldı.

    Http://fusionanomaly.net/alchemy.html adresinde mevcuttur Cymatic desen, evrenin su, bal peteği ve simya tasvirlerini yansıtır: Süleyman Mührü. Altıgen geometri. Solomon’s Seal C3. (üst sıra) Watermolecule 25x. [© Raul M. Gonzalez] Cymatic 37,9Hz. [© Alexander Lauterwasser] Kar kristali 25x. [© Ted Kinsman] (orta sıra)

    Bal peteği. Devlerin geçiş yolu. (alt satır) “Sembolizm, Gizemlerin dilidir [ve] tüm Doğa. Dilin sınırlamalarını aşan düşünceleri iletmek için. Kayıp anahtarlarını keşfedebilenler, onlarla birlikte felsefi, bilimsel ve dinsel gerçeklerin hazinesini açabilir.” [Manly P.Hall, 2003] Güce yatırım yapılan semboller ilkeldir. Bir daire içindeki bir nokta olan Güneş’in astrolojik sembolü, Prima-Causa’nın ilkel bir tanımlamasıdır.

    Daire sonsuzluğu ya da ilk gücü sembolize eder; nokta (Bindu) bu gücün ortaya çıkışını gösterir. Bindu, kutsal başlangıç ​​noktası ve dönüş Toz halinde simatik desen Halka Bulutsusu. Helix Bulutsusu. Kedi gözü bulutsusu. Nebula görüntüleri: http://hubblesite.org/gallery/album/nebula_collection/ Pisagor [i], sonik sessizlikte bir evrenin temeli olarak sesle [1] birlikte onaylanan geometrinin zarif yasallığını anlamıştı. Temel bir algoritma birçok kişi tarafından savunulmuştur; Pisagor ve Platon’dan David Bohm, Carl Jung, sinirbilimciler ve karmaşıklık teorisyenlerine [ii]. [1] Consubstantiate Tek bir ortak madde, doğa veya özde birleşmek veya birleşmek. — [i] MÖ yedinci yüzyıldaki hayatı Yunanlılar arasında Hermetik felsefenin ve numerolojik mistisizmin başlangıcına işaret eden Pisagor.

    Henüz otuzlu ve kırklı yaşlarında dünyayı dolaştı, ulaşabildiği her rahiplik ve ezoterik kolejle çalıştı ve fiziksel olarak ziyaret edemediği kişilerin metinlerini temin etti. Nihayet kendi okulunu kurmak için yerleştiğinde, İbranice Kabalistlere ve Hindu Brahmanlara, tam sayılar ve Kutsal Geometri hakkındaki kendi öğretilerinin dayandığı sayı gizemleri hakkında onu aydınlattıkları için itibar etti.

    Http://www.tarot.com/about-tarot/library/essays/history adresinde mevcuttur.

    Petek – Pisagorlular altıgeni, kutsal sayısı altı (ikili Üçlü Tanrıça) olan Afrodit’in ruhunun bir ifadesi olarak algıladılar ve bal peteğinde mükemmel altıgenler yaratmayı anlayan kutsal yaratıkları olarak arılara taptılar. Doğanın sırlarını geometri yoluyla anlamaya çalışan Pisagorlular, petek diyagramındaki tüm altıgenlerin kenarlarının, çizgileri bitişik altıgenlerin merkezinde buluşana kadar uzatılmasından kaynaklanan altmış derecelik açıların tümü olan sonsuz üçgen kafes üzerinde meditasyon yaptılar. Onlara kozmosun altında yatan simetrinin bir ifşası gibi geldi.

    Dahası, o zamanlar yaygın olarak bilinen tek koruyucu bal ve tuz olduğundan, her ikisi de diriliş veya reenkarnasyon sembolleriydi. Ölüler, özellikle yeniden doğmak için cenin pozisyonuna yerleştirildikleri büyük küpler veya mezar vazolarında balda mumyalanıyordu. Demeter, tıpkı adı “arı” anlamına gelen İncil’deki Deborah gibi, yaşamın döngülerini yöneten “saf anne arı” idi. Kadın üreme organları gibi şekillenen ballı kekler, Tanrıça’ya tapınmada belirgin bir şekilde figürlenmiştir. Arı genellikle doğanın dişil gücünün bir sembolü olarak görülüyordu, çünkü bu büyülü, güzel tada sahip maddeyi yarattı ve onu geometrik gizemli altıgen hücrelerde sakladı.

    Tanrıça ile bu kadar çok eski bağlantıya sahip olduğu için, orta çağdaki zindanların Bakire Meryem’e “bal yuvası” ve “damlayan bal peteği” olarak hitap etmesi kaçınılmazdı. Http://de.wikipedia.org/wiki/Benutzer_Diskussion:Auto-horst adresinde mevcuttur. “… ve tüm cennet müzikal bir ölçek ve bir sayı …” [Aristoteles’in Pisagorlar hakkındaki açıklaması (Metafizik A5, 985b23) Pisagorculara, gezegenler arasındaki mesafelerin, koparılmış bir ipte üretilen uyumlu seslerle aynı oranlara sahip olacağı açık görünüyordu. Onlara göre, güneş sistemi, merkezi bir ateş etrafında daireler halinde dönen on küreden oluşuyordu; her küre, havada hızla savrulan bir merminin ses çıkarması gibi bir ses yayıyordu; daha yakın küreler daha düşük tonlar verirken, uzaktaki daha hızlı hareket eder ve daha yüksek perdeli sesler verir. Hepsi kürelerin müziği olan güzel bir armonide bir araya geldi.

    Belçikalı Bilim Adamı Johan Gielis, doğada bulunan şekilleri tek bir matematiksel denklemle birbirine bağlayan bir Süperformül yarattı. Önceki denklemler “tek başına var olma” eğilimindeydi. Johan Gielis’in Süper Formülü, diatomlar, denizyıldızları ve çiçekler de dahil olmak üzere muhteşem bir simetrik organik form dizisi oluşturur. Bilgisayar teknolojisi, bu denklemin görünüşte sonsuz şekil üretme yeteneğine izin verir! Süper formül, bir dairenin denklemini (r², burada r = yarıçap) bir süper elips için olan denklemle birleştirir. Süperformülün oluşturduğu şekiller, gen ekspresyon mekanizmasıyla ilginç paralellikler paylaşır. Bir organizmanın fenotipi, genotipinin doğrudan bir ifadesidir, DNA nükleotidleri tarafından oluşturulan değişkenler bir organizmanın şeklini kontrol eder. Genetik bilimi, organizmaların ve genlerin ortak bir “atadan” veya atadan kalma genden evrimleştiğini varsayar; Süperşekiller de, matematiksel açıklama ve biçim açısından en basit şeklin daireninki olduğu Süperformülden kaynaklanır.

    . [Christina Brodie, 2004.] Daha fazla ayrıntı için http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/surfaces/superellipse & http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/curves/supershape Paul bourke’nin web sitesinde 3 boyutlu süper şekiller http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/surfaces/supershape3d/ Johann Gielis’in ana sayfası http://www.geniaal.be/html/fs004technology.htm “. sembolizm, ırkın çağları ve hayalleri düşüncesini birkaç geleneksel çizgide içerme erdemine sahiptir. Hayal gücümüzü ateşler ve bizi sözsüz bir düşünce alanına götürür.” [Lin Yutang]

    JUNKIE PAGANS, BİRLEŞTİRİLMİŞ ALANI 5000 YIL ÖNCE HARİTALANDI

    Çakraların ve Yantra-Mandalaların eski Hint diyagramları, sesin geometrisine çarpıcı bir şekilde benziyor. Kızılderililer kuantum fiziğini anladılar; bedenin ve Evrenin titreşen bir enerji bulutu olduğunu ve sağlık ve mutluluğun sırrının bu enerji katmanlarını uyumlu tutmak olduğunu. Düşük frekanslı sesler, frekans arttıkça ses modelleri daha karmaşık ve karmaşık hale geldikçe daireler oluşturur. Fotoğraf / telif hakkının nazik izni ile: Alexander Lauterwasser, ana sayfa: www.wasserklangbilder.de Bindu, ilk enerjinin Hindu tanımıdır; ardından Çakra ve Yantra-Mandala resimleri.

    Yantra yankı simatik yapıları olarak bilinen Çakra sistemi ve Hindu Mandala’nın diyagramları. Buddha’nın ilk temsili, simatik örüntüyü yeniden canlandıran birçok ilginç ezoterik semboller içerdiği anlaşılan ayak iziydi. Bir zamanlar ilkel bir pagan dini olarak kabul edilen Hinduizm, kuantum teorisinin ince bir öngörüsünü sergiliyor. Mevcut bilim, daha kafa karıştırıcı Vedik gerçeklerden oluşan bir özet [1] gibi görünüyor. Kuantum Mekaniği ve atomik yapı içindeki uçsuz bucaksız uzay, gerçekliğin holografik olduğunu doğruluyor; bir bilye bir hidrojen çekirdeğini temsil ediyorsa, onun etrafında dönen elektron iki mil uzaklıktadır; Katı olduğunu düşündüğümüz nesneler ezici bir şekilde hiçliktir [i], gerçeklik bir yanılsamadır [ii]

    Madde ihmal edilebilir bitlerden oluşur! Yine de uzay, bol miktarda potansiyelle doludur. David Bohm’un holografik evren vizyonunu okuyana kadar bu kavramı bilimsel olarak mantıklı olsa da kavramsallaştırmak imkansız buldum. [1] Palimpsest (“el yazması” nda olduğu gibi) n. : üzerine birden fazla metnin yazıldığı, daha önceki yazı tamamen silinmiş ve hala görünür halde olan bir el yazması (genellikle papirüs veya parşömen üzerine yazılmış) — [i] İçsel olmayan varoluşla ne kastedilmektedir? Bu, fincanın nihayetinde var olmadığını söylemek mi? – Pek değil. – Kupa var, ancak bu dünyadaki her şey gibi, varlığı da başka olaylara bağlı.

    Bir fincanda o belirli fincana veya genel olarak fincana özgü hiçbir şey yoktur. İçi boş, küresel, silindirik veya sızdırmaz olma gibi özellikler bardaklara özgü değildir. Bardak olmayan diğer nesneler, örneğin vazolar ve bardaklar gibi benzer özelliklere sahiptir. Bardağın özellikleri ve bileşenleri ne bardağın kendisidir ne de kendi başlarına bardağı ifade etmez. Malzeme fincan değil. Şekil, fincan değil. Fonksiyon fincan değildir. Sadece tüm bu yönler birlikte fincanı oluşturur. Bu nedenle, bir nesnenin bir fincan olması için, var olması için belirli koşulların bir koleksiyonuna ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. İşlev, kullanım, şekil, temel malzeme ve bardağın diğer yönlerinin kombinasyonuna bağlıdır. Ancak tüm bu koşullar eşzamanlı olarak mevcutsa, zihin nesneye hacamat yükler.

    Bir koşulun ortadan kalkması durumunda, örneğin, bardağın şekli kırılarak değiştirilirse, fincan, kabalığının bir kısmını veya tamamını kaybeder, çünkü nesnenin işlevi, şekli ve algı yoluyla kadehlik ithafı bozulur. Dolayısıyla fincanın varlığı dış koşullara bağlıdır. Yunan filozof Platon’un fikir teorisine aşina olan okuyucular, bunun Platon’un idealizminin antitezi olduğuna dikkat edin. Platon, her şeyin ideal bir özü olduğunu savunur, örn. fincanlar, masalar, evler, insanlar vb.

    Belki de fincanların özünün nihayetinde zihin aleminde var olduğunu varsayarak Platon’a biraz itibar edebiliriz. Sonuçta, bir nesnenin özelliklerini algılayan ve bir nesneye içtenliği, diğerine de masallığı yükleyen akıldır. “Kupa” ve “masa” düşünen akıldır. Bu nesnelerin varlığından zihnin sorumlu olduğu sonucu mu geliyor? – Görünüşe göre, görsel ve dokunsal bir his yoksa zihin bardak ve masaları algılamıyor. Ve fiziksel bir nesne yoksa görsel ve dokunsal bir his olamaz. Dolayısıyla algı, fiziksel nesnenin varlığına bağlı olan duyumların varlığına bağlıdır. Bu, bardağın özünün akılda olmadığını söylemektir. Fiziksel nesnede de bulunmaz. Açıkçası, özü ne fiziksel ne de zihinseldir. Platon’un hayal ettiği gibi dünyada, akılda ve kesinlikle hiçbir cennet aleminde bulunamaz.

    Dolayısıyla, algı nesnelerinin içsel bir varoluşa sahip olmadığı sonucuna varmalıyız. Kupa gibi basit bir nesne için durum buysa, o zaman arabalar, evler, makineler vb. Gibi bileşik şeyler için de geçerli olmalıdır. Örneğin bir araba, bir motora, tekerleklere, akslara, dişlilere ihtiyaç duyar. ve çalışacak diğer birçok şey. Belki de bardak gibi insan yapımı nesneler ile toprak, bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi doğal fenomenler arasındaki farkı düşünmeliyiz.

    Nesnelerin içsel varoluşunun yokluğunun, doğal fenomenler ve varlıklar için aynı anlama gelmediği iddia edilebilir. Bir insan söz konusu olduğunda, bir kişiyi tanımlamak için yararlanabileceğimiz bir beden, zihin, karakter, eylemler, alışkanlıklar, davranışlar ve diğer şeyler geçmişi vardır. Hatta bu özellikleri daha temel özelliklere ayırabiliriz. Örneğin, zihni analiz edebilir ve duyumların, bilişin, duyguların, fikirlerin olduğunu görebiliriz. Ya da beyni analiz edip nöronlar, aksonlar, sinapslar ve nörotransmiterler olduğunu bulabiliriz. Ancak bu bileşenlerin hiçbiri kişinin, zihnin veya beynin özünü tanımlamaz. Yine, öz, anlaşılmaz kalır. Http://www.thebigview.com/buddhism/emptiness.html adresinde mevcuttur. — [ii]

    George Berkeley “şaşırtıcı gerçeği keşfetti. bu düzgün bir şey değil. bilinçli şeyler vardır ”. Modern terimlerle, George Berkeley’in Materyalizm doktrini, Evrenin sanal bir gerçeklik olduğu fikrini destekleyecektir. Bu fikir, eski Yunan filozofu Elis’li Pyrrho (M.Ö. 360- -275?) Kadar eskilere kadar bulunabilir ve doğu felsefi geleneğinde, dış dünyanın yanılsama olduğu, yalnızca ‘isim ve biçim’ olduğu düşüncesi hakimdir. MÖ 3000 yıl öncesine dayanan Hindu Upanishad’ların teması. Http://www.spiritualgenome.com/berkeley.htm adresinde mevcuttur “Bir gün, gerçekliği vaftiz ettiğimiz şeyin, rüyalar dünyasından daha büyük bir yanılsama olduğu resmi olarak kabul edilmek zorunda kalacak.” [Dali] Kuantum gerçekliğini dalgalı bir parıltı bulutu olarak görselleştirirseniz, her parçacık, maddi dünyayı o belirli açıdan görselleştirmek için gereken tüm bilgileri içeren holografik bir film şeffaflığıdır.

    Bu vizyon, duyularımızın [i] gerçekliği, olası 20.000’den saniyede yalnızca 20 bilinçli anı [ii] işleyerek nasıl sentezlediğinin anlaşılmasıyla birleştiğinde, gerçekliğin nasıl bu kadar şiddetli bir şekilde görünmediğini anlamaya başlayabilirsiniz. Hindu [iii] ve Budist [iv] Metinler, kuantum düşüncenin şaşırtıcı arenasına kolayca oturur. Maddi gerçekliğin yanılsaması, Upanishad’ların odak noktasıdır [v] c.3, MÖ 000. [i] Beynin tüm vücut parçaları aynı ilgiyi görmez. Göreceli önem genellikle duyusal veya motor korteksin uzunluğunun haritalanması ile temsil edilir.

    Bu kortikal haritalar (Şekil 22b) ölçekli çizilmemiştir; bunun yerine, nöral işlem gücünün farklı bölgelere ayırdığı miktarı yansıtmak için çeşitli şekillerde bozulurlar. Bu, vücudun duyusal haritasının insan formuna çevirisi olan homunculus’ta insan vücudunun grotesk görünümünü açıklar. Http://universe-review.ca/R10-16-ANS.htm adresinde mevcuttur — [ii] Gerçekliğin, sınırlı ve yanlış duyularımız tarafından inşa edilen bir yanılsama olduğu, Marshall McLuhan tarafından Gutenberg Komplosunda güzelce ele alınan bir temadır. Penny Lee, “Gerçekliğin biyolojik bölünmesi” başlıklı bir pasajda, “The Whorf Teori Kompleksi” nde Penny Lee, Bertalanffy’den alıntı yapar: “Her canlı organizma, o büyük gerçeklik pastasından, algılayabileceği ve ona göre bir dilim keser. psiko-fiziksel organizasyonu, yani reseptör ve efektör organlarının yapısı sayesinde tepki verebilir ve dahası: ‘tabiri caizse herhangi bir organizma, çevreleyen nesnelerin [ve eylemlerin!] çokluğunu ortadan kaldırır! tepki verdiği ve topluluğu “ortamını” oluşturan özellikler. O belirli organizma için geri kalan her şey mevcut değil. Her hayvan, bir sabun köpüğü gibi, kendine özgü ortamıyla çevrilidir ve ona uygun olan bu özelliklerle yenilenir.

    Bir hayvanın ortamını yeniden yapılandırarak, sabun köpüğüne girersek, dünya derinden değişir. Birçok özellik kaybolur, diğerleri ortaya çıkar ve tamamen yeni bir dünya bulunur. ‘ [iii] Einstein Vedalarla Buluşuyor: Bilim ve Maneviyatta Paralel SözlerBilim adamlarından ve büyük dini liderlerden gelen bilgeliği karşılaştırmak. Thomas McFarlane tarafından düzenlendi Formun Başı Matematiksel bir gerçek zamansızdır, onu keşfettiğimizde ortaya çıkmaz. Yine de keşfi çok gerçek bir olaydır. Erwin Schrödinger Gerçekleşme yeniden elde edilecek bir şey değildir; zaten orada. Gerekli olan tek şey, ‘ben fark etmedim’ düşüncesinden kurtulmaktır. Sri Ramana Maharshi Örneğin, elektronun pozisyonunun aynı kalıp kalmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz; Elektronun konumunun zamanla değişip değişmediğini sorarsak, “hayır” demeliyiz; elektronun durup durmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz; hareket halinde olup olmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz. J. Robert Oppenheimer Uzak ve yakında, hareket ediyor ve hareket etmiyor.

    Bhagavad Gita Şeylerin ya var olduğu ya da olmadığı ilkel bir düşünce biçimidir. Sör Arthur Eddington “Öyle” demek, kalıcılığı kavramaktır. “Değildir” demek, nihilizm görüşünü benimsemektir. Bu nedenle bilge kişi “var” veya “yok” demez. Siddha Nagarjuna Maddenin en küçük birimleri aslında kelimenin sıradan anlamıyla fiziksel nesneler değildir; onlar formlardır. Werner Heisenberg Yaratıcı Brahma’dan tek bir çimen bıçağına kadar her şey, tek bir Atman’ın görünüşte farklı isimleri ve biçimleridir. Shankara Kütle ve enerji arasında temel bir ayrım yoktur.

    Enerjinin kütlesi vardır ve kütle enerjiyi temsil eder. İki korunum yasası yerine sadece bir tane var, kütle enerjisi. Albert Einstein … Yalnızca düşüncede keyfi bir ayrım, maddenin biçimini enerji biçiminden ayırır. Madde, sonunda kendisini bilinmeyen bir Gücün formülasyonu olarak ifade eder. Sri Aurobindo Bizim gibi fiziğe inanan insanlar, geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasındaki ayrımın inatçı, ısrarcı bir yanılsama olduğunu bilirler. Albert Einstein Geçmiş, gelecek … isimlerden, düşünce biçimlerinden, ortak kullanım sözcüklerinden, yalnızca yüzeysel gerçeklerden başka bir şey değildir. T. R. V. Murti Yaygın olarak kullanılan “uzay” ve “zaman” sözcükleri, aslında bir idealleştirme ve aşırı basitleştirme olan bir uzay ve zaman yapısına karşılık gelir

    Werner Heisenberg Ardışık olaylardan ayrı bir gerçeklik olarak kalan mutlak bir zaman gibisi yoktur. Zaman ve uzay türetilmiş kavramlardır, referans kipleridir. K. Venkata Ramanan Duyular aracılığıyla boş alan olarak algıladığımız şey … kendimiz dahil her şeyin varoluş zeminidir. Duyularımıza görünen şeyler türevsel biçimlerdir ve gerçek anlamları ancak içinde üretildikleri ve sürdürüldükleri ve nihayetinde yok olmaları gereken plenumu düşündüğümüzde görülebilir. David Bohm Bütün bu dünyalar nereden geliyor? Uzaydan geliyorlar. Tüm varlıklar uzaydan doğarlar ve uzaya geri dönerler: uzay aslında onların başlangıcıdır ve uzay onların son sonudur. Upanişadlar Nedensellik, duyu izlenimlerimizi düzene indirdiğimiz bir algılama modu olarak düşünülebilir.

    Niels Bohr Zaman, uzay ve nedensellik, Mutlak’ın içinden göründüğü cam gibidir … Mutlak’ta ne zaman, ne mekan ne de nedensellik vardır. Vivekananda Bir teori ne kadar etkileyici olursa, öncüllerinin sadeliği ne kadar büyükse, ilişkilendirdiği şeyler o kadar farklı ve uygulama alanı o kadar genişliyor. Albert Einstein Bilimde olduğu gibi, metafizik düşüncede de, bu genel ve nihai çözüm muhtemelen her şeyi içeren ve açıklayan en iyisidir, böylece her deneyim gerçeği bütünde yerini alır. Sri Aurobindo Http://www.beliefnet.com/story/100/story_10011_1.html [iv] adresinde mevcuttur Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. -Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür.

    -Buddha Anlama tutkusu, insanın nesnel dünyayı herhangi bir ampirik temel olmaksızın, kısacası metafizik yoluyla, saf düşünceyle rasyonel olarak kavrayabileceği yanılsamasına defalarca yol açtı. -Einstein İsimlere ve formlara bağlanarak, onların zihnin kendi faaliyetlerinden başka bir temele sahip olmadıklarının farkına varmayarak, hata yükselir ve özgürleşmenin yolu tıkanır. -Buddha Bizim düşüncemizde … bedensel nesnenin bu kavramına, başlangıçta ona yol açan duyu izleniminden yüksek derecede bağımsız olan bir anlam atfediyoruz. Bedensel nesneye “gerçek bir varoluş” atfettiğimizde kastettiğimiz şey budur. … Aralarındaki bu tür kavramlar ve zihinsel ilişkiler sayesinde, kendimizi duyu izlenimleri labirentinde yönlendirebiliyoruz.

    Bu kavramlar ve ilişkiler … bize bireysel duyu deneyiminin kendisinden daha güçlü ve daha değiştirilemez olarak görünür, ki bunun karakteri bir illüzyon veya halüsinasyonun sonucu dışında hiçbir şey asla tam olarak garanti edilmez. -Einstein Nesnelerin çokluğunun kendi içlerinde bir gerçekliği olmadığını, sadece akıl tarafından görüldüğünü ve bu nedenle, maya ve bir rüyanın doğasında olduğunu öğretiyorum. … Bir anlamda duyular tarafından bireyselleştirilmiş nesneler olarak görüldükleri ve ayırt edildikleri doğrudur; ama başka bir anlamda, öz-doğanın herhangi bir karakteristik izinin yokluğundan dolayı, bunlar görülmez, sadece hayal edilir. Bir anlamda kavranabilirler, ancak başka bir anlamda kavranamazlar. -Buddha Genel göreliliğe göre, herhangi bir fiziksel içerikten kopuk mekan kavramı yoktur. -Einstein İçinde güneş veya gezegen olmayan yalnızca boş uzay varsa, uzay özünü kaybeder. -Buddha Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. -Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür. –

    Buddha Http://www.integralscience.org/einsteinbuddha/ adresinde mevcuttur. — [v] Einstein Vedalarla Buluşuyor: Bilim ve Maneviyatta Paralel SözlerBilim adamlarından ve büyük dini liderlerden gelen bilgeliği karşılaştırmak. Thomas McFarlane tarafından düzenlendi Http://www.beliefnet.com/story/100/story_10011_1.html adresinde mevcuttur http://www.integralscience.org/einsteinbuddha/ Matematiksel bir gerçek zamansızdır, onu keşfettiğimizde ortaya çıkmaz. Yine de keşfi çok gerçek bir olaydır. Erwin Schrödinger Gerçekleşme yeniden elde edilecek bir şey değildir; zaten orada. Gerekli olan tek şey, ‘ben fark etmedim’ düşüncesinden kurtulmaktır. Sri Ramana Maharshi Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür.

    Buda Bölüm 4’e devam edin >> Kozmik Taslaklar: Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 | Bölüm 4 | 5.bölüm Geri bildiriminizi Christine Sterne’e gönderin: asherah66@googlemail.com İlgili Bağlantılar * http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm * http://www.world-mysteries.com/sci_17.htm * http://www.world-mysteries.com/awr.htm * http://www.world-mysteries.com/sci_14.htm Bilim Gizemleri COSMOS’UN BLUEPRINTS – Sayfa 4 Telif hakkı 2008 Christine Sterne Yazarın izniyle sunulmuştur.

    Sri-Yantra-Mandala, yaratılışın ilkel Hindu sesi olan OM mantrasının görüntüsüdür. OM bir tonoskopa tonlandığında, önce bir daire oluşturur. Ton tamamlandığında, daire ardışık olarak eşmerkezli kareler, üçgenler ile doldurulur ve son olarak, “mmm” ölürken Sri Yantra [i]. [i] Yantras nasıl çalışır? Yantra işleminin temelinde “biçim enerjisi” veya “biçim enerjisi” denen bir şey vardır. Buradaki fikir, her şeklin çok özel bir frekans ve enerji modeli yaymasıdır. Şekil enerjisine eski inançların örnekleri, doğu felsefelerinin yantraları ve mandalaları, Davut’un yıldızı, beş köşeli yıldız (beşgen), Hıristiyan haçı, piramitler ve benzerleridir. Çeşitli şekillere belirli ‘güçler’ atfedilir. Kişi bir yantraya odaklandığında, zihni o yantranın özgül biçim enerjisine rezonansla atomatik olarak “uyumlanır”. Rezonans süreci daha sonra sürdürülür ve güçlendirilir. Yantra yalnızca bir “ayarlama” mekanizması veya bir kapı olarak işlev görür. Süptil enerji yantranın kendisinden değil, makrokozmostan gelir. Temelde yantralar, makrokozmosun yararlı enerjileriyle rezonans oluşturmak için gizli anahtarlardır.

    Çoğu zaman yantralar bizi son derece yüksek enerjiler ve varlıklar ile temasa geçirebilir, manevi yolda paha biçilmez bir yardım olabilir. Http://sivasakti.com/articles/intro-yantra.html adresinde mevcuttur Om bir tonoskopta çaldı [© Madhu Khanna] – üst sıra 3D Sri Yantra (orta sıra) Sri yantra mandala (alt sıra) Yantra ile ne kadar benzer bir sembolik ses modeli olduğu şaşırtıcıdır, merkezdeki Davut Yıldızı, yantranın geometrisine ürkütücü bir şekilde benzeyen nilüfer yaprakları ile çevrilidir. Çakra Merkezleri Cymatic Light Picture Geleneksel Yantra Fotoğraf / telif hakkının nazik izni ile: Alexander Lauterwasser, ana sayfa: www.wasserklangbilder.de Sanskritçe’de ‘YANTRA’, kozmik enerjinin makinesi veya soğurucusu anlamına gelir; Yantra, evrensel bilince bağlanan bir ayar çatalı olan güneş sistemimizle rezonansa girer. Vedik bilim adamları dalga enerjisinin simbiyotik ilişkisini anladılar; ses titreşimlerinin geometri [i] OLDUĞU. Zayıf nabızların daha güçlü olanlar tarafından yutulduğu sürüklenme fenomeni, mantra söyleyen adanmış içinde OM’nin frekansını yaratacaktır.

    Hindular, sesin [ii] ve geometrinin eşanlamlı [1] yeteneğini biliyorlardı. [1] Transubstantiate (Bir maddeyi) diğerine değiştirmek için; dönüşümü. — [i] Tantranın sembolik diyagramlarına (yantralar, çakralar) ibadet etme uygulaması da Vedalara (örneğin Atharvaveda, Taittiriya Aranyaka) kadar izlenmiştir. Http://ccbs.ntu.edu.tw/FULLTEXT/JR-ENG/chak.htm adresinde mevcuttur. Shamasastry, R. (1929) Kautilya’s Arthasastra Arthaçastra – Arthashastra Wesleyan Mission Press. [ii]

    Kutsal bir haberci ve kuvvet olarak sesin önemi Kabala, Budist ve Hindu metinlerinde oldukça değerlidir Vedik bilgi, tanrılar tarafından sızan bir tür eter olarak atmosferde asılı kalır; hakikatin yalnızca, yükseltilmiş duyuları onu algılamalarına izin veren aydınlanmış öğrenciler tarafından anlaşılması gerekir. En kutsal Vedalara sruti denilmesinin nedeni budur – bunlar kutsal insanlar tarafından duyulmuştur. Dolayısıyla, Vedaların havadaki ses titreşimi olarak tanımlanması: Ben [Krişna], tüm canlı varlıklarda omkara şeklinde Vedik ses titreşimini kişisel olarak kurarım.

    Böylece, bir nilüfer sapı üzerindeki tek bir lif teli gibi, ince bir şekilde algılanır. Tıpkı bir örümceğin kalbinden ağını çıkarıp ağzından yayması gibi, Tanrının Yüce Kişiliği de Kendisini tüm kutsal Vedik ölçüleri içeren ve aşkın zevkle dolu, yankılanan ilkel yaşamsal hava olarak gösterir (Bhagavata-Purana 11.21.38- 39). Http://www.apologeticspress.org/articles/2580 adresinde mevcuttur. 3D Sri Yantra ve Kuma Meru Yantra (üst sıra) Sri yantra, Keşmir c C12th-15th ::. Yantra Nepal, C19 ::. Yantra Nepal C18 (alt sıra) Kumda Sesli A Titreşimler, Titreşimler, Dalgalar,

    Solfej Skalası

    Güncel Değiştirilmiş Solfej 1. Do – queant laxis 2. Re – sonare fibris 3. Mi – ra gestorum 4. Fa – muli tuorum 5. Sol – ve kirlilik 6. La – biireatum 7. TI – Sancto Iohannes (“Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodları” nın 177. Sayfasından: Şekil 5.6): Gizli Solfej Frekansları: Yaratılış ve Yıkım İçin Ses Titreşim Oranları: 1. Ut = 396 = 9 2. Re = 417 = 3 3. Mi = 528 = 6 4. Fa = 639 = 9 5. Sol = 741 = 3 6. La = 852 = 6 (Sayfa 166 ve 167’den): Webster Sözlüğünden “Gizli Girişler” Dahil Latince Solfejdeki Tonların Tanımları Not 1: Bu sayfada yazım hataları var. Çoğu, elimden geldiğince, aynen kitapta olduğu gibi yazdığım gibi kitaptan geliyor.

    Not 2: Her tanıma italik olarak eklenen vurgu, kitapla özel ilgiyi gösterir. UT-quent laxis 1. Erken solminzasyon sisteminde diyatonik ölçekte ilk nota için kullanılan ve daha sonra do ile değiştirilen bir hece. 2. Vaftizci Yahya’ya bir ortaçağ ilahisinde bu notaya söylenen hece. <ML (Orta Çağ Latince) – Orta Çağ Ölçeğinde (G) ‘nin ilk en düşük tonunu temsil etmek için kullanılan Gamma kasılması Ut, Re, Mi, Fa, So, La, Si. <Gk – Gamma- 1. Yunan alfabesinin üçüncü harfi. 2. bir dizi öğenin üçüncüsü. 3. Bir takımyıldızın genellikle üçüncü en parlak yıldızı olan yıldız. 4. eşit ağırlık birimi bir mikrogram. 5. 10 ila beşinci güç gaussuna eşit bir manyetik alan kuvveti birimi. (quent: needing), (laxis: gevşek; eksen – iki veya daha fazla ulusun bir üyeliği.

    Ayrıca Eksen Güçleri.) RE-sonare fibris (Res-o-nance) 1 a: rezonans olma niteliği durumu. b (1) mekanik veya elektriksel bir sistemde, sistemin doğal titreşim periyoduyla aynı veya hemen hemen aynı periyotta nispeten küçük bir periyodik uyaranın neden olduğu büyük genlikli bir titreşim 2. yansıma yoluyla sesin uzaması; yankılanma. 3 A. Özellikle konuşma sesleri kaynağının amplifikasyonu. fonasyon, havanın sempatik titreşimi ile, eesp. ağız, burun ve farenks boşluklarında. b. baş, göğüs ve boğaz boşlukları arasında genlik dağılımının sağladığı belirli bir ses konuşma sesinin karakteristik bir niteliği. 4a. belirli bir frekans için ortalamadan çok daha büyük bir değerin korunduğu bir elektrik devresi olarak frekansı titreşen sistemin doğal frekansına yakın olan bir uyarana yanıt olarak üretilen normalden daha büyük bir titreşim.

    Zenginleştirilmiş bir anlam, derinlik veya ima niteliği; bir şiirin yüzeysel anlamının ötesinde bir rezonansı vardır. 6. Bir molekülün değerlik elektronlarının düzenlemelerinin iki veya daha fazla durum arasında gidip geldiği kimyasal fenomen. (tanı amaçlı vurmalı olarak) hava mevcut olduğunda üretilen bir ses [1485-95]; <MF (Orta Fransız), <L Resonantia, Echo = Rezon (are) to resound + Antia-ance. (Latince’den alıntı sözcüklerde ortaya çıkan bir önek, geri yönde eylemi ifade eden fiilleri oluşturmak için kullanın, Bir duruma yanıt olarak veya bir durumu geri almayı amaçlayan eylem veya yeni eylemin performansının daha önceki bir durumunu geri getirmesi işler. (fibris: lif ipi, ses teli.) MI-ra gestorum (Mucize) 1.

    Bilinen tüm insan güçlerini veya doğal güçleri aşan ve özellikle ilahi veya doğaüstü bir nedene atfedilen olağanüstü bir olay. tanrıya. 2. bir şeye ilişkin mükemmel veya aşan bir örnek; hayret, hayret {1125-75}, ME <L Miraculum = Mira (Ri) merak etmek. fr (Fransızca): nişan alma, ışığa karşı tutunmayı hedefleme. (gestorum: jest; düşünceyi ifade etmek için hareketler, etki amaçlı duygu, herhangi bir eylem, iletişim vb.) FA-muli tuorum (Famuls.) … çoğul Famuli, 1a. hizmetkarlar veya görevliler, özellikle. bir bilgin ya da büyücünün [1830 – 40 L (Latin), hizmetçi, ailenin. (Tourum – quorum – 1. bir işin yürütülmesi veya yasal olarak bir faaliyeti yürütmek için mevcut olması gereken bir grubun üye sayısı. Genellikle çoğunluk. 2. özellikle seçilmiş bir grup.

    [1425-75; <L çoğunluk çoğunluğu ; Latince yazılmış komisyonlarda yeter sayı belirten bir kelimenin kullanımından.) SO-lve kirliliği (So-lve ‘) 1. cevabını veya açıklamasını bulmak için; temizleme; açıklamak; bir gizemi veya bulmacayı çözmek, cevabını veya çözümünü bulmak için (matematiksel bir problem.) [1400-50, Geç ME <L Solvere gevşetmek için, çözündürmek = so-var, sonra velarl, se-set-luere yıkamak; (bkz. Abdest.) Abdest n. 1 A özellikle su veya başka bir sıvı ile temizlik. dini bir ritüel olarak. [1350-1400]. (Pollutii-kirletme-luted,

    1. faul veya kirli yapmak için,) LA-bii reatum (Labi-al) 1. Labium ile ilgili veya bir Labium’a benzeyen. 2. dudaklarla ilgili, 3. (bir konuşma sesinin) her iki dudaktan biri kullanılarak ifade edilir. 4. bir dişin dudaklara bakan yüzeyini belirtme. 5. labial konuşma sesi, özellikle. ünsüz, [1585-95]; ML lingual. (reatum – tepki – 1. tersine bir hareket veya eğilim; ters yönde veya tarzda bir eylem. 2. Aşırı siyasi muhafazakarlığa doğru bir hareket; 3. Daha önceki bir sistem veya düzene geri dönme arzusu. bazı etki, olay vb .; 4. bir eylem veya duruma fizyolojik bir yanıt b. yabancı maddeye duyarlılığı gösteren fizyolojik bir değişiklik.) 6. mech. bir sistemin uygulanan bir kuvvete anlık tepkisi, uygulanan kuvvete eşit büyüklükte, ancak ters yönde bir kuvvetin uygulanması olarak kendini gösterir [1635-45]. SI (Sancte Johannes) 1. Özellikle Hıristiyan Kilisesi tarafından resmen tanınan olağanüstü kutsal bir kişi. Canonization ile. 2. büyük erdem veya iyiliksever bir kişi. 3. bir kurucu veya patron, hareket. 4. çeşitli Hıristiyan grupların bir üyesi. 5.Aziz olarak kabul etmek. Canonize [1150-1200]; ME Seinte. Canon: 1. Bir konsey veya başka bir yetkili makam tarafından yürürlüğe konan ve Roma Katolik Kilisesi’nde Papa tarafından onaylanan bir dini kural veya yasa. 3. Aksiyomatik ve evrensel olarak bağlayıcı olarak kabul edilen bir kurallar, ilkeler veya standartlar bütünü, özellikle. bir sanat çalışma alanında. 6. Resmi olarak tanınan herhangi bir kutsal kitap seti. 10. Kitlenin Sanctus ile komünyon arasındaki kısmı. 11. Bir melodik dizinin diğeriyle tutarlı, nota nota taklidi, ikinci satırın ilkinden sonra başlaması. (aksiyomatik). 1. Bir aksiyomla ilgili veya bir aksiyomun doğası; apaçık. 2. evrensel olarak kabul edilmiş bir ilke veya kural. 3. Mantık veya matematikte, ondan çıkan sonuçları incelemek için kanıtı olmadığı varsayılan bir önerme.

    Referans: Dr Len Horowitz “Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodları” BİYOLOJİK APOKALİPS İÇİN ŞİFA KODLARI yazan: Len Horowitz, DMD, MA, MPH ŞİFA KODLARI: KUTSAL KİTAP KODLARI İkinci Korintliler’de Pavlus, kutsal bilgiyle yakından ilişkili olan seslerin ve tonların anlamından söz eder. Bu kutsal bilgi, Tanrı tarafından yaratılış, yıkım ve mucizeler için kullanılmış ve ses ve sözlerle tasvir edilmiştir. Yaratılış’ta, başlangıçta Tanrı’nın her şeyi Sözden yarattığı söylenir. Birçok Yahudi-Hıristiyan, Tanrı’nın Söz olduğunu söyler. Word nedir? Ses. Ses nedir?

    Elektromanyetik frekanslardır: matematik ve fizik. Yahveh olmayan Tanrı’nın adını söylediğinizde bir rezonans, bir elektromanyetik frekans vardır. W harfi Yunanlılarla birlikte geldi. Yehova bile değil. İncil’de Tanrı’nın Musa’ya yanan çalıda “Benim adım Yod-He-Vau-He” dediği bir yer vardır. Tetragrammaton. YHWH veya JHVH. Jahvah olarak telaffuz edilir. Ünlüler yoktu. En sevdiğim İncil, Tam Yahudi İncilidir. İbraniceden İngilizceye doğrudan bir çeviridir. ALFA-SAYISAL KODLAR Dr. Joseph Puleo’nun (Healing Codes’un ortak yazarı) Jeshua adını verdiği çok kutsanmış bir yakın arkadaşı var. Bir gün işten eve giderken arabasının ön camındayken aniden bazı rakamlar gördü. İncil’de yaşlıların rüyalar gördüklerini, vizyonlar göreceğini ve gençlerin peygamberlik edeceğini söyleyen bir ayet vardır.

    Joey bu sayıları yazdı ve onları araştırmak için yaklaşık üç hafta harcadı ve bu sayıların, ruhun özü olan matematik okuyan son derece ruhsal olarak gelişmiş insanlardan oluşan matematiksel bir gizem okulunda öğretilen eski gizli Pisagor matematiğini temsil ettiği sonucuna vardı. Bu bilginin kutsal olduğunu biliyorlardı ve bunu gizli tuttular. Joey, Pisagor matematiğinin önemli bir bileşenini yeniden keşfettiğini fark etti ve bu onu Biyolojik Kıyamet İçin Şifa Kodları kitabında ortaya koyduğumuz İncil kodlarına götürdü. Pisagor matematiğinde, birden dokuza kadar sayılara sahipsiniz. Başka numara yok. On aslında bir artı sıfırdır. Bu nedenle sadece dokuz hastalık ve sadece dokuz tedavi vardır. Her şeyden sadece dokuz tane var. Joey, birden dokuza kadar olan sayıların İngilizce ile ilgili olduğunu anlamaya başladı. Böylece sayıları A’dan Z’ye, birden dokuza giden alfabeyle eşleştirdi. Sonra Tanrı kelimesi G-O-D gibi farklı kelimeler ekledi ve bu 8’e çıktı. Sonsuzluğun işareti. “Bu ilginç. Bu 8 rakamı ile ilgili diğer kelimeler inanç ve güvendir.

    İncil size Tanrı’nın asla toplama veya çıkarma yapmadığını söyler. O çoğalır. Yani 8’in katlarını alırsanız, o zaman tam sayıları toplayın, siz get: 1×8 = 8. 2×8 = 16 ve 1 + 6 = 7. 3×8 = 24 ve 2 + 4 = 6 vb. Aniden bir modelin geliştiğini görürsünüz: 8,7,6,5,4,3 2,1,9,8,7,6,5,4,3,2,1,9,8,7,6,5,4,3,2,1,9,8,7,6,5 İngilizce alfabe olan 4,3,2,1 geriye doğru. Dil öğrenimine aşina olan insanlarla konuşursanız, kutsal, ruhani dillerin İbranice ve Sanskritçe olduğunu söylerler. Yine de Joey matematiksel olarak bu eski diller ile İngilizce arasında bir ilişki olduğunu, ancak geriye doğru, yeterince ilginç olduğunu keşfetti. Anglo-Saksonlar bu kodları ve Pisagor matematiğini 1400’lerde anladılar ve bu kutsal bilgiyi bir koda dayalı olarak kullanarak kitleler için İngilizceyi yarattılar, böylece İngilizce konuştuğunuzda, kutsal bir dili geriye doğru konuşuyorsunuz. Bu nedenle, titreşimli bir özle iletişim kurmak yerine,

    İngilizce konuştuğumuzda, aslında birbirimizin kalpleriyle ve Tanrı’nın ruhsal özüyle iletişim kurmakta bir engelimiz var. Bir elektromanyetik frekans bloğu oluşur.

    KODLARI TEST ETMEK

    Havada Ölüm’de, Illuminati’nin özellikle 6’nın sütununu tüm kodları için veya kodlarının çoğunu, çok gizli ajanlar olan Illuminati’nin en yüksek seviyeleri için kullandığını açıklıyorum. Ve MI6’nın 66 frekansının Gestapo SS, 66’nınkine ne kadar benzediğini ve Exxon Corporation 66’nın ve chemtrails ve alüminyum oksit spreyinden sorumlu Maxxam Corporation’ın nasıl 66 olduğunu görmeye başlayacaksınız. . Bu kodu matematiksel olarak test edebilirsiniz. Kissinger ve Rockefeller gibi isimler ile aşılama ve soykırım arasında korelasyonel frekanslar yapabilirsiniz.

    Birdenbire, bu ilişkilerle ilişkili, sadece tesadüfen olmasını neredeyse imkansız kılan korelasyon katsayıları olduğunu fark edersiniz. Vahiy 13:18, “İşte bilgelik burada yatıyor. İşte anlayanların canavarın sayısını saymalarına izin verdikleri bilgelik, çünkü bu bir kişinin veya bir insanın sayısıdır ve onun sayısı 666 “. Bilgiye sahip olan, kutsal kayıp sırları anlayanların artık sayma yetkisi verilebileceğini söylüyor. Canavarı tanımlamak ve size vermek için canavarın sayısını saymak için gereken kodlara ve bilgeliğe sahipsiniz. küçük bir ipucu, Tanrı dedi, “Ve aynı zamanda bir kişinin adıdır”. Alfanümerik. “Sayın,” Tanrı der, çünkü sayı 666’ya çıkıyor. Muhtemelen ilişkili olduğunu düşündüğüm üç düzine ismi denedim bu komplo.

    SİMATİK: SES DALGALARININ MADDEDEKİ TAHMİNİ

    Joey, Cymatics alanını tanımlayan Stan Tenen’in çalışmasını inceledi. Dalgaların ve Titreşimlerin Yapısı ve Dinamikleri kitabının yazarı İsviçreli doktor ve araştırmacı Hans Jenny, güneş sistemlerine benzeyen oluşumlarla sonuçlanan sabunlu su gibi çeşitli yapıları inceleyen Cymatics adlı bir alana öncülük etti. Piramit tipi yapılar, altıgen ses titreşimine bağlı olarak halka yapıları vb. Cymatics, ses, frekans, titreşim ve fiziksel maddenin tezahürü – yaratılışçılık, ses, ses, Tanrı Sözü tarafından yaratılan gezegensel güneş sistemleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Örneğin, İbrani alfabesinin harflerini frekansları aktaran ve metal parçalar veya kum içeren bir plakayı titreştiren bir ses monitöründe söylediğinizde, kum titreşerek bu harflerin şekline dönüşür. Aleph, Beth, Daleth şarkı söylemek ya da konuşmak, bu harflerin frekans modellerinin plaka üzerinde oluşmasına neden olacaktır. Dolayısıyla, İbranice ruhen mükemmel bir dil olmaya kararlıydı.

    KÜMELENMİŞ SU

    Cymatics alanı, saf, bozulmamış suyun gerçekte neye benzediğine çok benzeyen kümelenmiş su şekillerini size gösterebilir. Nuh ve ondan önceki insanlar bugün yaşadıklarımızın çok ötesinde yaşadılar. Havadaki oksijen seviyesi (yüksek manyetik alan altında yaklaşık% 36 idi) ve içtikleri saf su nedeniyle 700 ila 800 yaşları arasında yaşadılar. Bu DNA çift sarmallı sarmal, elektromanyetik potansiyelini ve iletim yeteneklerini ancak altıgen şekilli halka yapılarından oluşan saf, bozulmamış suyla çevrelendiğinde koruyabilir. Bu, DNA’nın destekleyici matrisini oluşturur. Vahiy, son zamanlardaki büyük şifanın, bir kez daha nehirlerden ve akarsulardan akacak olan kristal berraklığında suyla ilişkilendirileceğini kehanet ediyor (diyor ki, insanlardır). Bu milletlerin şifası için sudur.

    DNA MESSENGER’DIR

    Bu on yılda tıp alanında en iyi beş Nobel Ödüllüsü’nden üçü, DNA’nızın sadece yaşam için bir plan olmadığı sonucuna vardı. DNA’nızın birincil işlevinin% 93’ünün hücreler arası iletişim için fonon emisyonları olduğunu belirttiler. Fotonlar hafif paketlerdir. Fononlar sağlam paketlerdir. DNA’nız gerçekte Tanrı’ya titreşen, her saniye size sevgi ile ışınlayan küçük bir antendir. Bilim adamları buna hücresel üst düzenleme diyor. Elektromanyetik frekanslar, fiziksel formun tezahürüne göre yukarı regüle edilir. Bu, eğer kanseriniz varsa, o ilahi sevginin Kutsal Ruhunda kalarak onu ortadan kaldırabileceğiniz anlamına gelir. DNA’nızın yüzde üçü fiziksel tezahürünüzle bağlantılıdır. Bu, DNA’nın bir işlevidir, ama sevgiyle sizin eşsiz kendinizi ifade etmeniz için titreştirilmiştir.

    SOLFEGGIO ÖLÇEĞİNİN NOTLARI

    Joey ses, müzik, dil ve maneviyatın yakından bağlantılı olduğunu fark etti. Vaftizci Aziz John’a İlahiyi aramaya başladı. Willi Apel, bu ilahiyi tüm çağların en derin ruhen canlandırıcı ilahisi olarak adlandırdı ve ne yazık ki yaklaşık 152 Gregoryen ilahisi ile birlikte bir şekilde kayboldu veya sonsuza dek bastırıldı. İncil’de, Derece Şarkıları, 120’den 134’e Mezmurlar, Davud’un Şarkıları, Derece Süleyman’ın Şarkıları’nı araştırdı ve İncil’in bu alanında olağanüstü müzikal çıkarımlar olduğunu buldu. Var kıtalar desenlerle düzenlenmiştir. Altı özel not arıyordu. Willi Apel, Vaftizci Yahya İlahisinin altı özel notaya söylendiğini ve her notanın bir önceki notadan bir tam ton daha yüksek olduğunu söyledi. Bu yüzden Joey ona notları vermesi için Jeshua’ya dua etti ve sonunda 7: 12-83

    Numaralarına yönlendirildi, burada az önce bahsettiğim Pisagor matematiğini kullanarak tekrar eden bir dizi kod gördü. Bu Joey’nin bana anlattığı gerçek bir hikaye. Bir gece uyuyordu ve aniden güzel kutsanmış Jeshua geldi, elinde bir İncil tutan kocaman bir meleğin yanında durdu ve İncil’in her yerinde pus vardı. Jeshua gülümsüyordu ve “Sana benden istediğini vermek istiyorum kardeşim, ama önce bazı soruları cevaplamalısın” dedi. Bu yüzden birkaç basit soru sordu. Joey cevap verdi ve bir soruyu doğru yanıtladığı her seferinde Jeshua gülümserdi ve İncil’in üzerindeki sis dağılır ve söz konusu İncil’deki yeri görebilirdi. Onu yönetiyorlardı. Son olarak, son sorudan sonra Jeshua, Joey’i Numbers 7: 12’ye yönlendirdi.

    O, “Ve ilk gün teklifini sunan, Yahuda oymağından Amminadab oğlu Nahşon’dur” diye okudu. Oradan altı ayet sayarsanız, “ikinci gün” başlar. Oradan altı mısra başlar, “Üçüncü günde” Orada varlıklardan altı mısra aşağıda, “Dördüncü günde” başlar. Joey, Pisagor matematiğini yaptığında, çok basamaklı tam sayıları tek basamaklı tam sayıya indirgediğinde, 3,9,6, 3,9,6, 3,9,6’nın katlarını, yani saniyede döngü olan Hertz’i gördü. bu, eski müzikal Solfej gamının ilk notasıydı. Joey, 20. yüzyılın en büyük dehası olan Nicola Tesla’nın Einstein’ın değil, Tesla’nın parlak çalışmasını yansıttı. Tesla elektromanyetik ve elektrofizik okudu. Serbest enerji yarattı (bu Rockefeller ve Kraliyet Ailesi karteli tarafından bastırıldı).

    Tesla, Royal Raymond Rife ve John Keely öğrencileri 3, 6 ve 9’un gücünün farkındaydı. Joey bu üç sayının katlarını aldı. 3’ün katları her zaman 369 modelini verir ve 6’nın katları 639’u verir. 9’un katları her zaman 9 tamamlamaya gelir. Sayılar 7:13 şöyle der: “Ve sunusu bir gümüş yükleyiciydi, ağırlığı 130 şekeldi, kutsal alanın şekelinden sonra 70 şekellik bir gümüş kase; her ikisi de et için yağla karıştırılmış ince unla doluydu teklif.” Bundan sadece altı ayet, 19. ayet tekrar ediyor. Oradan aşağıda altı mısra tekrar ediyor. Oradan aşağıda altı mısra tekrar eder ve altı mısra yine aşağıdadır. Bu, Tanrı’nın yaratma, yıkım ve mucizeler için kullandığı Tanrı’nın eski müzikal ölçeğinin şifresi olan İncil’de şimdiye kadar keşfedilmiş en güçlü koddur.

    Neden altı numarayı kullandı? Altıncı sayı her zaman kutsal bir sayı olmuştur. Altı, Tanrı’nın evreni yaratması için harcadığı günlerin sayısıdır. Altı gün, eski Levil rahiplerinin trompetlerini çaldıkları ve Eriha şehri çevresinde belirli tonlar ürettikleri günlerin sayısıdır. Unutmayın, 3000 yıl önce İncil’e ayet numaralarını ekleyenler eski Levil rahipleriydi. Tevrat’ı Yunanca Septuagint’e çevirdiler. Başlangıçta Tevrat’ın ayet numaraları yoktu. Joey sayıları Pisagor matematiğine çevirdi. 13. ayet 1 + 3 = 4’tür. Ayet 19, 9 + 1 = 10 veya 1’dir. Ayet 16, 1 + 6 = 7’dir. 417, eski müzikal gamın ikinci notasının koduydu. 417, 417, 417.

    Üçüncü not, 14. ayet ile başlamıştır. Kodu düzenlemektedir. 5,2,8, 5,2,8, 5,2,8. Joey altı tonun tümüne sahip olduktan sonra, ilahinin kelimelerini aramaya başladı. Jeshua’nın yönettiği, her yerin Apocrypha’sına girdi. Hıristiyanlara, Apocrypha’nın İncil’in meşru bir kitabı olmadığı söylenir, ancak Webster’s Dictionary size Protestan Apocrypha’nın İncil’in meşru bir kitabı olarak kabul edildiğini söyler. Kral James versiyonunun ardından İncil’den kaldırıldı. Başlangıçta King James versiyonu onu içeriyordu ve sonra çektiler. İçinde, Vaftizci Aziz John’un eski İlahisini buldu. Solfej, müziğin ilk altı satırının sırasıyla ölçeğin ardışık ilk altı notasında başladığı bir ortaçağ ilahisinden Vaftizci Yahya’ya doğdu.

    Joey o zamandan beri nasıl manipüle ettiklerini, tonlarını değiştirdiklerini fark etti. Tanrı’nın müzik ölçeği orijinal olarak dokuz notaydı, ancak en önemli notalar, en azından Vaftizci Yahya’ya İlahi için altı notaydı. Joey, orijinal Solfej’in notalarının Ut, Re, Mi, Fa, Sol, La olduğunu öğrendi. Her nota önceki nottan tam olarak bir derece daha yüksektir, tam tonlar, yarım tonlar değil. Ti (SI’dan gelen Sancto Iohannes) değiştirilmiş ölçeğe aittir. Bugün Do, Re, Mi, Fa, Sol, La, Ti, Do var ama bu orijinal ölçek değil. Ek aldatma için Roma Katolik Kilisesi’ne teşekkür edebiliriz. Kutsal altı notalı bir müzik ölçeğini yedi notaya çevirdiğinizde, tüm elektromanyetik frekansını değiştirir ve her şeyi dengesizleştirir.

    TONLARIN TANIMLARI:

    Ut queant laxis, diyatonik ölçekteki ilk nottur; 105 güç gaussuna eşit bir manyetik alan kuvveti birimi. İkinci not, bir uyarana yanıt olarak üretilen normalden daha büyük bir titreşim olan Resonare fibrisidir. Üçüncü not Mira gestorum – İngilizce Mucizeler. “İlahi veya doğaüstü bir nedene, özellikle Tanrı’ya atfedilen olağanüstü bir olay.” Dördüncü not, “özellikle akademik veya büyülü bir yapıya sahip hizmetliler veya görevliler” olarak tanımlanan Famuli tuorum’dur.

    Vahiylerde sözü edilen 144.000, şu anda Tanrı tarafından bir araya getiriliyor, beşinci nota birleştirilecek. Beşinci not, Kirliliği çöz veya sorunu çöz, “özellikle dini bir ritüel olarak su veya sıvıyla temizlik” dir. Dünyayı Kutsal Ruh’ta vaftiz etmek, insan ruhu ile Tanrı’nınki arasına bir paylaşım getirmek. Son not, Labiireatum, dudaklarla ilgili dudaklar, labia. Ayrıca Webster’ın dışında “ters bir hareket veya eğilim, ters yönde bir eylem” olarak tanımlanır. Daha önceki bir sisteme veya düzene dönme arzusu. Tüm ses aracılığıyla yaratır. Ses, elektromanyetik frekanslardır. Bu matematik ve fiziktir. İşte bu yüzden dua mucizeler yaratır.

    TANRISLIĞA DÖNÜŞ

    Bu gezegenin bin yıldır devam ettiği yön buna değmemiştir. Geri dönüyoruz. Aşırı siyasi muhafazakarlığa doğru bir hareket. Kişisel olarak, siyasi açıdan Tanrı’dan daha muhafazakar birini tanımıyorum. İnsanlığa olan sevgisi dahil her şeyi muhafaza ediyor. Tanrı da Yeni bir Dünya Düzeni istiyor. Kaderimizi belirlememize yardımcı olmak için Tanrı’nın bize bahşettiği özgür iradeyi, insanlardan özgür iradeyi çalan şirket faşistleri tarafından yönetilmesini istemiyor. Bu en büyük ihlaldir. Akademik olarak, nüfus azalmasına katılıyorum, ancak Tanrı’nın insanlara özgür iradeleri olarak verdiğini çaldığınızda değil.

    WEBSTER SÖZLÜĞÜNDEKİ KODLAR

    Ansiklopedilere göre, Noah Webster en üst düzey Masonlarla yakından bağlantılıydı ve sözlüğü İncil’e dayanıyordu. İncil’in kodlandığını bildiği için Webster Sözlüğü’nü de kodladı. Örneğin, bazı sözlüklerdeki gizli girişleri ve gizli girişlere çapraz referansları yine de görebilirsiniz. Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodlarını okursanız, İncil’i veya Webster Sözlüğünü bir daha asla aynı şekilde okumazsınız. Her zaman kodların olduğunun farkında olacaksınız ve bu kodları arayacaksınız. Biz ilahi insanlarız. Biz “Tanrı’nın kutsal çocuklarıyız, Baba’nın suretinde yaratılmışız”.

    Tıpkı siz, iyi ebeveynler olarak, çocuklarınızın kutsanmış ve yaratıcı olmasını istediğiniz ve onların çalışmalarıyla gurur duyduğunuz gibi, Evren Tanrısı ile de aynı şeydir. Bizi Dünya Gezegeni adlı bir okula göndererek hayatımızda yaratıcı, başarılı, sevgi dolu, sağlıklı ve mutlu olmamızı sağladı. Len Horowitz’in Emerging Viruses: AIDS & Ebola, Healing Codes for the Biological Apocalypse and Death in the Air: Globalism, Terrorism and Toxic Warfare kitapları Tüketici Sağlık Örgütü’nde mevcuttur. Aşılara mükemmel bir şekilde maruz kalan Horowitz on Vaccines bandı da Tüketici Sağlığı Örgütü’nde mevcuttur. Daha fazla bilgi için lütfen 416-924-9800’ü arayın Len Horowitz ile şu numaradan iletişime geçebilirsiniz: 1-888-508-4787;

    Web sitesi www.tetrahedron.org Makale Bilgileri Cilt 24 Sayı 12 Aralık 2001 Aramak: Önerilen Kitaplar Tonal Frekansların İyileştirme, İyileştirme ve Gençleştirme için Kullanımı Philip Ledoux’dan Biyolojik kıyamet için Şifa Kodları’nda Dr. Leonard G. Horowitz ve Dr. Joseph S. Puleo, Gizli Solfej Frekanslarını yayınladılar.

    Temel olarak, okulun ilk birkaç sınıfında hepimizin öğrendiği “Doe, Rae, Mi, Fa, So, La, Ti, Doe” diyatonik ölçeğidir. Zamanla, bu diyatonik ölçeğin aralığı değişti ve bir şekilde Horowitz ve Puleo orijinal perde frekanslarını buldu. Solfejde “Ti” eksik ve “Doe” dediğimiz şey “Ut” olarak biliniyordu. İşte bu altı notanın orijinal perde frekansları: 1. Ut = 396Hz, 9’a düşer [sayıları azaltır: 3 + 9 = 12 = 1 + 2 = 3; 3+ 6 = 9] 2. Re = 417Hz, 3’e düşer 3. Mi = 528Hz, 6’ya düşer 4. Fa = 639Hz, 9’a düşer 5. Sol = 741Hz 3’e düşer 6. La = 852Hz, 6’ya düşer Ayrıca Mi’nin “Mucizeler” veya 528Hz için olduğunu – dünyanın her yerindeki genetik mühendisleri tarafından DNA’yı onarmak için kullanılan tam frekanstır.

    Yazarların John Keely’nin çalışmasından kelimelerle bir müzikal ölçek olarak dahil ettikleri bir başka ilginç haber; Keely, müzik notalarıyla ilgili ışık tonlarını (pigment renklerini değil) ilişkilendirdi. Kadronun altındaki ilk satırda “C” olan “G-Clef” üzerinde ve ölçeği ve kadroyu büyütmeyi sürdürmek: * C = Kırmızı = Tonik * D = Turuncu = Süper Tonik * E = Sarı = Aracı * F = Yeşil = Alt Baskın * G = Mavi = Baskın * A = Indigo = Süper Dominant, Sub Mediant * B = Mor = Öncü Ton, Alt Tonik * C = Kırmızı = Oktav Bu çizelgeye ayrıca Dinshah Sağlık Derneği’nden bir başkası eklenmiştir: * Kırmızı = 397.3Hz En Yakın Not: G = 392Hz * Turuncu = 430,8 En Yakın Not: A = 440

    * Sarı = 464.4 En Yakın Not: A # = 466 * Limon = 497,9 En Yakın Not: B = 494 * Yeşil = 431,5 En Yakın Not: C = 523 * Turkuaz = 565.0 En Yakın Not: C # = 554 * Mavi = 598.6 En Yakın Not: D = 587 * Indigo = 632.1 En Yakın Not: D # = 622 * Menekşe = 665.7 En Yakın Not: E = 659 * Mor = 565.0 (ters polarite) En Yakın Not: A # ve E = 562 (her ikisi de ters polarite) * Macenta = 531,5 (ters polarite) En Yakın Not: G ve E = 525 (her ikisi de ters polarite) * Scarlet = 497.9 (ters polarite) En Yakın Not: G # ve D = 501 (her ikisi de ters polarite) www.lightwithin.com adresinden bu ek bilgi toplanmıştır: Altı Solfej Frekansı şunları içerir: * UT – 396 Hz – Özgürleştiren Suç ve Korku * RE – 417 Hz – Geri Alma Durumları ve Değişimi Kolaylaştıran * MI – 528 Hz – Dönüşüm ve Mucizeler (DNA Onarımı) * FA – 639 Hz – Bağlantı / İlişkiler * SOL – 741 Hz – Uyanış Sezgisi * LA – 852 Hz – Manevi Düzene Dönüş Bu grafikten daha büyük çıktı.

  • The Fountain: Darren Aronofsky Mistisizmi

     

    KONU

    Filmin 21. yüzyıldaki diliminde bilim adamı olan Tommy Creo, ölmek üzere olan kanser hastası eşi Izzi’yi kurtarabilmek için umutsuzca hastalığa çare bulmaya çalışmaktadır.

    Bu sırada Izzi 16. yüzyıl İspanya ‘sında geçen bir hikâye yazmaktadır. Hikâyede Engizisyon tarafından toprakları elinden alınmakla tehdit edilen Kraliçe Isabella, sadık konkistador Tomás’ı İspanya ‘yı kölelikten kurtarabilmenin tek yolu olduğuna inandığı Hayat Ağacını araması için Maya ormanlarına gönderir. Hikâye İspanya ‘da başlayıp Xibalba denilen Nebula‘da bitecektir ancak Izzi’nin hikâyeyi bitirecek kadar zamanı olmadığı için Tommy’den hikâyeyi bitirmesini ister.

    26. yüzyılda ise uzay gezgini olan Tom uzaydaki gezintisi sırasında kendisini çok uzun sürelerdir rahatsız eden olayların arkasındaki gerçekleri keşfeder. Bu üç adamın hikâyesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.


    https://youtu.be/7YPLpxv1LtQ

    ALINTILAR

    “Ölüm huzura giden yoldur.”

    “Ölüm yaradılışın bir parçasıdır.”

    “Her gölge, ne kadar koyu olursa olsun, sabah güneşi tarafından tehdit edilir.”

    “Ölüm bir hastalıktır. Aynı diğerleri gibi. Ve bir tedavisi vardır.”

    “Bedenlerimiz ruhlarımızın hapishaneleridir. Derimiz ve kanımız,
    tutsaklığımızın demir parmaklıklarıdır. Yine de korkmayın. Et çürür. Ölüm her şeyi küle çevirir ve,
    böylece, ölüm her ruhu serbest bırakır.”

    “Kraliçeniz Dünya’da ölümsüzlük arıyor… Sahte bir cennet. Bu, delalettir.
    O sizi kibirliliğe sürüklüyor ve ruhtan uzaklaştırıyor. Ama bu aptallıktır,
    çünkü, o da ölecek. Kıyamet Günü kaçınılmazdır. Her yaşayan ruh yargılanmalıdır.”

    “Utancım büyük. Ülkemi koruyamadım.”

    “Eski Ahit’e göre, Cennet Bahçesi’nde iki ağaç vardı. Bilgi Ağacı ve Hayat Ağacı.
    Adem ve Havva, Bilgi Ağacı’nın meyvelerinden yiyince, Tanrı bahçeyi onlara yasakladı
    ve Hayat Ağacı’nı sakladı.”

    “Hepimiz hayatımız boyunca bütünün bir parçası olmak için çabaladık. Öldüğümüzde tam olmak isteriz, güzelliğe ulaşabilmek için. Çok azımız başarabiliriz. Çoğumuz geldiğimiz gibi gideriz, tekmeleyerek ve bağırarak.”



    Darren Aronofsky’nin altı yıl sinemadan uzak kalmasına sebep olan üçüncü uzun metraj filmi The Fountain’a, Pi ve Requiem for a Dream ile kendini kanıtlayan ve özgüven kazanan yönetmenin meydan okuması olarak bakılabilir. The Matrix’i izlediğinde bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebileceğini, bir sonraki aşamanın ne olacağını kendisine soran Aronofsky’nin, aradığı cevabı bulmak için çıktığı uzun ve sancılı yolculuk, The Fountain gibi eşsiz bir bilimkurgu filminin yaratılmasıyla tamamlandı.

    İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan ve yuhalanan, eleştirilen ve gişede zarar eden The Fountain; içeriği, anlatısı ve özellikle de görselliğiyle gerçekten de daha ne kadar ileri gidilebilir sorusuna verilmiş tatmin edici bir cevap olarak, bilimkurgu sineması tarihindeki yerini aldı. Her izleyenin farklı algıladığı ve anlamakta zorlandığı The Fountain, tam da Aronofsky’nin istediği gibi çeşitli tartışmalar yarattı. Aronofsky, her izleyenin kendi cevaplarını bulmasını istediğinden, haklı olarak filmin hangi gerçeklikte olduğunu açıklamaktan kaçındı. Bu gerçeği bulmak bize düştüğünden, parçaları birleştirerek filmin yarattığı karmaşayı çözmek istedim ve filmi, hikâyeyi mantıklı ve gerçekçi bir zemine oturttuğumu düşündüğüm iki farklı biçimde çözümlemeye çalıştım.

    FİLM ANALİZİ

    ***Yazının bundan sonraki bölümü The Fountain ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

    The Fountain’ın Çözümüne Dair: Filmde Kaç Farklı Zaman Dilimi Var?

    Girişte bahsettiğim gibi filmi çözümleyebilmek için öncelikle bu soruya net bir cevap verebilmek gerekiyor. The Fountain’da iki farklı zaman dilimi olduğu söyleyeyim. 16. yüzyılda geçen kısmın Izzi’nin kitabı ve dolayısıyla da sadece kurgudan ibaret olduğu düşünüldüğünde geriye iki seçenek kalıyor. Film, ya 21. yüzyıldaki gerçekliğin dışına çıkmıyor ya da 26. yüzyıl, 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı.

    Hikâyenin yalnızca 21. yüzyılda geçtiği bir gerçeklik kurduğumuzda, 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu varsayabilir veya bu bölümü 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyenin devamı olarak düşünebiliriz. Sonuçta Izzi, kitabının İspanya’da başlayıp Xibalba’da son bulacağını söylemiş ve ölmeden önce son bölümü Tommy’nin yazması için ısrarcı olmuştu. Tommy de Izzi’nin son dileğini, onun istediği şekilde yerine getirmiş olabilir. Ne var ki, sözünü ettiğimiz kurgularda havada kalan çok fazla detay olduğunu ve taşların tam olarak yerine oturmadığını düşünüyorum.

    Çözüm 1: İçsel Yolculuk

    Izzi’yi kaybeden Tommy, ölümü alt etmek için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Guatemala’daki ağaçtan elde ettiği karışımın Donovan’ın tümörünü yok etmesi ve becerilerini geliştirmesi sebebiyle ağaçla ilgili her şeyi öğrenmek isteyen Tommy, ekibini seferber ediyor. Ancak tıpta çığır açtığını düşünebileceğimiz bu tedaviyi daha ileri götüremiyor, ölüme çare bulamıyor. Izzi’yi kurtaramaması, hastalık olduğunu düşündüğü ölümün tedavisini bulamaması ve Izzi’nin son isteğini yerine getirememesi, Tommy’yi farklı arayışlara yönlendiriyor. Yaşamaya devam edebilmesi, bu yenilgilerin üstesinden gelebilmesi için bakış açısını değiştirmesi gerektiğinin farkına varıyor. Arayışa giren Tommy, kurtuluşu Budizm’de buluyor.

    Zen Budizm’ini öğrenen Tommy’yi Lotus duruşuyla meditasyon yaparken görüyoruz. Bu noktada, filmin üç parçalı anlatısında 26. yüzyılda geçtiği varsayılan bölümün, Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Zen Budizm’i ile içine yönelen Tommy, bu meditasyon tekniğiyle egosu ve kişiliğiyle mücadele ediyor. Ne kadar olduğunu bilemesek de uzun bir sürecin sonunda kişiliğinde keskin bir dönüşüm meydana geliyor. Hayat ve varoluş hakkında yeni bir perspektif kazanıyor ve bir tür aydınlanma yaşıyor.

    Filmin üçüncü kısmının Tommy’nin iç dünyası olduğunu söyledik. Peki, Aronofsky, Tommy’nin iç dünyasını, neden onu şeffaf bir kürenin içerisine yerleştirerek görselleştiriyor? Bunun tek bir sebebi yok. Filmin farklı okumalara açık olabilmesi için, seyircinin Tommy’nin yolculuğunu içsel ve dışsal bir yolculuk olarak değerlendirebilmesi gerekiyor. Dışsal bir yolculuk olabilmesi için de bu uzay yolculuğunun şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Şeffaf küre, aynı zamanda meditasyon halindeki Tommy’nin dış dünyadan kopuşunun, kendi iç dünyasını yönelişinin bir simgesi.

    Kürede Tommy’nin bir türlü kaçamadığı anılarını ve içinde filizlenen yeni inancı görmekteyiz. Bu inanç, Moses Morales adlı rehberin Izzi’ye anlattığı mezara dikilen tohum ile ağaca dönüşme ve bu dönüşümün form değiştirerek devam ettiği bir hikâyeden ibaretti. Moses Morales’in babasının gerçekten bu döngüye girdiğine inandığı gerçek bir hikâye… Tommy, başta inanmasa da Izzi’nin mezarına bir tohum ekmişti. İnanmaya başlamasının sebebi Budizm’e yöneldiğinde aynı inancı görmesidir. Budizm’de de benzer bir yaşam döngüsü ve dönüşüm vardır. Aronofsky de zaten farklı kültürlerdeki ve mitlerdeki benzer hikâye ve inançları filmin tamamında iç içe geçirerek, sentezleyerek farklı bir yapı kuruyor.

    Ölümün bir hastalık olduğunu iddia eden bilim insanı Tommy, Zen Budizm’i ile bu iddiasından vazgeçiyor. Ölümün hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ve bununla birlikte ölümün bir son olmadığına inanmaya başlıyor. Tommy, ölümün yaklaştığını biliyor ve korkmaya başlıyor. Ölmeden önce Izzi’nin kitabını bitirmesi gerekiyor ama sonunu bilmiyor. Tommy, kitabı Nirvana’ya ulaştığında bitiriyor. Xibalba’ya ulaşması, esasında Nirvana’ya ulaştığını gösteriyor. Çünkü Tommy’nin içsel yolculuğu, Nirvana’ya ulaştığı takdirde anlam kazanabilecektir. Burada önemli bir husus daha var.

    O da Tommy’nin, Izzi’nin kitabını bitiriş şekli. Thomas, Hayat Ağacı’na buluyor, ölümsüzlük veren reçinesinden içiyor ama kendisinin ve kraliçesinin hayal ettiği gibi ölümsüzlüğe ulaşamıyor. Tommy’nin Izzi’yi kurtaramaması ve ölümsüzlüğe erişememesi gibi Thomas da kraliçeyi kurtaramıyor ve ölümsüzlüğe erişemiyor. Thomas, ölümsüzlük verdiğine inanılan reçineden kana kana içtiğinde çiçeğe dönüşüyor. Çünkü Tommy artık buna inanıyor.

    Çözümü 2: İçsel Ve Dışsal Bir Yolculuk

    21. yüzyıldaki hikâyenin sonunda Tommy’yi ölüme çare bulabilmek için Guatemala’daki ağaçla ilgili her şeyi bilmek istediğini söylediği ve kendisini bilime adadığı anda bırakmıştık. 26. yüzyılda dev bir küre veya baloncuk içerisinde Xibalba’ya yolculuk eden Tom’un, 21. yüzyılda bıraktığımız Tommy olduğunu düşünmek zorundayız. Sebeplerine geçmeden önce şunu söyleyelim: böyle düşündüğümüzde Tommy’nin bir hastalık olduğunu düşündüğü ölüme çare bulduğunu, ölümsüzlüğü keşfettiğini kabul etmiş oluyoruz. Şimdi bu sonuca nasıl vardığımızı en başa dönerek açıklamaya çalışalım. Hastalığı sebebiyle kriz geçiren Izzi, son günlerinde Tommy’ye gerçekliğine inandığı bir hikâye anlatıyor.

    Çıktığı bir seyahatte, Moses Morales adlı Mayalı bir rehber, Izzi’ye ölen babasından bahsediyor. Moses, babasının öldüğüne inanmıyor. Mezarı kazarlarsa babasını orada bulamayacaklarını söylüyor. Babasının mezarının üzerine bir tohum ekmişler. Tohum ağaç olmuş. Moses, babasının o ağacın bir parçası olduğuna inanmış. Bir bilim insanı olan Tommy, bu hikâyeyi dinlediğinde doğal olarak inanmıyor ve saçmalık olduğunu düşünüyor. Ancak Izzi öldükten sonra mezarını kazıp bir tohum dikiyor. 21. yüzyıl ile 26. yüzyıl arasında, elimizdeki tüm bilgileri kullanarak -Tommy özelinde- neler olduğunu düşünmek ve boşlukları doldurmak bize düşüyor.

    Hayattaki nihai amacına -ölümsüzlüğe- ulaşan Tommy’nin hikâyenin önceki çözümünde olduğu gibi Zen Budizm’ine yöneldiğini burada da söyleyeceğiz. Tommy’nin Zen Budizm’ine yönelme sebepleri de aynı. Xibalba’ya yaptığı yolculuk esnasında da meditasyon yapmaya devam eden Tommy, Izzi’nin son isteğini yerine getirememenin ve onsuz yaşamanın verdiği ıstırabın üstesinden gelmeye çalışıyor. O, 21. yüzyılda bıraktığımız, sadece bilime ve bilimsel gerçeklere inanan Tommy değil artık. Beş yüz yıldan uzun bir süredir yaşayan, içgörüsü kuvvetli, ruhani tarafını keşfetmiş bilge bir insan…

    Tommy, neden bir ağaçla yolculuk etmektedir, ağaçla konuşmasının, ona sarılmasından nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Tommy, ağacın Izzi olduğuna inanıyor. Beş yüz yıl önce Izzi’nin mezarına diktiği tohum ağaç oldu. Izzi anlattığında, Tommy’ye safsata gibi gelse de zamanla kişisel olarak bilimde daha ileriye gidemeyeceği bir noktaya ulaştığında, kendisini aştığında, alternatif inançlar alternatif olmaktan çıkıverdi onun için. Yine de ölümsüzlüğe erişmiş bir insan olarak, Izzi’nin anlattığı ve inandığı biçimiyle ebediyen var olma fikrini, alternatif bir ölümsüzlük fikrini benimsemesi oldukça zordu.

    Kırılma noktası Tommy’nin Budizm felsefesiyle hayatına yeni bir yön verdiğinde gerçekleşti. Çünkü aynı inancı, aynı döngüyü Budizm’de de gördü ve koşulsuzca bağlandı. Bir ağacın bedeninde de olsa Izzi’nin var olduğu bir dünyada yaşayan Tommy, Izzzi’yi ikinci kez kaybetmeden evvel (Ağacın yaşlanması ve ölümünün yaklaşması) Xibalba’ya gitmesini sağlayacak imkânların da oluşmasıyla ağacı küresine alarak son yolculuğuna çıkıyor. Bu noktada, Tommy, neden Xibalba’ya gidiyor sorusunu cevaplamak gerekiyor.

    Ağacın yaşlanması ve ölmesinin, Izzi’yi yeniden kaybetmek anlamına geldiğini söylemiştik. Tommy, bu dünyadaki ölümsüzlüğün Izzi olmadan bir anlamı olmayacağını fark ediyor ve Izzi ile sonsuza kadar birlikte olabilecekleri Xibalba’da yeniden doğuş inancına tutunurken buluyor kendini. Tommy’nin yolculuğu bu motivasyonla başlıyor.

    26. yüzyıldaki kısmın 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı olduğunu işaret eden çok önemli başka veriler de var. Bunların biri Tommy’nin sağ koluna mürekkeple işlediği ince ve kalın halkaların, kendi deyimiyle aradan geçen zamanı gösteriyor oluşudur. 21. yüzyılda evlilik yüzüğünü kaybeden Tommy, Izzi’ye olan bağlılığının simgesi olan yüzüğü bulamadığı için acı çekiyor. Izzi öldükten sonra, Izzi’nin kitabını tamamlaması için hediye ettiği kalemle mürekkebi parmağına işliyor Tommy. Parmağında mürekkeple oluşturduğu halkayı 26. yüzyılda da görüyoruz. Hatta yılları koluna işleme fikri de buradan çıkıyor. Tommy’nin kolundaki halkalardan bahsederken, “Bütün bu yıllar, bu anlılar, hep sen vardın” dediğini duyuyoruz. Izzi, öldükten sonra da hep yanında; ruhuyla, anılarıyla ve yeni yaşam formuyla… Tommy’nin “bütün bu yıllar”dan kastı şüphesiz ki, aradan geçen beş yüz yıl.

    Tommy’nin yolculuğu sırasında Izzi ile olan anılarının onu yalnız bırakmadığını görüyoruz.. Hasta yatağında Izzi, ilk kar yağdığı için Tommy ile yürüyüş yapmak isteyen Izzi ve kitabının bitirilmesini isteyen Izzi… Aronofsky, Tommy’ye acı veren anıları yerleştiriyor küreye. Yüzyıllar geçse de unutamadığı, üstesinden gelemediği anılar… Adına Tom denen 26. yüzyıldaki karakterin anılarının 21. yüzyıldaki Tommy’nin anıları olması ikisini birbirine bağlayan en önemli ayrıntı diyebiliriz. Çünkü anılarımız geçmişimizdir, yaşanmışlıklarımızdır.

    En büyük korkusunu, ölümü yenmeyi başaran Tommy, Xibalba’ya vardığında ölüp yeniden doğacağına inansa da korktuğunu söylüyor. Ancak Izzi ile sonsuza kadar yaşama fikrine sıkıca sarılarak küresinden ayrılıyor. Vicdan azabını dindirmek ve huzur bulabilmek içinse yapması gereken son şeyi yerine getiriyor: Izzi’nin kitabını bitiriyor.

    Sonuç

    Filmin yazarı, yönetmeni, her şeyi Darren Aronofsky, The Fountain’ın bir bilimkurgu filmi olduğunu söylüyor. En başta The Matrix’i izlerken bilimkurgu filmi yapmayı kafasına koyan Aronofsky, “Uzayı dıştan çok, içten ele alan bir film çekmeyi karar verdik. Uzayın dışı, teknoloji delisi filmler tarafından esir alınmıştı çoktan. Daha canlı, farklı ve minimalist bir bilimkurgu filmi yapmanın mutlaka bir yolu olmalıydı.” diyor. Bu sebeple ikinci çözümü daha olası buluyorum. The Fountain’ın bir bilimkurgu olabilmesi için Tommy’nin ölümsüzlüğü bulması şart.

    Ölümsüzlüğü bulduğunu kabul ettiğimizde de 26. yüzyıla kadar yaşadığını ve Xibalba’ya doğru o uzay yolculuğunu yaptığını doğal olarak kabul etmiş oluyoruz. 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olarak okuduğumuzda Aronofsky’nin “Minimalist bilimkurgu yapmak için yola çıktık” söylemiyle çelişiyoruz. Minimalist bilimkurgu söyleminin The Fountain çözümlemesinde anahtarımız olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz ki, çelişkilere rağmen birinci çözümün de yabana atılmaması gerekiyor. Bu iki çözüm dışında The Fountain’ı bir paralel evren bilimkurgusu olarak okuyabilir veya üç hikâyeyi birbirinden bağımsız olarak da değerlendirebilirsiniz. Karar sizin.


    FOTOĞRAFÇI ANALİZİ

    Yani merak ediyor olabilirsiniz… ama Çeşme bir film… filmler filmdir, fotoğraf değil !!

    Bu doğru. Ancak en akılda kalan filmleri parçalara ayırarak, en iyi sahnelerin bazıları tek bir görüntüde özetlenebilir. Sinematografi ve bir video kamera ile zamanın hareketini yakalama yeteneği mükemmel ve kendi başına sanatsal bir yetenek olsa da, uzun çekimler şeklinde ekrana gelenler gibi bazı anları analiz etmek gerçekten büyüleyici olabilir. tam uzunlukları.

    Amaçlarımız için, Çeşme’yi fotoğrafçılar olarak analiz etmek, bir adım geri çekilip filmden bağımsız ve hareketsiz görüntülere bakmayı gerektirir. Sanatsal bir bakış açısıyla fotoğrafçılık hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, bunlar oldukça faydalı olabilir ve bu şeylerin aklımızda yer almasına neden olan bazı unsurları vurgulayacağız.

    Bununla birlikte, Çeşme’den birkaç fotoğrafı vurgulayalım ve bunları bir fotoğraf merceğinden tartışalım:

    1). Uzay gemisi”

    Çeşme’nin en akılda kalan bölümlerinden biri, etrafta süzülen “uzay gemisi” tasviridir. Temelde bir adam, ölen bir ağaç ve anılarını içeren bir küre.

    Bir fotoğraf olarak bu gerçekten çok etkileyici. Masaüstümüzde ara sıra duvar kağıdı olarak görünmesinin bir nedeni var. Hemen çekici olan ilk şey renk paleti. Hem yumuşak hem de yoğun olmayı başarırken, aynı zamanda bunun uzayda dolaşan bir şey olduğu hissini iletiyor. Belki bazı bulutsuların yanından geçerek. Kim bilir ? İnsanların keşfetmeye devam ettiği en büyük gizemlerden biri – dışarıda ne tür görünmeyen şeyler var? Kehribar rengi tonları tam olarak Dünya’ya bağlı değil, kesinlikle burada tasvir edilen şekillerde değil ve şüphesiz bu hayranlık uyandırıyor.

    Kompozisyon açısından bakıldığında, görüntü de oldukça olağanüstü. Kürenin dış sol kenarı, gözünüzün izlediği ve çerçevenin sağ tarafına geri döndüğü görüntü çerçevesinin üst ve alt kısmına giden ön çizgiler oluşturur. Bununla birlikte, görüntü, karenin en sol bölümünü oluşturan negatif boşluk, filmin ön ve merkezini oluşturan (kameraya diğer konudan biraz daha yakın olsa bile) ve çerçevenin en sağındaki kadın ve ağaç.

    Görüntüyü bizim için bir araya getiren şey, hem sahnenin izleyici için gerekli olmayan kısımlarını küçültmek hem de diğer şeylerin önemini artırmak için gölgelerin ve vurguların kullanılmasıdır. Ön planda, neredeyse tamamen karanlık olan siyah bir kütle (belki kurutulmuş odun veya çimen veya başka bir şey) var. Bunun görüntünün yalnızca sağ yarısını oluşturması, solda ise ön plandaki bir nesneden yoksun olması oldukça ilginç – negatif alanı güçlendiriyor ve bu uzay küresinin uzayda kelimenin tam anlamıyla kendi başına dolaştığı hissini artırıyor .

    Parlak noktalar gözlerimizi hem erkeğe, hem kadına hem de ağaca çeker. Konumun bağlamını bilmek kesinlikle değerli olsa da, insanlar ve belirli nesne görüntünün temel konularını oluşturur. Hikayenin daha geniş bağlamı göz önüne alındığında – bu insanların bulunduğu yer, duygularını iletmek için mükemmeldir.

    Filmi görmediyseniz, anında net olmayabilir, ancak tıpkı düğünleri fotoğrafladığımız zamanki gibi – gördüğünüz görüntüler, daha iyi bir hale getirilmesi için genellikle bağlam bilgisi gerektirir.

    2). Hayat Ağacı

    Filmin sonlarına doğru, Hayat Ağacı’nın bu görüntüsünü görüyoruz. Bu, birçok filmde, dini metinlerde ve öfkeli kolej çocuklarının dövmelerinde tekrar tekrar tasvir edilen bir sembol olmuştur. Bir Maya harabesinin tepesinde olması beklenebilecek şeyden ağır bir ipucu alarak, hemen güzel ve basit bir tasarıma sahiptir. Arka plan manzarası çok güzel ve Meksika’dayken Coba’daki Maya harabelerinin tepesinden kendimizi gördüklerimizle paralellik gösteriyor.

    Maya uygarlığıyla ilgili geçmiş, aslında bu görüntüyü bizim için daha ilginç kılıyor. Ağaçlarla dolu yoğun ormanlar ve çok sayıda hayvan, bugüne kadar bile sırları saklar. Böyle etkileyici bir fantezi toteminin böyle bir yerde var olduğunu hayal etmek çok kolay.

    Fotoğrafçılar olarak bu görüntü hakkında ilk fark ettiğimiz şey, fotoğrafın çekildiği zamandır. Sabahın erken saatlerinde altın saat, en güzel saatlerden biridir ve bizi öğlen güneşi sırasında çoğaltılması imkansız olan bir drama ekleyen bir dizi doğal ışık ve renkle tedavi eder. Renk, gölge, açık tonlar vb. Katmanları buna önemli ölçüde katkıda bulunur. Şüphesiz, böyle çekimlerin çok daha kolay olmasını sağlar.

    Önceki görüntüde olduğu gibi, bu fotoğraf üçte bir kuralından ve merkez odaklı bir konudan (ağaç) belirgin bir şekilde yararlanıyor. Güçlü yön çizgileri (su havuzunun kenarları) gözü tekrar tekrar ağaca çeker. Çerçevenin ortasındaki güneşin parlak parlamaları da dikkatinizi ona daha da çekiyor. Hikayenin içeriğini bilmeseniz bile, bu nesne hakkında bir şeyin önemli olduğunu belirtir .

    Elbette gölgeli figürün ön plana dahil edilmesiyle görüntü daha iyi geliştirilir. Göz kırpın ve onu özlemiş olabilirsiniz, ancak fotoğraftaki varlığı gerçekten önemli. Hikayenin bağlamından, bu kişinin Hayat Ağacı’na gelişini ortaya çıkarır (oldukça büyük bir olay). 

    Kompozisyonel bir numara olarak, “ölçek için insan” aslında bir şeyin boyutunu diğer insanlara göstermenin gerçekten kolay bir yoludur. Ağaca kıyasla ne kadar küçük göründüğü düşünüldüğünde, ağacın daha büyük önemi olduğu açıktır. Kameraya çok daha yakın olsaydı, tam tersini iletmek mümkün olabilirdi.

    3). Xibalba

    Görsel efektler açısından, Çeşme’de sergilenen mekanın görüntüleri oldukça çığır açıcı. Bunun sadece CGI olduğunu düşünmeye meyilli olsanız da, gerçek çok daha havalı. Görsellerin nasıl oluşturulduğuna dair biraz arka plan istiyorsanız , bu sekansların bir makro fotoğrafçı tarafından görüntü ve video çekimi olarak nasıl başladığını açıklayan Çeşme’deki bu hızlı belgesele göz atmanızı öneririz .

    Oradan, daha büyük bir kompozit görüntü oluşturmak için başka öğeler ve görüntüler istiflendi. İlginçtir ki, bu son derece yaygın bir tekniktir – sadece sinemada değil, bizim gibi daha basit fotoğrafçılar tarafından bile kullanılır. Bu, Photoshop gibi bir programda elde edilmesi oldukça kolay olan bir efekttir ve bazı teknik becerilerle, bir kamera içi çift pozlama yakalamak da tamamen mümkündür.

    Bu özel görüntü için bu, ana kahramanın aşkınlığa doğru ilerlediği filmin bir bölümünü ortaya koyuyor. Ön planda, öznenin kendisi var, çok farklı ama tamamen kontrast. Gölgeli figürü, sadece önde ve merkezde olduğu için değil, aynı zamanda içinde bulunduğu arkadan aydınlatmalı ve çok daha açık renkli daireyle güçlü bir şekilde yan yana geldiği için gözümüze çok güçlü geliyor.

    Arka planı oluşturan makro fotoğrafçılık çekimi kendi alanında ve yanlardaki doğal fraktal benzeri formlar ve görüntünün çekirdek çemberlerini oluşturan yapılandırılmış bulut benzeri halkalar nedeniyle – nasıl olduğunu hayal etmek zor. bu gerçekten yaratıldı. Bir petri kabında belirli bir kimyasal karışımı kullanmak, iyi zamanlama ve muhtemelen biraz şans, sonuç budur. Dijital sanat eserine benzeyen şaşırtıcı derecede doğal ve organik bir şey.

    Bu basit ve mükemmel bir görüntü. İzlerken film müziğinden “Death is the Road to Awe” ı çalarsanız, muhtemelen daha çok seveceksiniz.

    4). Fatih

    Bu noktada, Çeşme’yi henüz görmediyseniz , muhtemelen merak ediyorsunuzdur… ”neler oluyor?” Maya mitinin bu hikayeye dahil olması tartıştığımız gibi oldukça ilginçtir ve zaman zaman bunun görsel temsillerini görüyoruz.

    Hala filmden çekilmiş olan bu filmde pek çok ilginç şey oluyor. Sağdaki kişinin sade siyah giysisinden sağdaki adamın daha ayrıntılı giysisine kadar kıyafet seçimi – fotoğrafçılar olarak kesinlikle aklımızda tuttuğumuz bir şey bu. Basit portre çekimleri bile uygun kıyafet seçimiyle yapılabilir veya kırılabilir ve bu, daha fazla insanın kolektif olarak çalışan kıyafetler giydikleri çerçeveye getirilmesiyle giderek daha önemli hale geliyor.

    Nesnelerin işlem sonrası yönünden, bu sahnede (ve açıkçası filmin çoğunda) kullanılan belirli estetiği görmek oldukça ilginçtir; bu, görüntüden dikkati dağılmış olabilecek renklere, örneğin kırmızılarda ve mavilerde. Ayrıca, cilt tonlarını cesaretlendiren ve hatta arka duvarı daha da patlatan çok sayıda artırılmış portakal ile çok fazla sıcaklığın girişini görebilirsiniz.

    Gerçek görüntü kompozisyonu dengelidir, ancak yine üçte bir kuralı çok ciddiye alır ve izleyiciyi harekete geçirmek için alevli kılıcı büyük bir etkiyle kullanır. Bizi Maya rahipinden baş kahramana götüren öncü bir çizgi işlevi görür ve daha sonra ne olacağına dair bir karar vermek için kolayca okuyabileceğiniz çok miktarda ham enerji içerir. Bu, sadece birkaç kare sonra gelen bir şeyin habercisidir.

    5). Aydınlanma Arayışı

    The Fountain’da öne çıkan birçok mükemmel geniş çekime rağmen, duyguları sergilemek için yakın çekimlere de önemli bir vurgu var. Oyuncuların yüzüne bakıldığında alınabilecek çok şey var – özellikle de gözler.

    Tüm sahneyi sarı renk tonuyla yıkamak da ilginçtir ve çoğu durumda muhtemelen işe yaramayacak olsa da , film dünyasındaki başka bir kaynaktan gelen ışığın nasıl bir etkisi olduğunu hissedebildiğiniz için burada işlev görür . Belki de güneşin parlak kör edici ışığı?

    Görüntünün kendisi de şimdiye kadar gördüklerimize kıyasla benzersizdir, çünkü adamın yüzünü vurgulamak için geniş bir diyafram açıklığından yararlanır. Vücudunun geri kalanının omuzlarından ve sırtının aşağısında bulanık göründüğünü görebilirsiniz – bu, odak noktasının yalnızca gözlerin ve yüzün üzerine yerleştirildiğini temsil eder ve bu görüş düzleminin dışındaki herhangi bir şey sonuç olarak bulanıklaşır.

    6). Yakınlık

    Bu, aslında oldukça benzersiz olan güçlü bir görüntüdür, çünkü kendi içinde sadece gerçekten bedensiz başlara muamele edilir. Bir bakıma, daha geniş bağlam olmadan biraz ürkütücü, ama neyse ki, burada gerçekte neler olup bittiğini bilmemize izin vermek için sadece ince görsel kuyruklara ihtiyaç var. Ya da belki o kadar ince değiller …

    Arka planın çoğu, sahnenin solunu kaplayan neredeyse baskıcı bir biçim olan gölgeye bürünürken, bunun düz bir yatak olduğunu ve doğal ışığın bir pencereden görüş alanımızın sağına doğru yayıldığını anlayabiliyoruz. . Bunu yüzlerinin nasıl aydınlatıldığına ve gölgelerin üzerlerine nasıl yansıtıldığına bağlı olarak söyleyebiliriz.

    Kompozisyon için üçte bir kuralını vurgulayan çoğu görüntünün aksine, bu görüntü, çerçeve içinde kabaca eşit olarak dengelenmiş dört çekirdek bileşenli bir ızgaradan yararlanıyor gibi görünüyor. Bu, standarttan kopma yeteneğini gösterdiği için son derece önemlidir, ancak bu kadar basit ve belki de daha az önemli bir sahnede bile görüntü yapısını korumaya devam eder. Çerçevenin en sol ve en sağ bileşenleri sadece basit renklerden oluşurken, iki kişi çerçevede kendi bireysel, ancak tecavüz eden boşlukları oluşturuyor.

    7). Uyanış

    Muhtemelen, Çeşme’den çekebileceğimiz en az gurur verici kare , filmdeki konumu nedeniyle de bizim için ilginç. Genel olarak konuşursak, sert beyaz ışıkta parlayan yüzler tam olarak çekici bir görünüm değildir. Bir düğün çekimi sırasında böyle bir çekim yapılsaydı, muhtemelen bir adım geri çekilir ve flaş ayarlarımızı yeniden kontrol ederdik.

    Aslında gözlemlediğimiz şey, bu karakterin konuşması ile beyaza dönüş arasındaki anlar bizi başka bir sekansa götürüyor. Bunun gerçekleştiği tekil anda, görüntünün kendisi diğer sahnelerin çoğundan farklı bir şeyi aktarmayı başarır – oyunda eterik, hatta meleksi bir oluşum var. Bu film boyunca çok az kez bu kadar sert beyazlar görüyoruz, ancak az miktarda kullanıldığında, renk sarsıntısı psikolojik olarak onu anılarımızda yankılanmaya zorlamak için bize hizmet edebilir.

    Bu önemlidir, çünkü katıldığımız fotoğraf bağlamında, sadece tek bir anı değil, uzun bir süreyi belgeleme yeteneği önemlidir. Düğün günü fotoğrafçılığında, bir müşteri birkaç yüz resimden oluşan bir galeri aldığında, bunlar kronolojik olarak görüntülendiğinde müşteri aklında günü sanal olarak oynatabilecek şekilde düzenlenir. İyileştirme süreci boyunca, en önemli anları veya hatırlamaya değer önemli bir şeyi gösteren anları tespit ederiz.

    Bu görüntü ile, kendi başına o kadar da ilginç değil, ancak bağlamda dikkate alınması gereken çok şey sunuyor.

    8). Maya

    Hayat Ağacı resmini bu yazının başlarında görmüştük ve bu manzara bakmamız için daha da fazlasını sağlıyor. Birden çok perspektiften yakalandığı bir anın önemini anlayabilirsiniz. Bu, ölçeği ve hatta bu durumda gerçeküstü konumu daha fazla göstermeye yardımcı olur.

    Özünde, bu, filmde önemli bir olayın meydana geleceği konumu sergilemek için belirleyici bir çekimdir.

    Sonuç olarak, “çerçeveyi doldurmanın” fotoğrafçılıkla ilgili ipucu basit ve etkilidir ve bakılması gereken şeylerin yoğun olduğu bu tür bir yerde ve güzel bir altın ışık rengi dizisinde yapılması oldukça kolaydır. Bizim için en ilginç olanı, ağacın kalıntılarla yan yana gelmesidir. Görüntüye sağdan sola baktığımızda, güneş ışığının ağacı aydınlattığını görebiliriz (bu, sahnenin en önemli kısmı olduğu için kasıtlı olarak yapılır – ve gözünüz hemen önce buraya çekilir) ve görüntü sola doğru hareket ettikçe çok daha karanlık. Harabelerin kendisi bağlam açısından önemlidir, ancak ağaçtan daha az önemlidir. Kesinlikle arka plana karşı öne çıkıyorlar, ancak iyi aydınlatılmış ağaçtan çok daha az.

    9). Sessiz

    The Fountain boyunca çok güzel ve gerçeküstü görüntüler varken , bu aslında çok ham ve insani olduğu için erişilebilir en güzel sahnelerden biri. Sahne, belirli bir duygusallığı iletme amacına hizmet ederken, bunu zevkli bir şekilde ve varoluşsal bir krize rağmen bir sevgi ve özlem duygusu iletme bağlamında yapar.

    Gerçek görüntü pek çok yönden güçlüdür çünkü onunla birlikte hem amaçlanan amaç (yani: belirli öğelerin ve çerçeve içinde nasıl konumlandırıldığı) hem de bunun doğal olarak ortaya çıkan ve yakalanan samimi bir an olduğu hissini taşır. Filmde, bu bireylerin birbirleriyle doğal bir kimyası olduğu için bunu çok iyi bir oyunculuk becerisine bağlayabiliriz. Hareketsiz çerçevede gördüğümüz şey şu:

    İlk bakışta aklımız küvetteki kadın tarafından yakalanır. Bir video ışığı ile yumuşak bir şekilde aydınlatılır ve çerçevenin odak noktasıdır. Bir fotoğrafçı olarak, odağımızı doğrudan onun gözlerinin etrafındaki yüzüne yerleştirirdik.

    Daha sonra, küvetin kendisini ve çerçevenin etrafında bir daire içinde giden oldukça ilginç bir yön çizgisi olduğunu gözlemliyoruz – daha fazla derinlik sağlıyor. Küvetin özellikle sağ tarafı bizi sahnedeki erkek özneye götürüyor, burada iki bireyin ellerinin buluştuğu yerde duruyoruz. Bu çizgiyi takip etmeye devam ederken, görüntünün ön planına geri dönüyoruz, burada sahnenin solunda hafif bulanık ön plandaki nesneleri görebiliyoruz – belki bir mum veya sabunluk? Bu etki nedeniyle, bir izleyici olarak, neredeyse olmamamız gereken bir şeyi gözlemliyormuşuz gibi, bize daha röntgenci bir rol veriliyor.

    Üçte bir kuralı nihayetinde burada tam olarak sergileniyor, ancak bunun üç bölüme ayrılması aslında her bölümü oluşturan ana konuların yerleştirilmesi nedeniyle oldukça ilginç olduğu için biraz daha yanıltıcı. Solda mum / sabunluk görüyoruz ve bu gerçekten sahnenin izleyicisi olarak yerimizi sağlamlaştırıyor. Ortada ve sahneye geri çekilirken odak noktası erkek ve kadın oluyor – kasıtlı olarak ana odak noktası olacak şekilde merkezleniyoratış. Son olarak, görüntünün sağ tarafında, arka plandaki yağmurlu bir pencerenin üzerindeki ışık desenine gözlerimiz çekilir. Daha geniş film bağlamında, bu amorf desen, gelecekteki bir varoluşta gerçekleşen gerçeküstü “uzay gemisi” sahneleri ile rezonansa giriyor – yine de bu tekil anda, başka türlü yumuşak ve donuk bir renk şemasına derinlik katan basit bir renk noktası gibi davranıyor.

    10). Kapıların Önünde Durmak

    Bakacağımız son sahne şudur – Maya rahibini bir tapınağın girişinde duran kontrastlı bir figür olarak ortaya çıkarır. Burada sevilecek çok şey var – güneşin kullanımından öznenin arka planını aydınlatmak için, pozlama, kişinin gölgede kalmasıyla sonuçlanan ortam ışığını yakalamak için ayarlanmış. Bu kesinlikle kasıtlı olarak yapılan bir şeydir ve gerçekte bir fotoğrafçı olarak, uygun flaş kurulumuyla, hem bireysel hem de arka planı birlikte pozlamak için yüksek hızlı senkronizasyon (HSS) kullanılabilir.

    Yine de bu çok daha az zorlayıcı bir çekim olur. Siluetten gelen belli bir drama ve bu kişinin kim olduğuna dair bir belirsizlik var. Güneşin keskin aydınlatması, ona tanrısal nitelikler kazandırmak için bu karakterin yararına çalışıyor.

    Görsel olarak, fark ettiğimiz ilk şey, bu karakterin duvarlar ve giriş yolu ile çok belirgin bir şekilde nasıl çerçevelendiğidir. Odaklanmak onun üzerindedir çünkü odaklanmak isteyebileceğimiz çok az şey vardır. Oradan, görüntünün geri kalanı oldukça basit bir şekilde üçte bir kuralından yararlanıyor ve çok sınırlı bir renk şeması kullanıyor.


    RÖPORTAJ

    Paul Fischer The Fountain için Los Angeles’ta.

    Darren Aronofsky için The Fountain, birkaç yıldır bir aşk emeği olmuştur. Bu oldukça karmaşık ve özgün romantik drama, gençliğin pınarını, sevginin gücünü ve yoğunluğunu ve takıntıların doğasını keşfediyor. Başlangıçta Brad Pitt ve Cate Blanchett’in başrollerini üstlendiği filmde Hugh Jackman, Rachel Weisz’e aşık bir karakterin orta çağlarda, günümüzde ve gelecekte üç dönem enkarnasyonu olarak rol alıyor. Yönetmenin medyaya son konuşmasının üzerinden beş yıl geçti. Paul Fischer ile konuştu.

    Paul Fischer: Sonunda bunu yapma sürecinden ve sizin için ne kadar sinir bozucu olduğundan bahsedebilir misiniz?

    Darren Aronofsky: Çok uzun bir süreçti ve tüm projelerimin gerçekten zor olduğunu düşünüyorum. Hiç kimse Tanrı ve matematik hakkında siyah beyaz bir film yapmak istemiyordu. Ve sonra Pi’den sonra herkes “Ne yapmak istiyorsun? Sonra ne yapmak istiyorsun?” Diye sordu ve onlara Requiem for a Dream’in bir kopyasını gönderdim ve sadece sessiz kaldılar ve neredeyse hiç kimse aramadı ben döndüm. Bazı nedenlerden dolayı, ilginç ve havalı olduğunu düşündüğümüz filmleri seçtik ve bunlar kutunun biraz dışında kaldı, bu yüzden her zaman büyük bir zorluk. 

    Brad [Pitt] başlangıçta gerçekten ilgilendi ve bu ona çok fazla yakıt verdi. Bunun için her zaman büyük bir film yıldızı istemiştim çünkü bu filme başladığımda, bilim kurgu romanlarından ve grafik romanlardan gerçekten ilham aldığımı biliyordum, bir bilim kurgu romanı okuyacaksın ve ilk 100 sayfa için, gerçekten neler olup bittiğini bilmiyorsunuz ve sonra birdenbire birkaç kelime beliriyor ve tüm bu ipuçları ve dünya açılıyor ve Neal Stephens dünyasının tam ortasında bir şaplak oluyorsunuz ve birden bire hepsi mantıklı. 

    The Fountain ile benzer bir deneyim yaşatmak istedim, yani filmin ilk 20 dakikasında yüzüyorsunuz ve sonra birden Rachel ile tanışıyorsunuz ve dünya bir araya gelmeye başlıyor ve tüm bu sahnelerin aslında bir anlam ifade ettiğini fark ediyorsunuz. ve bir şey ifade ediyor. Umudum, içine bir film yıldızı ekleyerek seyircinin ilgisini çekebilir ve 20 dakikayı atlatmalarına yardımcı olabilirdi. Yani, Brad ilgilendiğini ifade ettiğinde, harikaydı. Her şeyi başlattı. Ve sonra, gerçekten yaklaştık ve sonra çokça duyurulan sakal traşı oldu ve sonra temelde dağıldı. Karşısında 18 milyon dolar vardı ve çok fazla kan döküldü. Bir şeyin olma ihtimali gerçekten yoktu. Paletimi temizlemek ve yeni bir şeye başlamak için gerçekten çok uğraştım. 

    Aslında yeni başlattığımız her şey, muhtemelen bir sonraki adımda yapacağımız şeydi, bu yüzden zaman boşa gitmedi. Ama sonra, bir gece, onu sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana geri dönmem için özgürleştirdi. Sadece sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana dönmem için özgür kıldı. Sadece sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana dönmem için özgür kıldı.

    Paul Fischer: Film için Brad’in sahip olduğu sakal görünümünü traşlı kafa için mi takas ettin?

    Darren Aronofsky: O bakış filmde. Conquistador sekansları için sakal uzatıyordu. Yerleşmesi uzun zaman aldı. Savaş sahnesinin Hughs sakalından ne kadar uzun olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen oldukça benzer olduğunu düşünüyorum. Hugh’un büyük bir şeyi vardı. Brad’in protez sakallarla ilgili büyük bir sorunu vardı. Onu büyütmek istedi.

    Paul Fischer: Her zaman çizelgesinin her öğesi diğer tüm zaman çizelgesinde bulunur. Çok fraktal bir resim. Her şey ilişkilidir. Bunu nasıl inşa ettin? Bu senaryo aşamasında mı geldi? Çekim yaparken bunu düzenledin mi?

    Darren Aronofsky: Hepsi önceden planlanmıştır. Böyle bir şeyi yapmak için son derece düşük olan bütçe ve son derece kısa olan sınırlı zamanımızla, her şey ev ödeviyle ilgiliydi. Yani, tüm bu bağlantılar önceden yapıldı. Tabii ki, “Hey, bunu buraya yapıştırabiliriz.” Olaylar sette oldu, ancak id, tüm kararların% 95’inin önceden olduğunu söylüyor. Hazır olduğunuzda, ne kadar iki boyutlu iş yaparsanız yapın – hikaye tahtaları, çekim listeleri, senaryo çalışması – gerçek canlı oyuncular ve gerçek fiziksel ekipmanlarla üç boyutlu bir alana girdiğiniz anda, hiçbir şey işe yarıyor, bu yüzden adapte olabilmelisin. 

    Ancak, tüm bu ödevleri yapmış olmak, kesinlikle neye ihtiyacınız olduğunu bilmenizi sağlar, böylece istediğiniz her şeyi elde etmeye oldukça yaklaşabilirsiniz. Ancak tüm çekimler önceden planlandı. Film boyunca devam eden tüm yıldız alanları – tabii ki uzayda ve sonra tüm mumların aşağıya doğru sarkması, onları odak dışına attığınızda bir yıldız alanı, çatıda Rachel’ın arkasındaki Noel ışıkları yıldız. alanlar. 

    Aynı şekilde karanlık ve ışıkla da çalıştık, Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar hiçbir zaman tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yanardı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce. Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar hiçbir zaman tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yaktı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce. Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar asla tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yaktı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce.

    Paul Fischer: Bunun için Rachel’ı gerçekten öneren Hugh muydu?

    Darren Aronofsky: Evet. Bu fikre dahil değildim çünkü Rachel ile kişisel bir ilişkim vardı ve bu bir kumar. Ya ilişki bitecekti ya da ilişki iyi olacaktı, öyleyse neden böyle bir şeyi riske atalım? Hugh fikri önerdi. Ona açık değildim. “En azından buluşalım” dedi. Ve böylece vegan bir restoranda yemek yedik. Aslında vegan değildi, makrobiyotikti, ama farkı bilmiyorum. Ve tamamen bağlandılar ve elektrikseldi. Bu şeylerden biriydi, bir yönetmen olarak, iki oyuncunun birbirine baktığını ve birbirini anladığını gördüğünüz, nadiren gerçekleşen bir oyuncu odasında olmasını umuyorsunuz. Ve Hugh ve Rachel’la ilgili olan şey, o zamanlar ikisinin de aşırı derecede aç oyuncular olmasıydı. Şimdi, onlar büyük film yıldızları. Şimdi, onlarla çalışmayı bilmiyorum. Sahne aktörleri ve inanılmaz derecede iyi eğitilmişler ve her ikisi de ne yapabileceklerini gerçekten gösterme fırsatı bulamamışlardı. Bu benim için en heyecan verici. Ellen Burstyn harika şeyler yaptı ama uzun zaman olmuştu. Jennifer Connelly ve Marlon Wayans’ın ortaya çıkmak için bir nedeni vardı.

    Paul Fischer: Rachel’ı yönetmek beklentilerinizi aştı mı?

    Darren Aronofsky: O müthiş. Onu bir duygu kazanı olarak tanımlıyorum. Sadece ısıyı artırıyorsun ve işler kaynamaya başlıyor. Tek bir seçimle dört veya beş farklı duygu alabileceğiniz oyunculardan biri. Bana göre bu harika. Gömülmüş ve ağacın içinde büyüyen adam Moses Morales hakkında konuştuğunda, bu tek bir şeydi. Çok, çok az sayıda oyuncu 40 saniye boyunca aşırı yakın çekim yapabiliyor. Başlangıçta deli gibi kestim. Filmi birlikte ilk kestiğimizde parçalar halindeydi. Buradan en iyiyi ve oradan en iyiyi aldım ve işe yaradı, ama sonra, “Malzemeyi bir kez daha gözden geçirmeliyiz” dedim ve sonra o parçaya tökezledik. Bir aktörün böyle bir şey yaptığında parlamasına izin vermelisin.

    Paul Fischer: The Last Man’den The Fountain 1.0’dan The Fountain 2.0’a ne değişti?

    Darren Aronofsky: The Last Man her zaman The Fountain 1.0’dı. Bu sadece gizli bir başlıktı. Oldukça paranoyak bir adamım, bu yüzden ona Son Adam dedik. Her zaman The Fountaindeniyordu. Bu sadece yanlış bir başlıktı. Her nasılsa senaryo oraya çıktı ve sızdırıldı ve The Last Man oldu ama asla The Last Man olmadı. Aslında başlangıçta bizim için bir çalışma başlığıydı. Filmin en büyük ilham kaynaklarından biri, Latin Amerika’da bir kasabada bu yepyeni hapishanede bulunan ve bir yanardağ vardı ve kasabada hayatta kalan adam dışında herkes yok edildi. yeni hapishane hücresi. 

    Ölümsüzlük ve yalnız kalmakla ilgili, istediğimiz şeyi yakalayan bir şey vardı. Temelde yaptığımız şeye dönüşen bu, Bir fikrin küçük bir tohumunun başka bir şey haline gelmesi ilginçtir. Yani The Fountain 1.0 ‘mevcut. Bunu, şu anda mevcut olan DC Vertigo’nun ciltli ve yumuşak kapaklı grafik romanında görebilirsiniz. Çok çok benzer. Birkaç farklılık var. The Fountain 1.0’ın başlangıcında büyük bir savaş sahnesi vardı, ancak Gladyatör sonrası, Peter Jackson öncesi bir manzaraydı. Ridley’in [Scott] Gladyatör’de yaptıklarından çok heyecanlandım. “Vay canına, bu heyecan verici. Gerçekten heyecan verici bir savaş sahnesi yapabiliriz.” Dedim. 

    Ama sonra, denemelerimi ve sıkıntılarımı yaşadım ve Yüzüklerin Efendisi çıktı ve “Maya Conquistador savaşımız asla bu fantezi ve aşırılık seviyesine gitmeyecek, öyleyse neden yapalım?” Dedim. Ve sonra tabii ki Troy çıktı ve Kral Arthur. Bütün bu devasa savaş sahneleri olmuştu. Hollywood başardı. Seyircilerin gördüklerinde esnediklerini fark ettim, bu yüzden “Bu sahne Tommy tarafından Izzi için yazılmıştır. Hikaye nedir?” Hikaye inanılmaz olasılıkların üstesinden gelen bir adam, bu yüzden sonunda Maya ordusuna karşı Hugh Jackman’a inandı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey buydu. 

    Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi. Hugh Jackman, Maya ordusuna karşı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey bu. Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi. Hugh Jackman, Maya ordusuna karşı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey bu. Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi.

    Paul Fischer: Hugh Jackman’ı bu kadar duygusal bir rol oynayabileceğine sizi inandıran bir şeyde görmüş müydünüz?

    Darren Aronofsky: Gerçekten böyle duygusal işler yapan kaç erkek oyuncu gördünüz? Son iki ya da üç haftada 15 şehirde bulundum ve birçok kadın bana “Ekranda veya ekran dışında hiç bu kadar savunmasız bir adam görmedim” dedi. Ne yapabileceğini gerçekten bilmiyordum. Buna ilk başladığımda, listemde değildi çünkü o harika olduğu ve yıldızı olduğu Wolverine’i yeni yapmıştı, bu da hayranıysanız yapılması gereken inanılmaz, zor bir şey. Sadece o role adım atmak ve onu gerçekten başarmak büyük bir başarıydı. Ama başka hiçbir şey görmemiştim. Sonra Oz’dan Çocuk’u gördüğümde inanılmaz miktarda yetenek gördüm. İnkar edilemezdi. The Fountain’da yaptıklarının dışında, adam şarkı söyleyebilir ve dans edebilir. [Gülüyor] Gerçekten üzücü. 

    Bu filmde yaptığı şey olağanüstü ve bir şekilde gözden kaçtı. Hugh ile rastgele bir barda veya başka bir yerde arkadaşlarından bazılarıyla tanıştım. Sadece merhaba dedik. Ve sonra, aynı otelde kalıyorduk ve ben orada oturup 20 kiloluk buklelerimi yapıyordum ve bu adam odanın diğer tarafına bir makineyi hareket ettiriyor. Bu şeyi çekiyordu ve makine zıplıyordu ve ben de “Ne oluyor? O ucube kim?” Dedim. Ve, X-Men 2 için antrenman yapan Hugh Jackman’dı ve ben gidip “Hey, nasılsın?” Dedim. Sonra, Hugh bu türden bir boyuttan 12 ay içinde tam Lotus pozisyonuna geçmeyi başardı. Yedi sekiz yıldır yoga yapıyorum ve Lotus pozisyonuna giremiyorum. Ancak, tam bir Lotus’a girdi ve tüm o sahneleri, Lotus’ta, kendini yüzdürmek için su altında, bir barbekü teçhizatına bağlı olarak gerçekleştirdi. 

    Böylece, ters döndüğünde ve baş aşağı gittiğinde, teçhizat onu temelde döndürdü, 10 saniye boyunca baş aşağı tuttu ve sonra, balonun o büyük açıklayıcı görüntüsü için ineceği yere geri getirdi. Su altında ve karakterde yaptığı çekimlerden biriydi. Fiziksel olarak, gezegende onun gibi bir örnek bulamazsınız. Bu, pek çok farklı spor dalında Olimpik altın madalya sporcusu olabilecek türden bir adam. Yani, bu inanılmazdı. Dublörümüz vardı – ve bütün dublörlerini yaptığı gibi bir tür klişe olduğunu biliyorum – ama her şeyde dublör dublöründen daha iyiydi. Yani, bu onun ağaca tırmanması, kavgalar yapması, her şeyi. Bunun dışında duygusal olarak serbest bıraktı. Bir sahneyi çekmenin geleneksel yolu, geniş açıyla başlamaktır çünkü bu ışıklandırmayı oluşturur ve ardından yakın çekimler için içeri girersiniz. Kamerayı aldık ve aniden bu musluklar açılmaya başladı ve “Tamam, kes! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri sok!” 

    Kamerayı uçurduk ve gittik ve kuruyana kadar gidecekti. Sonra 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Çok hoşumuza gitti. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notayla oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Onu Tomas olarak çal, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha öfkeli oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. kesmek! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri alın! “Kamerayı uçurduk ve gittik ve kuruyana kadar gidecekti. Sonra 10 dakika ara verdik ve kuruyana kadar tekrar gidecektik .

    Biraz taciz ediciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Bundan hoşlandık. Kurgu bu yüzden bu kadar uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadı. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür üstesinden geldim, ama sonra “Biliyor musun? Tomas olarak oynayın, Tom olarak oynayın, üzün, öfkeli oynayın, biraz daha öfkeli oynayın, gerçekten mutlu oynayın. “Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. kesmek! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri alın! “Kamerayı uçurduk ve gittik ve o kuruyana kadar giderdi. Sonra 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik .

    Biraz taciz ediciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Bundan hoşlandık. Kurgu bu yüzden bu kadar uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadı. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür üstesinden geldim, ama sonra “Biliyor musun? Tomas olarak oynayın, Tom olarak oynayın, üzün, öfkeli oynayın, biraz daha öfkeli oynayın, gerçekten mutlu oynayın. “Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Biz zevk aldık. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. 

    O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notayla oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Tomas olarak oyna, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha öfkeli oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Biz zevk aldık. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Onu Tomas olarak oyna, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha kızgın oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti.

    Paul Fischer: Şimdiye kadar, üç filminiz de biraz yoruma açıktı. Bir noktada, bir Batman yapmaya bağlıydın. .

    .Darren Aronofsky: Batman’e hiç bağlı değildim. Batman bir yazı işiydi. Requiem for a Dream’den çıkmak, The Fountain yapmayı hayal etmek, bunun makul miktarda kuruşa mal olacağını fark etmek ve stüdyonun beni 4 milyon dolarlık uyuşturucu filmi yapan adam olarak nasıl algıladığını görmekle ilgiliydi bana Batman hakkında bir şeyler yapma şansı verdiler ve kahramanlarımdan biri olan Frank Miller ile çalışabileceğimi fark ettim, “Bunu geliştirirsem, aslında The Fountain’i yapmam için bana yönelik algılarını açabilir. ” Ama son altı yıldır gerçekten The Fountain’i yapmaya çalışıyordum.

    Paul Fischer: Bunun gibi daha doğrusal bir şey yapar mıydınız yoksa filmleriniz için bu tür bir vizyona sahip olmaya devam edecek misiniz?

    Darren Aronofsky: Onları daha tuhaf, daha tuhaf ve daha tuhaf yapacağım. Sinemada yapabileceklerinizin sınırlarını hep zorlamaya çalışıyorduk. DP’m Matty, her zaman Wild Style film yapımcıları olduğunu söyler. Wild Style o çılgınca, grafiti yazı stiliydi, ama kimin her zaman ne yazdığını harflerin tarzından tanıyabilirdiniz. Ve bence her zaman yaptığınız hikayeyi anlatmaya yardımcı olacak, ancak inanılmaz derecede benzersiz ve umarım insanlar için ilginç olan bir görsel dilini bir filme yerleştirmeye çalıştık.

    Paul Fischer: The Fountain beklemeye alındığında, muhtemelen bir sonraki projeniz olacak şeyin tohumunu oluşturan başka şeyler üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Bunun ne olduğu hakkında konuşabilir misin?

    Darren Aronofsky: Hayır. [Gülüyor]

    Paul Fischer: Bir sonraki filminizin İncil’e ait olacağını söylediniz, ilk filminiz Tanrı ve matematik hakkındaydı ve bu film agnostik bir şekilde spiritüeldir. Tanrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Dindar mısın? Tanrı’ya inanır mısın?

    Darren Aronofsky: Bence The Fountain’ın temaları, bu sonsuz enerji ve madde döngüsü, Big Bang’e kadar uzanıyor. . . Büyük Patlama oldu ve tüm bu yıldız maddeleri yıldızlara, yıldızlar gezegenlere ve gezegenler hayata dönüştü. Buradayken, her şey geri dönene kadar bu maddeyi ve enerjiyi biraz ödünç alıyorlardı ve bu hepimizi birbirine bağlar. Dışarıdaki alaycılar bu saçmalığa gülüyor, ama bu doğru. [Gülüyor] Dağınık olan şey, dikkatimizin ne kadar dağınık ve bu bağlantıdan kopuk olduğumuz ve bunun sonucu da bu gezegene ve kendimize yaptığımız şeydi. 

    Sadece birbirimizi ve gezegeni öldürüyorduk ve şu anda bu bir acil durum, bence. Tüm hayır işim her zaman çevre ile ilgiliydi. Nesli tükenmekte olan türler listesinde 15.000 tür var. Cıva zehirlenmesi benim yeni işim. [Gülüyor] Bunu kendimize yapıyorduk. Kuzey Kuzey Kutbu’ndaki yerli halkın anne sütünde cıva zehirlenmesi olduğu gerçeği bizden geliyor ve Alzheimer artıyor. Kendimize ne yapıyoruz? Tam bir kopukluk. 

    Bana göre, maneviyat burada. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu.

    Paul Fischer: PG-13 için herhangi bir değişiklik yaptınız mı?

    Darren Aronofsky: Fragmanda eklenmiş bir satır var ama filmde yoktu, “Ölüm bir hastalıktır ve bir çare var ve onu bulacağım.” Bu, Hugh’nun istediği, yer bulamadığım bir satırdı ve onu düzeltmek zorunda kaldım.

    Paul Fischer: Şiddeti kesmediniz mi?

    Darren Aronofsky: Hayır hayır. Şiddet hepsi aynı.

    Paul Fischer: O halde bunu R’den PG-13’e nasıl değiştirdiniz?

    Darren Aronofsky: Müzakere!


    XİBALBA

    “Sonra Bir Hunahpu ve Yedi Hunahpu gitti, gui-Yol boyunca alçalırken haberciler tarafından tespit edildiXibalba’ya. Gelene kadar dik basamaklardan aşağı indileryeniden çalkantılı nehir kanyonlarının kıyısında.

    Popol Vuh 1 (Maya Kutsal Kitabı)

    Antik Maya halkı, dünyalarını üç aşamalı bir evren olarak tasarladılar. Göklerin kubbesini oluşturan bir gökten, dört kenarlı yeryüzü olan İnsanların ve yeryüzünün altındaki dünyanın – cehennem dünyasının 2 . Dünyanın kendisi genellikle yeraltı dünyasıyla ilişkilendirilen sulu bir üssün üzerinde yüzer. Üçünü birleştirmek düzeyler eksen mundi veya evrenin merkezidir ve genellikle bir ağaçla temsil edilir. Dalları gövdesi yerden yükselen ve kökleri yayılan gökyüzünde yeraltı dünyasından. Quiché Maya dilinde cehennem dünyasına atıfta bulunulduXibalba olarak, “korku yeri” 3 veya ” korkunun yeri” 4 , Yucatan’daki Maya halkları yarımada yeraltı dünyasına Metnal veya “ölülerin yeri” olarak atıfta bulunur.

    Bu yüzden yeraltı dünyası, yalnızca yeryüzünün altında sulu bir yer olarak nitelendirilir korku ve ölümle, ancak topraktan fışkıran bitkilerin hayat veren özellikleri kendisi, dünya ağacı gibi.Gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı dünyası tanrıların yuvalarıydı. Atalar gökyüzünde yaşadı. Yaratmada yaşayan hayırsever tanrılar, yaramaz veya tehlikeli ruhlar ahlaksızlıklar ve kanyonlar ve yeraltı dünyası korkunç Lordların eviydi.Antik çağda tanımlanan ölüm ve hastalığın getiricileri olan yeraltı dünyası Maya yaratılış efsanesi, Popol Vuh . Postclassic bir belge olarak görülse dePrelassic Maya ikonografisi, efsanevi yaratılış anlatılarının metin 100 MÖ 6’ya kadar uzanıyor ve kanıtlandığı gibi daha derin antik çağa sahip olabilir Guatemala’nın piedmont bölgesindeki Izapa’daki anıtlarda

    Bilinen en eski hiyeroglif versiyonu ilk olarak 16. yüzyılda İspanyol yazımına çevrildi.tury, muhtemelen en geç CE 1558. CE 1701 ve 1703 arasında, bir İspanyol rahip, Francisco Ximénez, metni kopyaladı ve İspanyolca çevirisini ekledi 8 .Dayanarak Popol Vuh yanı sıra etnografik hesaplarda J. Eric tarafından bildirilen Thomson 9 , arkeologlar B. MacLeod ve D.Puleston, Antik Maya, mağaraları yeraltı dünyasına girişler olarak kavramsallaştırdı.

    Efsanevi Popol Vuh’un sayfalarında iki çift Hero Twins ve onların des-Muhtemelen bir mağaranın ağzından Xibalba’ya kadar. İlk set bir adam ve onun erkek kardeşi ve ikinci set ikiz oğullarıdır. Hikayede ikizler çağırılıyor yeraltı dünyası kötü ölüm ve hastalık efendileri ile top oynamak için. Lordların isimleri varBir ve Yedi Ölüm, Toplanan Kan, Pus Demon, Sarılık Şeytanı, Kafatası gibi Staff and Bloody Teeth bir kaç isim. İlk ikiz grubu oyunu kaybeder ve sa-kötü lordlar tarafından eleştirildi, ancak birçok deneme ve testten sonra, ikinci ikiz grubu yenilgiye uğradı lordlar ve insanlar üzerindeki güçlerini yok edin.

    Ortaya çıkan babalarını diriltirler Maya mısır tanrısı olarak, ancak yeraltı dünyasında yaşamaya devam ediyor. Eylemleri temizliyor evrenin harekete geçmesi, güneşin doğması ve yıldızların gökyüzünde yolculuk. Bu yazıda, antik Mayalar arasında mağaraların düşünüldüğünü gösteriyorum. Yeraltı yerleri ve dünyanın altındaki geçiş alanları olarak ve birçok geleneksel toplulukta bugün hala en çok doğal peyzajın kutsal özellikleri. Arkeolojik araştırma yanı sıra etno-grafik hesaplar mağaraların uzaktan saygı duyulacak alanlar olmadığını, İnsanların hem yararlı hem de tehlikeli olabileceği ve yatıştırabileceği yerler tanrılar. Arkeolojik kayıt, bunların antik Mayalar arasında kullanıldığını kanıtlıyor ve Bazı sitelerdeki ayrıntılı mimari değişiklikler, bunların göze çarpan büyük halka açık törenler için arka planlar.


    Kaynakhttps://www.female.com.au/darren-aronofsky-the-fountain-interview.htm
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kaynak_(film)
    https://replikler.net/replik/the-fountain-kaynak-replikleri-2006/
    https://medium.com/@formedfromlight/a-photographers-analysis-of-the-fountain-2006-film-fe5c88c70f89
    https://www.filmloverss.com/the-fountainin-cozumune-dair/
    Xibalba, Korkunun Yeri: Mağaralar ve Antik Maya Yeraltı Dünyası / Holley Moyes University of California, Merced

  • Subliminal Mesaj Hakkında Her Şey

     

    SUBLİMİNAL MESAJ NEDİR?

    Subliminal sözlükte “Psik, bilinçaltı, bilinçdışı, bilinçaltı ile algılanan” anlamına gelmektedir.

    Subliminal mesaj; Bilinçaltı mesajı olarak tanımlanır. Reklamcılıkta kullanılan bir yöntem olan subliminal mesaj başka bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da mesajdır ve normal insan algısı limitlerinin altında kalmak, o anda fark edilmemek üzere tasarlanmıştır.

    Bir bilinçaltı mesaj, bilinçli algılamanın çok üstünde olan ve bilinçli bir şekilde eleştirisel olarak filtreleyemediğimiz görsel veya işitsel mesajların hepsine subliminal mesaj denir.

    Subliminal mesajlar esasen 5 duyumuza yönelik olarak da hazırlanabilir ancak uygulamada daha çok görsel ve işitsel olanlar kullanılmaktadır.

    Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavram. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor.

    Subliminal mesajlar reklamlarda sıkça kullanılır fakat insanlar bunu fark etmezler bazılarına teknik açıyla bakılması gerekebilir.

    Bilinçaltının en önemli özelliği ise bilicimizin farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesi. Siz beş katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama bilinçaltınızda bu sayıyı biliniyor ve kaydediliyor. Aynı şekilde bebekliğimize dair anlıları bilinçaltı kayıtlarının arasında bulmak pekala mümkün. Bunlar nasıl mı gerçekleşiyor?

    Gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” isimlendirilen hareketler bulunuyor. Bu hareketler sayesinde göz devamlı çevremizi tarıyor ve aldığı bilgileri bilinçaltına atıyor. Bizler bu bilinçaltına gönderilen verilerin çok ama çok az bir kısmını hatırlayabiliyoruz. Burada önemli olan nokta bilinçaltına gönderilen verilerin karar verme ya da eyleme geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı direkt olarak etkilemesi.

    Amerika’da bu yöntemin bazı reklam firmalarınca kullanıldığı tespit edildi ve daha sonra reklamlarda kullanılması yasaklandı. Subliminal mesajların en çok kullanıldığı ülkelerden biri Rusya. Sırf Subliminal mesajları tespit edebilmek için, mesajları frekanslarına göre analiz ederek ortaya çıkaran yazılımlar ve özel detektörler var.

    Beyin, gün içinde karşılaştığı binlerce mesajı hızla unutur. İki tür mesajı ise unutmaz ve bunlar bilinçaltına yerleşir. Doğum ve ölüm.

    Ölümü çağrıştırmak için kullanılan sembol, kafatası siluetidir.

    Seksi çağrıştırmak için yerleştirilen görüntüler ise penis silueti, çıplak vücutlar ve çeşitli şekillerde yazılmış seks yazılarıdır.

    Subliminal mesajlar 3 amaçla bilinçaltına gönderilir. Bu amaçları şunlar:

    • Kişi fark etmeden bilinçaltındaki cinsellik faktörlerini tetiklemek amaçlı yapılır.
    • Kişinin dini inançları ve ideolojik fikirlerine müdahale etmek amacıyla yapılır.
    • Reklamlar ile ürün satışlarını artırmak.

    SUBLİMİNAL ALGININ TARİHÇESİ

    Tarihçe oldukça eskilere dayanmaktadır. Eski Mısır, ve Mezopotamya kültüründe çagında da ele alınmıs olabileceği tahminleri mevcuttur. Ancak Antik Yunan’da Demokritos’un (M.Ö. 460-370), bilinçaltı algılama olgusundan söz eden ilk kisi olabileceği öne sürülmüştür.

    Platon Timaeus, Aristotle “Parva Naturalia” isimli kitaplarında konuyu daha ayrıntılı ele alarak islemistir. Aristotles 2200 yıl önce uyanıkken algılanamayacak uyarıların, uyurken rüyalarda kendini gösterecegini ileri sürmektedir.

    Farabi ve İbni Sina ise “Gündüz vakti olan ve aynı zamanda gündüzleri daha fazla uyarı olduğu için bilinçli olarak algılanamayan uyarıların, daha sonra algılandıgını gösteren bazı ipuçları olabileceğini” belirtmişlerdir.

    Montaigne ve G. W. Leibniz de çok az algılanan veya hiç algılanamayan uyarıların daha sonra bilinç düzeyine nasıl çıktıklarını araştırmışlardır.

    20. yy başında yapılan ilk psikoloji deneyleri bu konuya modern zamanlarda ilgiyi oluşturmuştur. Bu çalışmalarda kişilere basitçe verilen uyarının farkında olup olmadığı sorulmuştur.

    Örneğin harfler, sayılar ya da geometrik şekiller gibi vizüel uyaranlar deneklerin göremeyeceği ya da bir nokta gibi görebileceği uzaklığa konmuş; birdenbire

    konup/kaldırılan görüntüler ve görüp görmedikleri sorulmuş; benzer şekilde oldukça düşük, duyulamayacak şiddette harfler fısıldanmış ancak tüm bu görsel ve işitsel uyaranların algılanabilir olduğunu sınamak için deneklerden uyarılara ilişkin tahminlerde bulunmaları istenmiş, istatistiki analizler ışığında doğruyu bilme oranının tahmin şansından daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

    Kullanım Alanları

    Subliminal mesajların kullanım alanları geniştir. Eğitim, Ordular, pazarlama ve reklam, psikoloji bilimi ve kişisel gelişim dönüşüm alanları bilinçaltı mesaj tekniğini en yoğun kullanıldığı alanlardır.

    Subliminal mesajın iyi alanlarda kullanımı da A.B.D ve Avrupa ülkelerinde oldukça yaygındır. Sigarayı bırakmak ve kötü alışkanlıkları terk etmek isteyen kişilere bilinçaltı mesaj seansları uygulanmaktadır. İnternet üzerinen kendine güven arttırıcı, kilo verme kolaylaştırıcı, sigara bırakma  gibi birçok ”Subliminal mp3’’ ler dağıtılıyor.

    Subliminal Mesaj İlk Olarak Nasıl Kullanıldı?

    1920′ li yıllarda , BBC isimli radyo kanalı ilk yayınını yaptı. Ancak, bu radyo yayına başladığı tarihten itibaren hiçbir yükselme gösteremedi ve üstelik halk arasında da “ŞEYTANIN SESİ” olarak yayılmaya başladı.Bu düşüşü engellemek isteyen BBC, hemen bir kurul oluşturdu ve kendince yöntemlerle radyoyu toparlamaya çalışıyordu.

    Ve kendilerince bir teknik üretmişlerdi. Radyo yayına girdiği anda, haberler ve müzikler çalınırken, arka planda farkına varmayacağınız derecede az ses dalgaları ile, bilinç altına hitap ederek radyonun en yararlı, en iyi araç olduğunu belirten mesajlar verildi. Teknik işe yaradı. Radyo, inanılmaz biz artış gösterdi ve ŞEYTANIN SESİ adlı sıfat ortadan kalkmıştı. Şu yıllarda bile bazı MP3 ve CD çalar firmalarının bu teknikleri kullandığı söylenmektedir.

    Kişinin bilinçaltına ‘’subliminal’’ mesaj göndermenin birçok yolu bulunuyor.

    Bunlardan En Çok Kullanılanları :

    1. Dijital ses dosyalarına gizlenen işitsel yollar. Üzerinde oynanabilirliği ve işlenilmesi ve yayılması daha kolay olduğundan MP3 dosyaları gizli mesaj için biçilmiş kaftandır diyebiliriz
    2. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık patlayan flaşlar şeklinde sinema ya da televizyon görüntüsü yoluyla şuur-altına itilen 25. kareler.
    3. Reklam afişleri, logoları ve benzeri nitelikteki görsel malzemenin içine saklanmış şekil, kelime ve rakamlar. Bu yöntem, bir ürünün reklâmını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Görsel ve işitsel olarak (bilinçli) algılananlar değil; bilinçaltı seviyesinde algılanan söz, resim, görüntü ve şekillerden oluşur.

    İşitsel Subliminal Mesajlar

    Üst öğenin yani farklı bir müziğin, altına ikinci bir öğe yani bilinçaltı mesajları yerleştirilir. İnsan kulağı, birinci öğe olan doğal müziği algılar iken, gizlenmiş ikinci öğe olumlama mesajlarını bilinçlice algılayamaz ve bu mesajlar doğrudan bilinçaltına ulaştırılır.

    İşitsel Subliminal mesajlarda, en çok kullanılan yöntem dijital ses dosyalarına gizlenen mesajlardır. Üzerinde oynanabilmesi, işlenilmesi ve yayılması çok kolay olduğu için MP3 dosyaları subliminal mesaj yöntemi olarak çok kullanılır.

    İnsan kulağı belirli frekans aralığındaki sesleri duyar. Subliminal mesaj içeren bir MP3′ü kulağınızla dinlersiniz, ancak içindeki gizli mesaj beyninize işlenir. Duyabilmek başkadır, algılayabilmek başka.

    Bu MP3’ler internette, mail gruplarında her yerde hatta sizin MP3 müziklerinizin arka planında bile olabilir. Bu MP3‘leri dinlediğinizde sadece müzik duyduğunuzu sanıyorsunuz. Bilinçaltı mesajlar ise, müziğin gerisinde onları duyamıyorsunuz. Çünkü duyabileceğiniz frekansta değiller ve bilinçaltı direk olarak bu mesajları kayıt ediyor, siz de doğal olarak bilinçaltınız ne aldıysa, farkına bile varamadan onu yaşamaya başlıyorsunuz. Kısacası istem dışı bir şekilde hipnoz oluyorsunuz.

    Bazı süper marketlerde çalınan hızlı müziklerin altına “daha çok al, daha çok al” mesajının yerleştiriliyor.

    Örneğin Amerika’nın Irak’ı işgali esnasında radyoda yapılan yayınların altında ve dağıtılan Kur’an CD’lerin Iraklıların bilinçaltına direnmeniz faydasız, Amerikalılar yenilemez, İsa Allah’ın oğlu gibi Subliminal mesajlar verilmiştir.

    Bir başka örnek ise Rusya’da 1972 yılında büyük bir buğday kıtlığı olur ve Rusya ilk kez buğday almak için ABD’ye başvurur. ABD ise şu cevabı verir: ABD’nin Sesi Radyosunun yayınlarını parazitlemeyi bırakırsanız, size buğday veririz. Rusya mecburen kabul eder ve parazitletmeyi keser. 10 yıl sonra Rusya’da rejime karşı hoşnutsuzluk başlar. Halk ‘Bizim de rejimimiz ABD gibi olmalı. ABD büyük bir devlet, özgürlükler ülkesi, Rusya ise büyük bir cehennem.’ diye söylenmeye başlar.

    İlginç bir anekdot daha; 1972’de buğday alımında Tarım Bakanı Gorbaçov. 1982’de Glasnost ve Perestroyka ile Başkan Gorbaçov. Gorbaçov anılarında diyor ki, ‘ABD gibi bir düzen kurmamızın dönüm noktası, Voice of ABD Radyosu’nun Rusça yayınlarındaki parazitlemeyi kaldırmamızla başlamıştır. Bu yayınlar etkisiyle, Rus halkı kendi rejimine düşman, ABD rejimine hayran bir halk haline gelmiştir.

    Görsel Subliminal Mesajlar

    Görsel bilinçaltı mesajlar yoğunlukla reklam, logo, film ve dizilerde farklı visual teknikler kulanılarak oluşturulmaktadır. Görsel subliminal öğelerde genelde, insan gözünün ilk bakışta bilinçli olarak algılayamayacağı, ana resmin içine ikinci bir resim gizlenmiştir.

    Görsel öğeye bakan birey, gözün ilk bakışta algılayamadığı ikinci resmin mesajını bilinçlice işleyip, sorgulamamaktadır. Buna karşın, bilinçaltı ikinci resmi algılayarak kayıt eder.

    Böylece “bilincin” sorgulama fonksiyonundan kurtulan ikinci resim doğrudan bilinçaltına yerleştiriliş olur.

    Bu adamlar zaten açıktan açığa bu işi yapıyorlar. Filmlerle, reklamlarla her türlü mesajı veriyorlar. Buna rağmen niçin böyle gizli bir kare uyguluyorlar? Cevabı çok basit; Çünkü gördüğümüz zaman bu kadar etkili olmuyor. Çünkü kişi, bilinçli bir tercih ile gördüklerini veya duyduklarını ya reddediyor ya da kabul ediyor. Çünkü baştan önüne seçenek olarak getirilmiş oluyor. Fakat bu, öyle bir şey ki insan onu görmüyor, duymuyor ve hissedemiyor, yani bizlerin algı frekanslarımızın tamamen altında veya üstünde yer alıyor. Böyle bir şeyi kabul yahut reddetme gibi bir olanağımız var mı? Elbette hayır.

    HARRY POTTER

    Aşağıda ki örnekte Harry Potter filminden bir sahne yer almaktadır. Görüntüde ki haberde büyük harfle yazılmış harfler ”PORN” kelimesini ortaya çıkarıyor.

    MİCKEY MOUSE

    Masum çocukların izlediği çizgi filmlerde bile bu yöntem kullanılıyor. Afişe bir cinsel organ yerleştirilmiştir.

    FACEBOOK

    Facebook görmüş olduğunuz kapağı koyduğu anda bilinç altına gönderilen sex mesajı ile kullanıcı sayısını epey arttırmış.Peki soruyorum size.Siteye tıklanma ile sex’in ne alakası var.Bilirsinizki bilinç altınız aynı şekilde idinizi yönetiyor.İd ise sex’i ve hormonları

    yönetiyor.Aslında bunlar üzerinden tüketim arttırmayı hedefliyorlar.

    KUZULARIN SESSİZLİĞİ

    En ilginç örneklerden biri Kuzuların sessizliği filminin afişidir. Film afişinde hem ölüm hem de doğum (ve bununla bağlantılı cinsellik) arketipleri görsel olarak birlikte işlenmiştir. Afişte yer alan kelebek figüründeki iskelet kafasına bu iskelet kafasının içindeki 7 çıplak kadın resmine dikkat edin.

    ACAYİP HİKAYELER DİZİSİ

    Film ve dizilerde kullanılan subliminal mesajlar genellikle saklanmak için çok çaba gösterilir ve mümkün olduğunca hızlı üzerinden geçilir. Acayip Hikayeler bunun tersine aşağıda gördüğünüz imgeleri 20-30 saniyeye yakın kullanıyor. Hatta kullandığı imgede subliminal mesaj denilince ilk akla gelen sex yazısı gizlenmiş çiçek motifi. Bu motif subliminal mesajın tanımını yapmak için her noktada kullanılır.

    FIRILDAK AİLESİ

    Doktorun alnındaki açıklık bir kadının göğüs ve baş kısmını oluştururken kaş ve gözü de cinsel organı olarak dikkat çekti.

    Yine Fırıldak Ailesi’nden bir örnek. Burada çeşmenin erkek cinsel organına benzetildiği açık ve net ortada.

    PEPSİ

    1990 yılında

    Bir zamanlar pepsi özel seri üretmeye başlamıştı.Bu kutuları birleştirdiğinizde yine malum yazı çıkıyordu ortaya.Markette dizilirken tesadüf bir tüketici farkedip pepsiye dava açmıştı.Davayı kazanan tüketici sayesinde bu seri yasaklanmıştı.

    ASLAN KRAL

    Ayrıca filmin afişinde gördüğümüzü sandığımız aslan yüzü aslında iç çamaşırları giymiş bir kadının sırtına bakıyormuşuz intibası yaratıyor.

    KÜÇÜK DENİZ KIZI

    Küçük Denizkızı (The Little Mermaid) çizgi filminin kapağında erkek cinsel organı gizli bir şekilde resmediliyor

    DİĞER YARIM DİZİSİ

    ATV’de ekrana gelen “Diğer Yarım” dizisinde yayınlanan ve tesettürlü bir kadının yer aldığı sahnede sübliminal mesaj verildi. Dizinin 3. bölümünün 23. dakikasında telefonla konuşanmütedeyyin kadının arkasında bulunan tabelaya işlenen “sex” yazısı izleyicilerden büyük tepki çekti.

    HEİNEKEN

    Bir sexual mesajda Heineken’den geliyor. Ters çevrildiğinde bir kadın kalçası ve bacakları olarak dikkat çekiyor.

    AXE

    AXE Deodorantının üzerindeki subliminal mesaj açıkça belli oluyor. Zihinlerde cinsel arzuyu uyandırmak için verilen bir mesaj.

    SUBLİMİNAL LOGOLAR

    Bir şirket logosuna karşı farkında olmadan sempati duyulmasını sağlamak, söz konusu logoya karşı olumlu duygular besletmek ve nihayetinde ilgili şirketin marka değerini ve bilinirliliğini arttırmak gibi bir hedef bilinçaltı görsel mesajın kullanılma alanına girmektedir.

    1.AMAZON

    En Büyük e-ticaret sitelerinden biri olan amazon.com’un logosunun alt kısmında bulunan hız ve müşteri memnuniyeti (gülen yüz) algısı yaratırken aynı zamanda “a” harfinden başlayıp “z” harfinede kadar ilerleyen yapısı ile a’dan z’ye anlamını da içende barındırıyor…

    2.CARREFOUR

    Adını Fransızca “Yol Kavşağı” kelimesinden alan Fransız Marketler zinciri sağa ve sola oklarla kavşak noktasını andırırken aynı zamanda arada kalan boşluk kısma bakıldığında da “C” harfini görmek zor olmayacaktır. Ayrıca logoyu meydana getiren mavi-beyaz ve kırmızı renklerin de Fransız bayrağının renkleri olduğunu da hatırlatmakta fayda var…

    3.CONTINENTAL

    Alman Lastik üreticisi Firmanın Logosu oluşturulurken ilk iki harf iç içe geçmiş durumda. Bu birleşmeye biraz daha dikkatli baktığımızda iki harfin birleşmesinde bir lastiğin ortaya çıktığını görmekteyiz…

    4.  T.C. ZİRAAT BANKASI

    20 Kasım 1863 yılından günümüze kadar faaliyetlerine devam eden Ziraat Bankasının Logosu Türkiye (T) Cumhuriyet (C) Ziraat (Z) Bankası (B) kelimelerinin baş harfleri olan TCZB harflerinin bir araya gelmesi ile oluşturulmuş logo. Logoya dikkatli bakıldığında logonun bir Buğday Başağı şeklinde dizayn edildiğini görebilmekteyiz.

    5.CAMEL

    Diğer bir örnek ise Camel. Camel’ın bu reklamı satışlarını yüzde 5’ten yüzde 32’ye çıkarmıştı. Smooth character adındaki reklam kampanyasıyla Camel 1990’da sigara içmeye başlayan gençler arasında tercih edilme oranını 1.5 yıl içinde yüzde 32’ye çıkardı.

    6.  FORMULA 1

    İlk bakıldığında siyah bir F ve kırmızı bir “1”in bir araya gelmesi ile ortaya çıkmış gibi görünen logoya dikkatli bakıldığında “F” harfine hızla yaklaşmakta olan beyaz renkli “1” görübiliyor. Kırmızı bölge ise Formula araçlarının hızını göstermek açısından logoya eklenmiş gibi duruyor.

    7.  TOBLERONE

    İsvirçe’nin BERN kentinde üretilen TO(B)L(ER)O(N)E markasının içerisindeki harflerden sıralı şekilde BERN kelimesini çıkartmak gayet mümkün. Ayrıca ilk bakıldığında bir Dağ görseli olarak karşımıza çıkan görsel incelendiğinde içerisine gizlenmiş AYI figürünü görüyoruz. AYI aynı zamanda BERN şehrinin armasında da yer almaktadır.

    25.Kare Tekniği

    Gördüğümüz bir anlık görüntü, 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur. Sinema bandında, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Saniyeden sonra kare gelir ve bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de “control-track” denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25. kare oluşturulur ve bu son kare olan 25. kare anlıktır. Yani görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25’e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelir ve anında kaybolur. Genellikle görünmez, daha doğrusu görülür ama bilinçaltında kalır.

    Örnek vermek gerekirse; Günlük hayatımızda o kadar çok anket yapılıyor ki, “ne işe yarar bu anketler” diyecek olursanız, bu anketler toplumun nabzını ölçmeye yöneliktir.

    En çok sevdiğiniz lider kimdir sorusunun cevabı %90 Fatih Sultan Mehmed ise Obama ekranlarda konuşmasını yaparken 25.karede Fatih Sultan Mehmed’in resmi eklenir.

    Böylelikle beyin Fatih Sultan Mehmed ile Obama arasında bir bağ kurar ve siz Obama’yı eskisinden daha sevimli bulursunuz.

    25. Kare Ve Çizgi Filmler

    Bu metot çocuklarımızın izlediği birçok çizgi filmde de karşımıza çıkmaktadır. Çocukların seyrettiği masum çizgi filmlere 25. kare tekniği ile cinsellik ve şiddet içeren subliminal mesajlar yerleştiriliyor.

    Yetişmekte olan soyların yönlendirilmesi konusunda kolay ve pratik yol gibi görünüyor. Ayrıca bu sayede her kesimden birçok çocuğa da hızla ulaşabiliyorsunuz. Dikkatle izlerseniz bu tür mesajların birçoğunu siz de yakalayabilirsiniz.

    Çizgi filmde ve evinizde seyir ettiğiniz dizi ve filmlerdeki 25. kareleri anlayabilmek için ağır çekimde izleyebilirsiniz. Evinizde uygulayabileceğiniz en basit, en uygulanabilir yöntem bu.

    25.KARE NE ZAMAN VE NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?

    Bilinçaltının bütün görüntü, ses ve resimleri kaydetme özelliği 1900’lü yıllardan beri insanları yönlendirmek için kullanılmaktadır. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ve kola satışlarının arttığını iddia etti. Bu deneyde film perdede oynarken, saliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ve gizli mesajlarda : “patlamış mısır ye” ve “kola iç” sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları bilinçle algılayamadığı hâlde, bilinçaltına hitap eden bu sloganlar neticesinde kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü.

    ASLAN KRAL

    En önemli örneklerden birisi Aslan Kral filmidir. Yıldızlarla ”sex” kelimesi yazılıyor.

    Maliyet: 45 milyon dolar

    Dünya sinema hasılatı: 987 milyon dolar

    THE SİMPSONS

    Sadece yasal haklarından 3 milyar dolar kar edilirken, ticari kazancı bir yılda 1.65 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    CLONE HİGH

    Sigara dumanından oluşan sex yazısı burada da karşımıza çıkıyor.

    COCA COLA

    Coca Cola’nın verdiği subliminal mesaj reklamlarında kullandığı cinsel içerikli görüntüleri bilinçaltına yollamaktır. Amaçları ise çok satmaktır. Marketlerde o markayı gördüğümüzde beynimiz bilinçaltımıza işlenen mesajı cinsel dürtü olarak çıkarır ve biz bu dürtüye o markayı satın alarak cevap veririz.

    HARRY POTTER VE MELEZ PRENS

    Arkadaki duvarda ”sex” kelimesi beliriyor.

    Maliyet: 250 milyon dolar

    Dünya sinema hasılatı: 934 milyon dolar

    SÜTAŞ

    Yukarıdan dökülen ayranın hiçbir şekilde bulaşmadığı bölgede bir suret seçiliyor. Hatta daha yakından bakınca bir cinsel uzuv ve ona bakan bir yüz görülebiliyor.

    Yukarıdan dökülen ayranın hiçbir şekilde bulaşmadığı bölgede bir suret seçiliyor. Hatta daha yakından bakınca bir cinsel uzuv ve ona bakan bir yüz görülebiliyor.

    THE RESCUERS

    Bir ara cok kısa bir sureliğine açık bir camdan üstü çırılçıplak bir kadın resmi görülüyor.

    Etkilenme Dereceleri

    İnsanlar sübliminal mesajlardan etkileniyorlar evet, ama bu onları hiç ihtiyaç duymadıkları bir şeyi almaya zorlamıyor. Bir diğer deyişle, kimse sübliminal mesajlarla bir kamyon lastiği almıyor ya da karşıtı olduğu bir partiye oy vermiyor. Bu nedenle, bu reklamların “satır aralarını okuyacak” hedef kitlesi çok önemli.

    Örneğin, susamış bir insan grubuna susuzlukla ilgili birtakım mesajlar fark ettirilmeden verildiğinde bu insanlar daha çok su içiyorlar, fakat susamışlıklarının arttığını düşünmüyorlar. Bir diğer araştırma da, Almanca müzik çalınan bir içki dükkanında daha çok Alman şarabı, İtalyanca müzik çalınanda ise daha çok İtalyan şarabı satıldığını; müşterilerin müziği duymalarına rağmen (yani bu kez etken olan müziği fark etmelerine rağmen), bunun kararlarına olan etkisini ayırt edemediklerini gösteriyor. Buna benzer şekilde, dondurma yiyen birini gören insanların çoğunun, bu gördükleri kişinin yediği kadar dondurma yediklerini ortaya koyan bir çalışma mevcut.

    Bilinçaltı mesajlarından etkilenme oranı ise kişinin karakteristik yapısına ve çevre  şartlarına göre değişim gösterir. Örneğin içe dönük ve asosyal yapıdaki kişiler bu  mesajlara karşı daha fazla alıcılık gösterirler. Hatta bu kişilere uzun süreli ve kötü amaçlı mesajların gönderilmesi kişiyi ağır depresyona ve intihara kadar götürebilir.

    SUBLİMİNAL MESAJ YASAĞI

    Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de bu tarz mesajların verilmesi hukuken yasaktır. Ancak uygulama istenildiği veya beklenildiği kadar etkili olamamaktadır. Söz konusu yasal düzenlemeleri incelemek gerekirse;

    Düzenleme olarak ilk olarak Anayasanın 58. maddesinde “gençliğin korunması” ile ilgili düzenleme gösterilebilir. Bu düzenleme ile yarınlarımızın teminatı olan gençlerimizin düzgün bir şekilde yetişmesi ve zararlı alışkanlıklara kapılmaması amaçlanmıştır. Bu düzenleme ile gençlerimizi olumsuz yönlendirme olarak nitelenebilecek subliminal mesajlarda korunması gerekecektir.

    6112 sayılı RTÜK kanunun 9.maddesinde bu hususa ilişkin düzenleme getirilmiştir. Söz konusu düzenleme ile yapılacak yayımların genel esasları belirlenmiştir.

    MADDE 9 –

    1. Ticarî iletişim, yayın hizmetinin diğer unsurlarından görsel ve işitsel olarak kolayca ayırt edilebilir olmak zorundadır.
    2. Ticari iletişimde bilinçaltı teknikleri kullanılamaz. 3.Gizli ticari iletişime izin verilemez.

    Madde düzenlemesi ile açık bir şekilde bilinçaltı teknikleri uygulanamayacağını belirtmiştir.

    MADDE 10 –

    Televizyon ve radyo yayın hizmetlerinde reklamlar ile tele-alışveriş, sesli ve/veya görüntülü bir uyarıyla açıkça fark edilebilecek ve program hizmetinin diğer unsurlarından kolaylıkla ayırt edilebilecek biçimde düzenlenir.

    MADDE 32 (1) Bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (d), (g), (n), (s) ve (ş) bentlerindeki yayın hizmeti ilkelerine aykırı yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara, ihlalin ağırlığı ve yayının ortamı ve alanı göz önünde bulundurularak, ihlalin

    tespit edildiği aydan bir önceki aydaki brüt ticari iletişim gelirinin yüzde ikisinden beşine kadar idarî para cezası verilir.

    Sonuç olarak Türkiye’de reklamlarda bilinçaltı mesaj verilmesi yasaktır. Ancak bütün reklamları, dizi, film ve belgeselleri bilinçaltı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulmamıştır.

    Subliminal mesajların gerçekten etkili olup olmadığı hala tartışılmakta, yasak olmasına rağmen reklam ve diğer sektörlerde kullanılmaya devam etmektedir.

    KAYNAKÇA

  • Otomatik Portakal (1971)

     “Gerçek dünyanın renklerinin yalnızca onları ekranda dikizlediğinizde gerçekten gerçek görünmesi çok komik.”

    Otomatik Portakal – Alex

    1971 ‧ Bilim Kurgu/Suç ‧ 2 saat 17 dakika

    Genç bir İngiliz serseri olan Alex, diğer dört genç serserinin başını çeker. Okula gitmek yerine zamanını hırsızlık, tecavüz ve şiddet eylemleriyle geçiriyor. Filmin ilk gecesinde, Alex ve çete üyeleri Droogs, müdavimlerine kadın mankenlerden uyuşturucu dolu süt sunan Korova Süt Barı’nda toplanır. Kendilerini aşırı derecede bilinçli ve şiddete hazır hale getiren bir ilaç alırlar, sonra gecenin karanlığına giderler ve yaşlı bir evsiz adamı dövürler. Daha sonra, bir kadına tecavüz etmek üzere olan rakip bir çeteyle karşılaşırlar ve bir çete kavgası başlatırlar. Bir araba çalarlar ve hızla ülkeye giderler. Orada, maskeler takıyorlar, ünlü bir yazar olan Bay Alexander’ın evine giriyorlar, onu dövüyorlar ve karısına tecavüz ediyorlar. Alex, tecavüzden önce Bayan Alexander’ın kıyafetlerini sökerken, “Singin ‘in the Rain” şarkısını söylüyor ve Gene Kelly’nin aynı adlı müzikalde yaptığı gibi dans ediyor.

    Gece sona erdiğinde Alex, eskimiş bir işçi sınıfı konut kompleksinde ailesinin evine döner. Yatağa girmeden önce Beethoven’in bir senfonisini açar. Müzik, bombalama, asma ve diğer şiddet biçimlerini çağrıştırıyor. Sabah, Alex’in annesi onu okul için uyandırır, ancak hasta hissettiğini söyler. Saygıdeğer oğul rolünü oynamasına rağmen, ebeveynleri ona meydan okumaya cesaret edemiyor.

    Otomatik Portakal

    Ancak kısa süre sonra Alex için işler çözülmeye başlar. Droogları onun zorbalığından bıkmış ve onu iktidardan atmayı planlıyorlar. Ertesi gece zengin bir bayanın evine giderler. Alex onu soymak için içeri girer, ancak ona karşı savaşır. Gerçeküstü bir sahnede, Beethoven’ın bir büstünü ele geçirir ve Alex bir penis heykelini ele geçirir. Tıpkı polis sirenleri çalmaya başladığında, Alex heykelle yüzüne vurur ve dışarı çıkar. Dışarıda arkadaşları pusuda bekliyor. Bir cam şişe sütle kafasına vurdular ve onu polise bırakarak kaçtılar.

    Gözaltında geçirdiği gece, kadın ölür ve kısa süre sonra mahkeme Alex’i on dört yıl hapse mahkum eder. İki yıldır örnek bir mahkum gibi davranıyor, ancak gerçekten reform yapmadı. İstediği şey özgürlüktür. Bir gün Alex, Ludovico’nun Tekniği adlı yeni bir deneysel prosedür hakkında dolaşan söylentileri duyar. Hükümet, hapishanelerindeki aşırı kalabalığı azaltmak ve sokaklara kanun ve düzen getirmek için kullanmayı planlıyor. Alex, tedavinin neyi gerektirdiğini bilmiyor, ancak tedavi görürse, hükümetin onu sadece iki hafta içinde hapisten çıkaracağını duymaktan heyecan duyuyor. İçişleri bakanı bir kobay aramak için hapishaneyi ziyaret ettiğinde, Alex dikkatleri üzerine çeker ve seçilir.

    Otomatik Portakal

    Kısa süre sonra, hapishane yetkilileri Alex’i, kendisine bir serum enjekte eden ve ardından ona şiddet içeren ve cinsel içerikli filmlerin makarasını gösteren hükümet doktorlarının eline verdi. Filmleri gördüğünde, serum etkisini gösterir ve Alex, seks veya şiddeti izleyerek ortaya çıkan korkunç bir hastalık yaşar. Son olarak, serum olmasa bile, şiddet görüntülerini gördüğünde veya kendi şiddet içeren düşüncelerini düşündüğünde otomatik olarak hastalanır. Şiddetli dürtüleri artık kendi fiziksel tepkisiyle engelleniyor. Ne yazık ki Alex için, doktorların ona gösterdiği filmlerden birinin çok sevdiği bir film müziği var: Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisinin dördüncü hareketi. Sonuç olarak, Alex her duyduğunda şiddetli bir şekilde hastalanır. Yine de, hükümet onu serbest bıraktığında iyi bir anlaşma yaptığına inanıyor.

    Alex eve döndüğünde, ailesinin odasını bir kiracıya bıraktığını öğrenir ve ona kalamayacağını söylerler. Dışarıda, Alex bir zamanlar dövdüğü evsiz adam onu ​​tanır ve o ve yaşlı evsiz arkadaşları Alex’e saldırır. Polis yardımına gelir, ancak onlar eski Drooglarıdır, suçlular şimdi polise dönüştü ve onu ülkeye götürüp de dövdüler. Gece çöker, fırtına başlar ve Alex kendisini en yakın eve sürükler. Evin içine girdiğinde, orasının saldırdığı yazar Bay Alexander’ın evi olduğunu anlar. Tecavüz ettiği Bayan Alexander, saldırısının hemen ardından ölmüştü.

    İlk başta Bay Alexander, Alex’i yalnızca gazetelerde Ludovico’nun Tekniğini uyguladığı için gördüğü çocuk olarak tanır. Bay Alexander, muhalefetteki bir siyasi partinin üyesidir ve Alex’in hükümetin elinde acımasızca acı çektiğini gösterebilirse halkın buna karşı çıkabileceğine inanıyor. Alex’te hükümeti devirmek için bir fırsat görür ve Alex’i evine alır. Planını planlarken, bir banyoya dalmış olan Alex, kendini biraz daha iyi hissetmeye başlar ve saldırı gecesi söylediği aynı şarkıyı “Singin ‘in the Rain”i söylemeye başlar. Bay Alexander şarkıyı tanır ve Alex’in eski saldırgan olduğu bağlantısını kurar. 

    Şimdi sadece Alex’i hükümeti devirmek için kullanmak değil, aynı zamanda intikam almak istiyor. Alex’i intihara sürüklemek için bir plan yapar. Günün ilerleyen saatlerinde Alex uyurken Mr. Alexander ve iki arkadaşı, Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisini Alex’in yatak odasına fırlatır. Alex hastalığa yakalanır, ancak kaçmaya çalıştığında kapısını kilitli bulur. Hastalığından kurtulmak için çaresizce intihar etmeye karar verir. Pencereden atlar.

    Alex, uzun bir süre komada kaldıktan sonra hastanede tüm vücut alçısıyla uyanır. Bilinçsizken çok şey oldu. Kamuoyu ve gazeteler, zulmünün Alex’i intihara sürüklediğini iddia ederek hükümete karşı çıktı. Bay İskender’in planı işe yarıyor gibi görünüyor – ancak hükümetin kendine ait bir planı var. Alex komadayken, doktorlar onu eski haline döndürdü. Ludovico’nun Tekniğinin sonuçlarını geri aldılar.

    İçişleri Bakanı Alex’i hastane yatağında ziyaret eder. Alex öğle yemeğini yiyor, ancak oyuncu kadrosu hareketlerini sınırladığı için kendini besleyemiyor. Sakarin bir endişeyle, içişleri bakanı Alex’in kendisini beslerken Alex, gücünün tadını çıkararak ağzını açıp kapatır. İçişleri Bakanı Alex’e hükümetin ona iyi bir iş ve iyi bir maaşla nasıl yardım etmeyi planladığını anlatır. Son bir hediye olarak, içişleri bakanı Beethoven’ı odaya sokar ve Alex hastalanmaz. Gazeteciler ve kameramanlar anı yakalamak için içeri girerken ikisi birlikte oturuyor. Onlar kameralara el sallarken ve gülümserken, müzikten ilham alan Alex, kendini vahşi seks yaptığını hayal ederken, uygun İngiliz erkekler ve kadınlar etrafta durup alkışlar. Film biterken “İyileştim” diyor.

    Otomatik Portakal
    SEMBOLLER

    Korova Süt Barı

    Alex ve çetesinin bir araya geldiği Korova Süt Barı, masumiyet ve günahın ikili bir görüntüsünü sunuyor. Bir anne sütü, rahatlığı ve beslenmeyi simgeler. Korova Süt Barı’ndaki süt de anne sütü gibi kadınlardan, yani bedenleri süt kadar beyaz olan kadın mankenlerden akar. Mankenler, masum anneliğin sembolleri olmaktan uzak, kışkırtıcı cinsel pozlar içinde konumlandırılmıştır. Ayrıca plastiktirler, soğukturlar ve tepkisizdirler ve uyuşturucular onlardan akan sütü lekeler. Bu ilaçlardan bazıları ilahi vizyonlar getiriyor, ancak Alex ve arkadaşlarının aldıkları ilaçlar “aşırı şiddet” eğilimlerini artırıyor. Korova Süt Barı, Alex’in aynı zamanda çocuksu ve şok edici derecede acımasız olan kendi doğasını yansıtıyor. Anneliğin arkasında cinsel bir eylem yatar

    Sanatta Seks ve Vücut

    Otomatik Portakal İçinde ,sanat eseri cinsel arzuyu ifade eder, ancak aynı zamanda insanın yakınlığı ve bireysellik arzusunu da ortadan kaldırır. İnsan vücudunun temsillerinde seks ve aşk bir arada yaşamak yerine, sanattaki vücut basitçe bir gıdıklanma kaynağı haline gelir. Film bir dizi bu tür görüntüyü sunuyor. Özellikle kadınlar insandan daha az, manken, çizgi film ve resim olarak temsil edilmektedir. İlk görüntüler, Korova Süt Barı’ndaki cinsel açıdan kışkırtıcı pozlar sergileyen kadın mankenler. Renklerden ve bireysel özelliklerden yoksun oldukları için, soğuk bir kişiliksizliği öneriyorlar. Alex’in ebeveynlerinin evinin duvarlarında kadınların cinsel görüntüleri de asılı. 

    Çoğunlukla, bu resimler Alex’in ebeveynleri gibi sıkıcı ve bit pazarından satın alınabilecek tablolara benziyor. Çarpıcı bir özelliği, kadınların etkileyici bölünmesidir. Mankenler gibi bu görüntüler de aynı anda hem cinsel hem de kişisel değildir. Kedi kadının evindeki resimler ve heykeller modern ve açıkça cinseldir. Esaret ve parçalanmış vücut parçalarını tasvir eden resimlerin bazı kısımları sadisttir. Kedi hanımın kendisi gibi, resimler de cesur ve çatışmacıdır, ancak insan vücudunun diğer tüm sanatsal temsilleri gibi, onlar da düz ve kişisel değildir.

    Ludwig van Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi

    Alex, Ludwig van Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisini diğer tüm müzik parçalarından daha çok seviyor, bu ironik çünkü Beethoven ahlaksızlıktan ziyade insan iyiliğinin doruklarını ifade etmeyi amaçlıyordu. Beethoven senfoninin dört hareketi aracılığıyla insanlığın yükselişinin izini sürer. Senfoni, cehennemin en alt basamaklarındaki suçluların içinde bulundukları durumu tasvir ederek başlar. İkinci bölümde, insanlar mutluluğu günlük zevklerde bulur. Üçüncü harekette ise dine yönelirler. Dördüncü bölüm olan finalde Beethoven, umutsuzluğun derinliklerinden doyum ve şerefin doruklarına kadar ruhsal olarak seyahat eden bir insanlık vizyonunu ifade etmeyi amaçladı. Beethoven’in senfoninin anlatacağını umduğu şey, Alex’in duyduğundan oldukça farklı.

    In A Clockwork Orange, Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi Beethoven senfoni yüksekliklerini ve insan deneyiminin derinliklerini ifade ümit gibi, yükseklikleri ve duygu Alex deneyimleri derinliklerini punctuates. Senfoni, Alex’i, Ludovico’nun Tekniği’nin duyduğu hastalıktan kaçmaya çalışırken Bay İskender’in penceresinden atladığı zaman, kelimenin tam anlamıyla en alt noktasına götürüyor. Buna karşılık, İçişleri Bakanı onun için senfoni çaldığında ve artık kendini hasta hissetmediğinde, Ludovico’nun Tekniğinin etkilerinden kurtulmuş olduğunu biliyor. Beethoven’in vizyonunun aksine, Alex için son hareketin görkemi, sadece kendi kişisel ihtişamını temsil ediyor.

    Otomatik Portakal

    MOTİFLER

    Cinsel Saldırganlık

    Otomatik Portakal İçinde Seks , sevgi ya da yakınlığın bir ifadesi değil, daha çok bir güç ve şiddet sergisidir. Filmdeki seks sahnelerinin büyük çoğunluğu, “ağlamaklı devotchka” ya toplu tecavüz teşebbüsü, Alex’in Bayan Alexander’a tecavüz etmesi ve doktorların Alex’e gösterdiği beyaz perdedeki tecavüz sahnesi dahil olmak üzere şiddetli. Diğer daha az açık cinsel baskı ve saldırganlık sahneleri de ortaya çıkıyor. Örneğin, Alex’in şartlı tahliye memuru Deltoid, Alex’in testislerini yakalar. Otomatik Portakal İçinde, Cinsel ilişkiler dahil çoğu insan ilişkileri kontrol sorunu etrafında döner: Kim kontrol edecek ve kim kontrol edilecek. İçişleri Bakanı Alex’i kanun ve düzen deneyleri için bir kobay olarak görüyor. 

    Bay Alexander, Alex’i İçişleri Bakanı ve partisini devirmek için kullanabileceği bir araç olarak görüyor. Alex’in kendisi, yalnızca suçlarının kurbanları üzerinde değil, aynı zamanda diğer çete üyeleri üzerinde de güç sahibidir. Ekonomi bile insanları kontrol edilecek veya kullanılacak nesnelere dönüştürüyor. Alex’in annesi, muhtemelen makinenin tek bir parçası olarak işlev gören bir fabrikada çalışmaya gidiyor. Bu kişisel olmayan kullanıcı dünyasında ve kullanılan seks, bir yakınlık eylemi olmaktan çıkıyor ve bunun yerine bir gaddarlık eylemi ve bir güç iddiası haline geliyor.

    Müzik

    Otomatik portakal Müziğin temel işlevi hakkındaki geleneksel fikirlere meydan okuyor ve burada müzik, Alex’in doğasında en baskın olan şeye değiniyor: şiddet. Film boyunca, klasik müzik Alex’i ecstasy’nin bir versiyonuna götürür ve Alex asma, bombalama ve diğer şiddet eylemlerini hayal eder. Bununla birlikte, müzik, seçme özgürlüğünün bir işareti olarak değerli olmaya devam ediyor. Alex şiddetle, acımasızca ve şefkat duymadan yaşıyor, ancak başlangıçta onu yetişkinlerden ayıran şey, çok daha fazla canlılığa sahip olmasıdır. Yorgun annesi fabrika işine giderken, Alex bütün gün uyur, sonra uyanır, seks yapmak, uyuşturucu almak ve daha fazla şiddet uygulamak için uyanır – sadece istediği için ve heyecan verici olduğu için. 

    Ayrıca müziği de dinliyor ki bu onun için hem vahşi hem de asiyi ifade eden kendinden geçmiş ve özgürleştirici bir deneyim. Doktorlar, Alex’in vücudunu kendi şiddetli dürtülerinden hasta olmaya şartlandırdığında, aynı anda vücudunu müziği reddetmeye şartlandırırlar. Bu şartlandırmanın kasıtsız bir sonucu olsa da, sembolik olarak anlamlıdır. Müzik, Alex’in dürtülerine ve arzularına bağlanır ve onu zevk alma yeteneğinden yoksun bırakmak, onu insanlığından uzaklaştırmakla eşdeğerdir.

    A Otomatik Portakal’ın hem romanında hem de filminde müziğin oynadığı rol , Burgess ve Kubrick’in tarihe selam vermesidir. Bütün hükümetler, özellikle totaliter rejimler, vatandaşlarının vatanseverlik coşkusunu artırmak için müziği kullandılar. Örneğin, Adolf Hitler müzikten etkilenmiş ve onu bir devlet kontrol aracı olarak kullanmıştır. Alex’in durumunda, müziğin hayatından çıkarılması, bu kontrolün kendini gösterme şeklidir ve sonuçları da aynı derecede korkunçtur.

    Argo

    Alex, yalnızca gençlerin konuştuğu bir argo kullanır. Yetişkinler, nesiller arasındaki duygusal ve ideolojik mesafeyi vurgulayan dili anlamıyor. Burgess romanın dilini icat etti ve ona Nadsat adını verdi.bu genç için Rusça son ekidir Nadsat, Alex’in kendisi gibi ve daha genel olarak gençlik gibi enerjiyle dolup taşan bir dildir. Örneğin seks, “eski içeri-dışarı-dışarı” olarak adlandırılır. Buna karşılık, yetişkinlerin konuştuğu dil çok daha kuru ve daha tahmin edilebilir. Alex’in ailesi klişelerle konuşuyor. Hapishane gardiyanları kanun ve düzenin dilini konuşur. Doktorlar tıp dilinde konuşuyor. Yalnızca gençlerin dili bu dilsel kategorileri ve engelleri aşar.

    Nadsat’ta yüksek ve düşük dil biçimleri bir arada bulunur. Bazen resmi Shakespeare İngilizcesini izleyen gramer ve sözdizimine sokak kelimeleri, bebek konuşması ve kafiyeli argo eşlik eder. Nadsat’ta İngilizce’nin yanı sıra en baskın dilsel etkiler Rusça ve Slavcadır. Burgess romanını yazmadan önce, tıpkı İngiltere’de gördükleri gibi gençlik çetelerinin çılgınca koştuğuna tanık olduğu Sovyet Rusya’da vakit geçirdi. O dönemde dünyanın en güçlü iki siyasi dili olan İngilizce ve Rusça’yı bir araya getiren bir dil yaratmaya karar verdi. Tamamen apolitik bir genç olan Alex’in konuşması onu bir isyan dili de yapıyor. Dili kullanan gençler, Burgess’in romanını yazdığı sırada dünyayı bölen siyaseti umursamıyor.

    Otomatik Portakal

    TEMALAR

    Toplumda Düzen ve Seçim Özgürlüğü

    Bireylerin seçim yapma özgürlüğü, bu seçimler toplumun güvenliğini ve istikrarını zayıflattığında sorunlu hale gelir ve Otomatik Portakal’da devlet, seçme özgürlüğünü elinden alıp, onu öngörülen iyi davranışla değiştirerek toplumu korumaya isteklidir. Alex’in dünyasında, hem bireyin sınırsız gücü hem de devletin sınırsız gücü tehlikeli olduğunu kanıtlıyor. Alex, sadece kendini iyi hissettirdiği için hırsızlık yapıyor, tecavüz ediyor ve cinayet işliyor, ancak şiddetli dürtüleri ortadan kalktığında, sonuç aynı derecede tehlikelidir, çünkü insanlığın temel bir unsuru olan seçme özgürlüğü elinden alınmış.

    Tematik olarak, içişleri bakanı Alex’in bir tarafında, düzenli bir toplumu destekliyor ve diğer tarafta hapishane papazı ve Bay Alexander, olumsuz sonuçlara rağmen seçim özgürlüğünü destekliyor. İçişleri Bakanı, hükümetin sokaklara yasa ve düzen getirme gücüne sahip olması gerektiğini ve bireysel özgürlük sorunlarının güvenlik ve düzen değerleriyle karşılaştırıldığında önemsiz olduğunu savunuyor. Acı çeken Alex’in kurbanlarına argümanının erdemine kanıt olarak neden olduğunu söylüyor, ancak bakanın haydutları polis olarak işe almak ve siyasi muhalifleri hapse atmak gibi kendi gücü kötüye kullanması argümanını zayıflatıyor. 

    Bay Alexander ise bireysel özgürlüğün korunmasını savunuyor, ama partisinin gündemini ilerletmek için Alex’in hayatını ve özgürlüğünü feda etme isteğiyle kendi argümanını zayıflatır. Hapishane papazı, bireylerin ahlaki seçimler yapma hakkını savunmada daha samimi görünüyor, seçme yeteneğini insan olmakla eşitliyor, ancak Alex’in gerçek yıkıcı potansiyeline ilişkin kasıtlı cehaleti onu neredeyse saf görünmesine neden oluyor. BoyuncaOtomatik Portakal filmi , bizi hem bireysel özgürlüğün hem de devlet kontrolünün değerlerini ve tehlikelerini tartmaya ve düzen için ne kadar özgürlükten vazgeçmeye hazır olduğumuzu ve özgürlük için ne kadar düzenden vazgeçmeye hazır olduğumuzu düşünmeye zorluyor. .

    İnsan Doğasında Kötülüğün Gerekliliği

    İnsan doğasında iyinin yanı sıra kötülüğün önemi de Otomatik Portakal’ın temel temasıdır Alex, şiddetli dürtülerini serbest bıraktığı için aşağılıktır, ama bu özgürlük duygusu da onu insan yapan şeydir. Filmdeki pek çok yetişkin karakterin aksine, en azından coşkulu bir şekilde canlı görünüyor. Ludovico’nun Tekniği kişiliğinin kötü yönlerini ortadan kaldırdığında, toplum için daha az tehdit oluşturuyor, ama aynı zamanda film, daha az insan olduğunu gösteriyor. O gerçekten iyi değil çünkü iyi olmayı seçmedi ve bu seçimin kullanılması tam bir insan olmak için hayati önem taşıyor.

    Alex, pek çok kötü eylemiyle geleneksel bir kahraman değildir ve bu, Kubrick’in filmlerine özgü ve benzersizdir. Kubrick’in karakterlerinde iyi ve kötü, neredeyse her zaman ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Kubrick, karakterleri aracılığıyla karanlık dürtülerin insan doğasının temel bir parçası olduğunu öne sürer. İnsanın yıkıcılığı ve güç-şehveti, bu şartlanmanın bizi insanlık dışı kılacak kadar aşırı olduğu durumlar dışında uygun şartlandırmayla ortadan kalkmaz. Bunun yerine, bu dürtüleri nasıl yönlendireceğimize, onları ne zaman serbest bırakacağımıza ve ne zaman zorla bastıracağımıza karar vermeliyiz. Otomatik Portakal , hem özgürlüğün hem de bastırmanın aşırılıklarını gösterir.

    Hayatın ve Sanatın Karşılıklı Bağımlılığı

    Otomatik Portakal İçinde ,Karakterler, sanatı birçok farklı şekilde görür ve kullanır, sanatla gerçek hayatın nasıl etkileşime girdiğine dair karmaşık ve çelişkili bir resim oluşturur. Alex, hayatını ifade etmek ve anlamak için müzik, film ve sanatı kullanıyor. Doktorların Alex’e seks ve şiddet olaylarını anlattığı iki hafta boyunca, gerçek dünyanın bir televizyon ekranında daha da gerçekçi görünmesine şaşırır. O ve diğer karakterler de sanatı hayattan koparmak ve kendilerini diğer insanlardan ayırmak için kullanıyorlar. 

    Alex, Bay Alexander’ı dövüp karısına tecavüz etmeye hazırlandığında, “Singin ‘in the Rain” şarkısını söylüyor ve Gene Kelly’nin müzikalde yaptığı gibi dans ediyor. Şiddet eylemini bir şarkı ve dansa dönüştüren Alex, vahşet ve kurbanlarının acılarından uzaklaşır. Alex’in öldürdüğü kedi kadın, cinselliğini heykelleri ve duvarlarındaki resimlerle ifade ediyor. ama Alex bir penis heykeline dokunduğunda, ona dokunmaması için bağırıyor çünkü bu bir sanat eseri. Sanat yoluyla, cinselliği dokunulmayacak bir nesne haline getiriyor, tamamen dokunmakla ilgili bir eylem değil.

    Otomatik Portakal’da karakterlerin sanata farklı tepkileri ve kullanımlarısanatın içinde hem iyilik hem de kötülük potansiyeli olduğunu öne sürüyor. Sanat, insan dürtülerini hem ifade eder hem de yönlendirir ve bu nedenle yaşamı geliştirebilir veya zayıflatabilir. İnsanları gerçekliğe yaklaştırabilir ya da ondan uzaklaştırabilir. Kubrick, filmde seks ve şiddeti gerçek dışı gösteriyor. Dövüş sahnelerini dans gibi görünmesi için yönlendirir, kamerayı yavaşlatır ve görüntüleri bozar. Algılarımızla oynuyor, böylece bir sanat eserini izlediğimizi asla unutmayız. Bazı eleştirmenler, Kubrick’in şiddeti anlatan stilize ve tarafsız yolunun kabul etmeyi kolaylaştırdığını ve filmin şiddeti bile kutladığını söyledi. Bununla birlikte, filmin sanatsal unsurlarının bir sonucu olarak yaşadığımız kopukluk, kendimizi şiddetten uzaklaştırma yeteneğimizi daha derinlemesine düşünmemizi de sağlayabilir.

    Otomatik Portakal

    Ve Kubrick

    Kubrick mükemmeliyetçiydi ve doğru imajı elde etmeye, düşük bütçeye sahip olmaya ve şiddeti sanatsal olarak tasvir etmeye olan bağlılığı Otomatik Portakal yaptı. Bir klasik! Kubrick’in defalarca sahneleri yeniden çektiği biliniyordu ve bu, onunla çalışanlar için genellikle zordu. Bununla birlikte, yönettiği aktörlerin çoğu, onlardan benzersiz bir ifade yaratma yeteneğini övdü. Kubrick kariyerine bir fotoğrafçı olarak başladı ve hem kendine özgü estetik vizyonu hem de bu vizyonu gerçekleştirmedeki teknik becerisiyle ün kazandı. Yeteneği sadece teknik ustalıktan değil aynı zamanda teknik yaratıcılıktan da geldi. Örneğin Kubrick, intihar girişimi sırasında Alex’in pencereden düşmesinin fiziksel hissini yakalamak istediğinde, bir kamerayı strafor kutulara sardı ve pencereden dışarı attı. İstediği etkiyi elde edene kadar altı kez pencereden attı.

    Kubrick sadece 2 $ ‘lık bir bütçeyle Otomatik Portakal yaptımilyon, bu büyük bir uzun metrajlı film için çok küçük. Set inşa etmekten kaçınmak için filmin çoğunu yerinde çekti ve birçok sahneyi doğal ışıkla çekerek pahalı ışıklandırma kullanmaktan kaçındı. Benzer şekilde Kubrick, filmin çoğunda el kameralarının kullanılması gerektiğine karar verdi. Bu seçim sadece bütçe kararı değil, aynı zamanda estetik bir seçimdi. Kubrick, örneğin, bir el kamerasıyla ünlü “Singin ‘in the Rain” tecavüz sahnesini çekti. El kamerası, sahnenin vahşetini yoğunlaştıran bir yakınlık sağlar. Ayrıca, kamera perspektifi değiştirirken yaşadığımız görsel yönelim bozukluğu, kendi yönelim bozukluğumuzu artırır. Bazen eylemi kurbanın bakış açısından görürken, diğer noktalarda Alex’in gözünden görürüz.

    Otomatik Portakal’ın merkezinde şiddet var ve bu sahnelerde Kubrick’in imzasını görmek çok kolay. Şiddet eylemlerini çarpıttı ve stilize etti, Alex’in kendi müfrezesine benziyor gibi görünen şiddetten sanatsal bir kopma yarattı. Örneğin, filmin başlarında, Alex’in çetesi rakip bir çeteyle savaşır. Eskiden klasik bir ihtişam modeli olan terk edilmiş bir tiyatroda buluşuyorlar, şimdi tamamen tükenmiş durumda. Ortama uygun olan Kubrick, mücadeleyi yükselen klasik müziğe ayarladı. Karakterler kanlı bir savaşa girerler, ancak kamera hareketin yakın çekimleri ve panoramik manzaralarını sunarak içeri ve dışarı hareket ederken, Kubrick oyuncularının aksiyonu bir çete dövüşünden çok akrobasi veya baleye benzetecek şekilde hareket ettirir.

    Kubrick, sahne sahne şiddet görüntülerini benzer şekilde sanatsal bir şekilde yönetiyor. Alex, “Singin ‘in the Rain” şarkısını söylerken Bayan Alexander’a tecavüz etmeye hazırlanıyorve yumuşak ayakkabı yapmak. Alex, iki Droog’u Dim ve Georgie’yi dövdüğünde, Kubrick bir kez daha dövüşü klasik müzikle başlatır ve bu sefer hareketi yavaşlatır. Bu ağır çekim sahnede oyuncuların fiziksel hareketleri o kadar abartılıyor ki, dövüş yine bir dansa benziyor. Bu sanatsal olarak işlenmiş sahnelerin istisnaları, polislerin Alex’i dövdüğü sahnelerdir. Orada Kubrick müzik kullanmıyor ve kan akıyor, polisin şiddet ortamında çalışan sanatçılar değil, acımasız haydutlar olduğunu gösteriyor. Kubrick yönetmenlik vizyonunu, Alex’in deneyimleyeceği şekilde bize bir şiddet deneyimi sunmak için kullanıyor.

    Kaynakhttps://www.sparknotes.com/film/clockworkorange/

  • MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

     

    Matrix’in Hikayesi

    1- İkinci Rönesans

    Milenyum çağının ortalarında insanoğlu yapay zekaya can vermiş ve tüm yükümlülüklerini makinelere devrederek yavaş yavaş tüketim toplumuna dönüşmeye başlamıştır.Robotlar insanların verdiği tüm görevleri yerine getirmekte fakat bu canlılardan saygı görmemektedir.Bir robot sahibine direniş gösterir ve insan gibi bir zekaya sahip olduğu için insan gibi yargılanır.Dava sonucunda o ve onun modelini imha etme kararı alınır ve robotlara karşı tam bir saldırı başlar. Sosyal ortamdaki son robot çalışmaz hale geldikten sonra diğer modeller birleşir ve dünya üzerinde bir noktada birleşerek kendilerinin “01” olarak adlandırdıkları bölgede toplanırlar. Birkaç dönem sonra üretip dünya pazarına sundukları cihazlar tüm gezegenin ekonomik dengesini bozunca durumun ciddiyetini anlayan insanlığın tüm liderleri birleşir ve robotların başlıca enerji kaynakları olan güneş’in karartılması kararını alırlar.

    2 – Savaş

    Dünya atmosferine atılan sis bombası benzeri kimyasallarla gezegenin hiçbir yeri güneş görmeyecek şekilde kapatılır ve arkasından insanların taarruzu başlar.Fakat makineler onların aciz bedenlerinin saldırısına hazırlıklıdır.Dev makine ordularıyla insanlığı yeryüzünden silen robotlar savaş sonrası gözünü mazlumlara diker.

    3 – Yeni Dünya Düzeni

    Savaşta insanoğlunun bedenini derinden inceleyen makineler, yok olan güneşin ardından yeni enerji kaynaklarına yönelir. Araştırmalarının sonunda insan bedenindeki ısıyı füzyonun bir türüyle birleştirip elektrik enerjisine dönüştürebilen makineler, buldukları üreyen ve kendini yenileyebilen bu yeni enerji kaynağının beyinlerini insanlığın en mükemmel yıllarını içeren Matrix adını verdikleri simülasyonla uyuşturarak bedenlerinden faydalanır ve bu şekilde karşılıklı bir yaşam döngüsü oluşur.

    4 – Matrix

    Matrix programının tasarımcısı (Architect) ilk sürümlerde insan için tamamen kusursuz bir dünya kurar.Bu mükemmel dünyaya inanmayan insanlar simülasyondan uyanmaya kalkışır. Tam tersi bir dünyada ise insanlar simülasyonun içinde ölmektedir.Mimar güncelleştirmeler sonunda en son 19. yüzyıl dünyasını inşa eder ve insan psikolojisini araştırmak üzere programa Kahin (The Oracle) karakterini dahil eder. Yıllar içinde anormal insanların yeniden uyanmayı denemesi ve bunların birleşerek sistemi çökertmesi riskine karşılık kahin programa “Seçilmiş Kişi” (The One) senaryosunu entegre eder. Programa göre seçilmiş, Matrix’te üstün güçlere sahip olacak, ve insanları Matrix’ten kurtaracaktır.

    5 – The One

    Yüzyıllar süren Seçilmiş kişi döngüsünde kurtarılan insanlar gerçek dünyada Zion adını verdikleri yeraltı şehrini kurar ve insanlığı orada devam ettirirler. Hovercraft benzeri uçan gemileriyle yeryüzüne yaklaşarak korsan sinyallerle matrix’e geçici olarak yeniden girebilen Zion insanları hayatlarını olası savaşı durdurabilmesi ümidiyle seçilmiş kişiyi Matrix’te arayarak geçirirler.Bu kaçak girişleri önlemek maksadıyla sisteme Ajan adı verilen Matrix’e bağlı her kişiliğe girip çıkabilen sistem temellerine uygun olarak güçlendirilmiş programlar yerleştirilmiştir. Zionlular Matrix’te seçilmiş kişiyi ararken ayrıca ajanlardan da kaçmak zorundadırlar.

    6 – Döngünün Sonu

    Kahinin uyanmayı deneyen insanları temizlemek için, her iki tarafta tüm insanların ölümüyle sonuçlandığı bu reset-loop çözümüne bir süre sonra kendi de razı olmamış ve son döngüde seçilmiş kişiye yüklediği gücün aynısını Smith adlı bir ajana da yükleyerek onları kendi haline bırakmıştır.Virüs gibi kendini kopyalayan smith tüm matrix’i ele geçirir ve donanımsal olarak matrix’i kontrol eden makinelere de bulaşmaya başlar.Virüs tehdidi altında olan makineleri kurtarabilecek tek kişi ise o dönemdeki seçilmiş kişi olan Neo’dur.

    7 – Barış

    Makine şehrine giderek anlaşma yapan Neo, Matrix’e yeniden girerek Smith ile karşılaşacak, fakat ona entegre edilmiş kodun kendisininkiyle aynı olduğunu fark ettikten sonra virüsün kendisine de bulaşmasına izin vererek onu ve kendini tamamen yok etmiş olacak, ve anlaşma gereği Makinelerle insanlık arasındaki savaş sona erecektir.

    MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

    Tür: Bilim Kurgu/Aksiyon

    Yıl: 1999, 2003. 2003
    (21 Mayıs 2021’de Matrix 4’ün gösterime giremesi planlanmaktadır.)

    IMDB:
    Matrix: 8,7/10
    Matrix Reloaded: 7,2/10
    Matrix Revolutions: 6,8/10
    Matrix 4: ?


    İlk yapıt olan Matrix, akıllı beyinler için bir vuruş ve en tipik felsefi  filmlerden birini oluşturuyor.

    Matrix ve felsefi anlamı: Platon’un Mağarası

    Ana konu elbette (bazı insanlar için o kadar açık olmasa da) Platon Mağarası Alegorisi . Bu aşamada, Mağara Alegori’sinin kısa bir özeti gereklidir. Cumhuriyet’te Platon ve Sokrates, filozofların rolünü açıklayan bir metafor bulurlar: Bir mağaranın karanlığında, erkekler çocukluktan beri zincirlenir ve arka duvara bakar. Arkalarında, arkasında erkeklerin her türlü eşyayı omuzlarına taşıdıkları bir duvarla mağara girişi. Adamlar izleyenleri zincirlemedi, gölgeleri mağaranın arkasına yansıdı ve seslerinin mağaranın bozuk yankısını duyduğunu. 

    Esirlerden biri serbest bırakılacak, mağarayı terk edecek ve önce ışıktan kör olacak … Sonunda daha önce gördüklerinin gerçek olmadığını anlayacak. Mağaraya geri dönmek, diğer mahkumlara gözlerini açmak ve onları serbest bırakmak için ikna etmek istiyor. Teorilerine açık olduklarını göstermiyorlar. Bu sistemde büyüyerek sonuna kadar savunacaklar ve mağaradan kaçanları öldürecekler. Diğer adamları illüzyon dünyasından kurtarmaya çalışan bu kaçan adam, filozofu temsil ediyor. 

    Matrix’te dualist bir metafizik vardır, yani dünyanın iki seviyesi: matrixin dışında gerçeklik, içeride yanılsama dünyası. Bu düalizm, Platon’un felsefesinin tipik bir örneğidir .

    Neo ve Socrates

    MATRIX FELSEFESİ
    MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

    Filozof figürü (arkadaşını aydınlatmaya çalışan), özellikle Sokrates figürü ile bu kaçan adamın metaforunu takip edebiliriz. Gerçekten, Platon burada zamanında efendisinin (Sokrates) hayatını anlatmaya çalışır, Atinalı dostlarına mantıklı düşünmeye çalışır (Delphi’deki Pythia Kahini bu görevi kehanet etti), sonunda içmeye mahkum arkadaşı tarafından öldürüldü. baldıran. In Matrix , Neo olarak Sokrates’in asimilasyon uygun görünüyor. Neo aynı zamanda bir Kahin görecek (Platon’un yaşlı hanımından alıntıya dikkat edin, “kendini tanı “), Sokrates gibi, o da Seçilmiş ve halkını kurtarmalı ve kendisi gibi, serbest bırakıldıktan sonra ışıktan gözleri kamaşacak.

    İşte Matrix’in bir diyalog özeti:

    “ Morpheus: O (matriks) Gerçeği görmenizi engelliyorsa için göz superimposes dünya.

    Neo: Ne gerçeği?

    Morpheus: Sen bir köleysin. Diğerleri gibi sen de zincirlerle doğdun. Dünya (matrix), ne ümidin ne tadın ne de kokunun olduğu bir hapishanedir, zihniniz için bir hapishane “

    Matrix ve Sokratik Yöntem

    Ayrıca, Morpheus / Neo’ya (ve İsa / = Simon Peter’a) benzer şekilde Socrates / Plato’daki öğrenci-öğretmen ilişkisini de dahil edin. Ayrıca, hain figürüne dikkat edin, muhalif düşmanın müridi davaya toplandı: Sokrates / Platon’a karşı bu rolü üstlenen Aristo’dur. Nitekim Aristoteles, orijinal Sokratik düşüncesinden ayrılır, aslında dünyanın duyularla, hassas deneyimle kavrandığını düşünür (Daha sonra bilinecek olanın, deneyciliğin habercisidir.). 

    Başka bir deyişle, Aristoteles saf Fikirler üzerinde düşünmek yerine mağaraya geri dönmek ister. “The Matrix’te, Cypher aynı eğilimi izliyor:” matrixin bu gerçeklikten çok daha gerçek olduğunu “öne sürüyor ve mağaraya dönmeyi umarak, Yahuda İsa’yı Romalılara teslim ederken kendi mekanizmasını teslim ediyor (Aristoteles = Cypher = Yahuda). Mesih bariz bir karşılaştırma ise, bu aynı zamanda İsa’nın karakterinin Sokrates’inkine çok şey borçlu olmasından kaynaklanıyor, 2 kendi halkı Kurtarıcılar, Seçilmişler, kurtarıcılar iken mahkum edilirken öldü. Hristiyan dininin inşası ve düşüncesiyle Platon’un fikirlerine (ve diğer dinlere) çok yakın olmasının yanı sıra, onun hegemonik fikirlerinin yayılmasına da yardımcı oldu.

    Neo sonuç olarak ikili bir metafordur: hem Sokrates hem de İsa.

    Son olarak, bir diğer önemli karakter olan Trinity’nin, Mesih metaforunu doğrulayan Neo-Trinity-Morpheus üçgenlemesini tamamladığına dikkat edin.

    Sonuç Olarak: Matrix felsefi bir film olarak

    Bu nedenle, insanın durumu, tüketim toplumu tarafından zincirlenmiş ve işletilmiş, insan ırkını evcilleştirmek isteyen makineler tarafından somutlaştırılmış (nesnelleştirilmiş) olarak tanımlanmaktadır. Böylece matrix, devasa bir toplama kampı haline gelir.

    Nihayetinde, Matrix a priori düşünüldüğü gibi daha derin bir film. Matrix bize Platon Mağarası Alegorisinin bir güncellemesini gösteriyor, Hristiyanlığı ve sınıf mücadelesini renklendiriyor!

    Kaynakhttps://www.the-philosophy.com/matrix-philosophical-analysis , https://tr.wikipedia.org/wiki/Matrix_(seri)

    Matrix 4 Matrix serisi The Matrix the matrix 4 (2021) The matrix resurrections ekşimatrix  2 türkçe dublaj izle, 720p Matrix konusu Matrix Oyuncular