Etiket: sanat sepet işleri

  • Papatyalarda Ninni Söyler

     Huzura ait tek şeyin hiçbir şey olduğunu düşünürdüm eskiden. Bir nevi uydurulmuş kılıf misali dünyadan kaçmaktı çabam. Ama kaçmaktı, geçmiş zaman, bitti. Doğru çıkarımlar için detayları öldürdüm, alacağımı aldım. Ağlak yüzlerin kendi seçimleri olduğunu anladığımda piştiğimi anladım. Yanmama daha vardı ama. Yanarsam başarırdım ismini veremediğim cümbüşü.

    Duygular bulutlardan atlardı çıldırmış gibi. Her duygunun ayrı rengi olurdu ve her duygu ayrı bir şarkıyla gelirdi gökten. Tam tersi de olabilirdi, “İşte şimdi ne yapacağım.” Diyebilirdim. Ötesi olmayan sonsuzluğu beşeri yaşama sığdırma gücüne ya sahip değilsem diye düşünürken, böyle düşünmek asıl düşünmek asıl bitiş dedim. Belki de ilk defa tüm cesaretimi toplayıp kafa tuttum çıplak nefesin varlığına. Minik çocuğun içindeki dev uyanmıştı artık…

    Ama huzur öyle planladığın gibi basit gelmiyormuş. “Planla ve huzurlu ol” çabası; “Eğer tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.” Repliğini gün yüzüne çıkarıyormuş. Ben ise olacaklardan habersizce her gün rutinimi koşturduğum, yol çizgilerini ezberlediğim, gök yüzünün yer yüzüyle savaşlarına şahit olduğum o yolda duvarın arkasına gizlenmiş bir papatya ile tanıştım. İlk defa koku aldığımı anladım, ilk defa bakmanın dışında gördüğümü anladım, ilk defa ninni uyutmadı uyandırdı, ilk defa mutluluk konusunda paradoksa düştüm, ilk defa şükrettim!

    Artık ne o yol vardı ne o duvar. Dans ettim! Hiç çiçek dans eder mi diye sormadım kendi kendime, ninni söylediğini inanıyorsun da dans ettiğine mi inanmayacak mısın dedim yeşilliklerin ortasında. Suya üfleyip içtik mutluluğu, köprüler kurduk kalpten kalbe her gün daha da şükür ile sağlamlaştırarak. İnsan; tam olma zannıyla düşüp kalkan, tamamlandığını hissedince de yükselen bir yaratılışmış. Yaratıcıyı güldürmekten çok, El Vedud ile sevip tam olma yolundayım artık.

    Kılıfları sorarsanız; dev uyanınca zevk ile yok edildi hikayede.

    Peki ya SİZ hikayenizde uyanmaya hazır mısınız?

  • Bir Gece Tutulması

     

    Bölüm 1

    Yaşlı bir coğrafya öğretmeni olan Rahmi sıradan bir günün ardından, güne ait son sigarayı içmek için balkona çıktı. Tahta sandalyesini saksıları devirmeden çıkarttı, oturmaya hazır hala getirirken çıkan sesten rahatsız olmadı, alışıktı. Alıştıktan ziyade bu ses de rutininin bir parçasıydı zaten. Küllüğe yönelip yanına koymak için uzanırken,küllüğü üzerine devirdi. Haliyle sinirlenince de bacaklarının arasından kayan küllük onu çileden çıkarmaya yetti.

    Ama asıl karmaşa ondan sonra başlayacaktı da haberi yoktu. Yere eğildiğinde bir an başını gökyüzüne kaldırdı ve ay yerinde yoktu. Ay yerine dünyayı andıran bir cisim gökte tamda ayı her zaman izlediği yerdeydi ve çok yakındı. Ama dünyaya çok benzemesi onun şaşkınlıkla karışık korkuya kapılmasına neden olmuştu. Tüm dikkatini topladı ancak ne halüsinasyon görüyordu ne de bir benzetmeydi.

    Bu düpedüz her gün kendi öğrencilerine bas bas bağırıp, “Daha yaşadığınız yerin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsunuz be aptal herifler!” diye anlatmaya gayret gösterdiği dünyaydı. Peki o dünyaysa ay neredeydi? Daha da önemlisi kendi neredeydi? Bir an tüm zihni sorulara boğuldu. Aklındaki sorulara cevap bulmak için, ilk önce sakinleşmeliydi.

    Hemen sigarayı titreyen elleriyle zor bela çıkarıp (Ki normalde o yaşa gelmiş biri için gençlerden daha sağlıklı ve dinçti) 7-8 defa çakmağı çakıp, sigaranın zihnine dur emri vermesine geçte olsa imkan sağladı. Aklına haberleri açmak geldi ama televizyon 1 haftadır açılmıyordu. Nedeni ise torunlarının televizyon bağımlılığını, kendisinin çatlak bir ekran ile çözüme kavuştarmasından kaynaklıydı.

    Kızının, karısının vefatından 1 hafta sonra aldığı telefon ise ikinci çözüm seçeneğiydi. Bir yeri arayabilir ya da internet haberlerine zorda olsa girebilirdi. Sigarayı hemen söndürdü. Apar topar içeri girdi. Cüzdan, kemer ve gözlüğün yanındaki telefonuna yöneldi ama telefon açıktı. Ekranda bir site açıktı.

    Rahmi zor bela aramaları kabul edebilirken bunu kim açmıştı? Evde yıllardır tek yaşaması ise olayları daha da karmaşık hale getiriyordu. Ekrana doğru tekrar baktı, bir yazı vardı ve en üstte yazar kısmında kendi adı yazıyordu. Bu gece onun için zor olacaktı galiba ki artık dudakları da titriyor, gözleri kızarıyordu. Derin bir nefes çekip, yazarı olduğu o yazıyı okumaktan başka çözümü kalmamıştı o an için. Ve tüm korkularını toplayıp sesli bir şekilde okumaya başladı;

    “Yaşlı bir coğrafya öğretmeni olan Rahmi sıradan bir günün ardından, güne ait son sigarayı içmek için balkona çıktı.”

    #2157

    Bölüm 2

    “Rahmi Bey, Rahmi Bey, Rahmi.

    Allah Allah öldü mü ne yaptı bu adam böyle yerde ya.”

    Konuşan kişi; karşı komşusu Nebahat’ın ortanca kızı  evde kalmış Ayten’di. Sabahın köründe işe giderken karşı kapıyı açık görüp, bu adam kapıyı neden açık bırakmış diye paldır küldür içeri dalıp Rahmi Beyi yerde uyuyor halde gördü ve bu sözleri sarfetti.

    Rahmi Bey gözünü açtı. Karşısında direk Ayten’i görünce Rahmi Bey hemen kendisinin çıplak olup olmadığını kontrol etti ve derin bir oh çekti. Geceden kalma değildi, zaten kendisine de yakışmazdı. Ayten: “Rahmi Bey amca, sonunda açtınız gözünüzü kapı açıktı, merak ettim girdim içeri, bir baktım yerdesiniz, dedim Rahmi Bey amcacım öldü mü ne oldu, valla çok korktum, iyi ki hemen uyandınız, neden yerde yatıyorsunuz?” dedi tam 4.2 saniyede. Rahmi Bey’in zihni sadece Ayten’in konuştuğunu algıladı kelimelerden bihaberdi.

    Birden gece iki tane ay görüp, bir coğrafya öğretmeni olarak deliye döndüğünü hatırladı, bir hışımla ayağa kalktı, perdeyi hızla açtı ama sabah olmuştu. İki tane ayı bırak, bir tanesini bile göremedi.  Döndü Ayten’e: “Gece olanları gördün mü sen?” dedi Rahmi Bey. Ayten ise “Ne gecesi?” diye cevap verdi. Bu soru Rahmi Beyin kalp krizi şıkkını seçmesi için yeterliydi. Ama Rahmi Bey dün geceden sonra bu soruyu boş bırakmayı seçti. Hiç bir şey demeden apar topar çıktı. Ayten Rahmi Beyin evinde kalmıştı ama. Gerçi onun ve diğer kardeşlerinin  huyu oydu, evde kalmak.

    Rahmi Bey arabaya atladığı gibi iskeleye sürdü. Kimse yoktu, her yer sessizdi. Ruhu bilmem kaç parçaya bölünmüş gibi ağrıyordu. Kendinin hangi paralel hangi meridyende olduğunu bilmiyormuş gibiydi artık. Saatini önüne alıp bekledi. Artık bu iki ay olma durumunu çözmeliydi. Kimseyede bu durumu anlatamazdı çünkü büyük bir delilik olarak algılıyordu bu yaşadıklarını. Geceyi bekleyip sorunu çözecekti.

    Rahmi Bey 08:37 de beklemeye başladı. Saatine bakarken uyuya kalmış olan Rahmi Bey uyandığında saat 23:42 di. Bütün kemikleri tutulmuştu. Ama sıkıntı kemiklerinden daha büyüktü. Gece olmamıştı. Ya biri saatiyle oynamıştı ya da tüm dünya kuralları Rahmi Beyi rezil etmek için el birliğiyle kendini imha etmişti.
    Tüm gücüyle bağırdı Rahmi Bey. Kısa bir süre ağladı, göz yaşlarını sildi, kimse ağladığını gördü mü diye sağı solu kontrol etti. Yavaş yavaş arabaya yöneldi. Arabanın içinde on saniyeye yakın boş boş bekledi. Bir sigara yaktı bir fırt çekti ve tüm olarak küllüğünde söndürdü. Eve gitmeliydi.

    Eve geldiğinde kapı hala açıktı. İçeri girip kapısını üç defa kitledi. Elini yüzünü yıkayıp tansiyon hapından iki tane attı. Dayak yemiş gibiydi. Artık deli olduğunu düşünüyordu. Bu durumu nasıl çözecektiden daha önemli bir soru vardı çözmek istiyor muydu?

    Balkona çıktı. Gece ve gündüzün artık hiçbir yerindeydi Rahmi Bey. Hayatı gerçek kişiliğini sıkıştırmıştı köşede. Birden titremeye başladı. Rahmi Bey korkuyordu. Gece artık hiç olmayacak artık hiç saklanamayacaktı. Öğretmen doğruyu öğreten olmalıydı ancak onun doğruları erimiş ve kül olmuştu. Titremesinin yanı sıra yok olduğunu hisetti ve bir çocuk gibi korkuyordu. Ama onu korkutan ve köşeye sıkıştıran köpek değil onun gerçekliğiydi. Değişmez doğrularına ilk defa pranga vurulmuştu. Birden her şeyi bırakıp gökteki gece saati parıldayan güneşe baktı.

    Olduğu yere yığıldı.

    Rahmi Beyin yıkılışı geceyi doğurmak için yeterli bir sebepti. Güneş yerine geceyi ve iki dolunayı bıraktı. Rahmi Bey’in zihni prangalı bedeni ise gerçekler için yetersizdi.

    Ertesi gün güneş batıdan doğdu ve geceyi de iki tane ay aydınlattı. Tüm düzen Rahmi Bey kendini kendinden özgürleştirene kadar böyle devam etti.

    #2156

  • Bir Otobüs Spektrum Bozukluğu

     Otobüste birbirine bakan gözleri, hafif merak, somut dünyayı soyutmuş gibi gösterme çabaları takip ediyordu. Bunu yazan ya ilahi bir bakış açısı olmalıydı ya da herkes aynı anda yazmalıydı. Herkes aynı anda yazsaydı, ortalık mahşerin 42 atlısına dönüşüp büyük kaosa koşacaktı. Hemde 34 kişilik körüklü bir otobüs deneyinde. Yazar cesaretini toplamak için derin bir nefes çekti ve içinden “Hey ho, the wind and the rain” şarkısını söyleyerek kararını verdi: “Bu durumu ben üstlenmeliyim.” İlk gözlemini yaptı ama otobüsteki kulaklıklılara şimdilik müdahale etmedi, onlar olaylardan habersiz olmalıydı, daha fazla deneğe yetecek sabrı da cesareti de yoktu. Nedenini “sanata ve sanatçıya saygı” olarak görmek isterdi, ancak nedeni o değildi.

    Gözlemlere devam etti ama şu detayı unutmaması lazımdı; analizler aslında yazarın gördüğü kadardı, o ne onların ayakkabısını giymiş, ne de onların yolundan yürümüştü. Üst düzey bir varlık değildi yazar, sadece sıradanların en garibiydi. Otobüs halkına tekrar döndü bir çift kamera, sessiz kalmak zorundalığını kabul etmiş ve kabul ediliş nedeniylede otobüsün kurallarının verdiği stres atakları güçlenmişti. Bazı bölgelerde yer yer merak adı altında zihinlerde gizli soru yağmuru, bazı bölgelerde de “Umursamazım ben!” kılıfı adı altında narsizm konferansları vardı.

    Diğer tür, düşünceli tiplerdir.  Onların yaşam sorunları, damarlarında gezinmekte olup her nefeste tüm vücudu tavaf ediyordu. Bu türler; II. dereceden bozukluk olup, hastalıklarına herhangi bir inanç ya da herhangi bir alkol çeşidi günde 5 defa çözüme kavuşturuyordu.

    Son kategori ise; “Uyu-yanlar”‘dı. Otobüs halkının bu bölümü kategorilere dahil edilmiyor, uzay boşluğundaymışçasına onlara karşı sert tavırlar alınıyordu. Bu hastalıkta erken teşhis değil erken durak önemliydi. Uyu-yanlar için ise duraksızlık söz konusuydu.

    Yazar bu esnada ineceği durağı çoktan kaçırmıştı bile. Ancak yazar olmanın belli başlı sorumluluklarının olduğunun da farkındaydı. Son durağa gelinmişti artık neyse ki. Ve avazı çıktığı kadar bağrılmalıydı çok geç olmadan. Tek kullanımlık süpermenlik bitmişti. Baba Yiğit ayağa kalktı, gücünü butondan da alarak halkı kendine getirdi; “İnecek var!”
    #0913

  • Eksik Hacet Dileme (Beta-Senaryo)

     “Eksik Hacet Dileme” Alper Murat Kirpik’in ücretsiz olarak okuyucuya sunduğu senaryosudur. Filmleştirme aşaması için alpermuratkirpik@gmail.com adresine başvurabilirsiniz.

    Konu: Senaryo beta aşamasındadır.

    Madde 8 – (Değişik: 7/6/1995 – 4110/4 md.) Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir. Aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserlerin mali hak sahipleri bunları çalıştıran veya tayin edenlerdir. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır. Bir işlenmenin sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla, onu işleyendir. Bir eserin yapımcısı veya yayımlayıcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir. Sinematografik eserlerde; yönetmen özgün müzik bestecisi ve senaryo yazarı, eserin birlikte sahibidirler. Eserin birlikte sahipleri, mali hakları, yapacakları bir sözleşmeyle ve uygun bir bedel karşılığında yapımcıya devredebilirler. Sinematografik eserin birlikte sahipleri mali haklarını devrettikten sonra, aksine ya da özel bir hüküm bulunmadığı taktirde yapımcı tarafından eserin çoğaltımına, dağıtımına, kamuya arzına, kablolu iletimine, televizyon ya da başka araçlarla yayımına, alt yazı yazılmasına ya da dublajına itiraz edemezler.

    Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu


    “Eksik Hacet Dileme”
    YazarAlper Murat Kirpik

    SAHNE 1- İÇ/GÜN- EV

    Kurtuluş ağzındaki sigarayı yakmak için kibriti yakar. Üzerinde siyah kolsuz bir tişört vardır. Sigara dumanıyla kibriti söndürür ve yere atar. O sırada nenesi bağırır.

    LEYLA: Kurtuluş, bir daha onu yere atarsan, gece yatağını yakarım. Bu kafayı yemiş bak yaşlı derler hapsede atmazlar beni. Delirtme beni yavrum, abuk sabuk konuşuyorum artık senin yüzünden ya.

    KURTULUŞ: Ne abuk subuğu gayet yerinde konuşan bir hanfendisin leylacağım.

    LEYLA: Höşt.

    KURTULUŞ: Neneciğim.

    LEYLA: İş buldun mu? Bak Aslı senin için çırpınıyor, ben durduruyorum kızı, iş bulsun sonra kızım diyorum.

    KURTULUŞ:  İş var da biz istemiyoruz sanki, açma bu konuyu da, açma.

    LEYLA: Sana mı iş yok? Ahmet abin taksicilik buldu sana.

    KURTULUŞ: Gece işi, nasıl yapayım ben?

    LEYLA: Aslı’nın abisinin kahvesinde çalış, rica ederiz.

    KURTULUŞ: Günlük çocuk gibi 50 liraya mı çalışayım, sigarama yetmez.

    LEYLA: Bok iç. Dedenin emeklisi olmasa eve beş kuruş girdiği yok. Çabala biraz nolur yani.

    KURTULUŞ: İş buldum aslında da sana söylemek istemiyorum.

    LEYLA: Sen buldun. Peh! Git başkasıyla eğlen. Ne buldun? Kevaşelik mi yapacaksın?

    KURTULUŞ: Heh üstüne bastın. (Pis pis güler)

    LEYLA: Gavurun dölü! (Değneği ile bir tane koluna vurur ve oradan kalkar.) Babası kılıklı, avare avare gez anca. Son gülen iyi güler gez. Pis Kevaşe.

  • Çiğ Köfte Sorunu (Senaryo)

     “Çiğ Köfte Sorunu” Alper Murat Kirpik’in ücretsiz olarak okuyucuya sunduğu senaryosudur. Filmleştirme aşaması için alpermuratkirpik@gmail.com  adresine başvurabilirsiniz.

    Konu: Alper bir gün koferans için yola çıkmıştır ancak çiğ köfteci arkadaşına yol üstü uğraması onu acı heyecanlarla karşı karşıya bırakacaktır.

    Madde 8 – (Değişik: 7/6/1995 – 4110/4 md.) Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir. Aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserlerin mali hak sahipleri bunları çalıştıran veya tayin edenlerdir. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır. Bir işlenmenin sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla, onu işleyendir. Bir eserin yapımcısı veya yayımlayıcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir. Sinematografik eserlerde; yönetmen özgün müzik bestecisi ve senaryo yazarı, eserin birlikte sahibidirler. Eserin birlikte sahipleri, mali hakları, yapacakları bir sözleşmeyle ve uygun bir bedel karşılığında yapımcıya devredebilirler. Sinematografik eserin birlikte sahipleri mali haklarını devrettikten sonra, aksine ya da özel bir hüküm bulunmadığı taktirde yapımcı tarafından eserin çoğaltımına, dağıtımına, kamuya arzına, kablolu iletimine, televizyon ya da başka araçlarla yayımına, alt yazı yazılmasına ya da dublajına itiraz edemezler.

    Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu


    “Çiğ Köfte Sorunu”
    YazarAlper Murat Kirpik

    SENARYO

    SAHNE 1- İÇ/GÜN- DÜKKAN

    SERKAN çiğköfte yoğuruyordur.  Kamera açıları marulları, ekşileri ve şalgamları çeker. Kamera Şalgamlara odaklarken. İçeri ALPER girer.

    ALPER – Selamunaleyküm..

    SERKAN – Aleykümselam hocam. Oo sen buralara gelir miydin ya?

    ALPER – Buralarda bir işim vardı bende bir uğruyayım dedim.

    SERKAN – İyi ettin hocam, hemen bir çiğköfte yapıyorum.

    ALPER – Eyvallah çok sağol, daha yeni yemek yedim.

    SERKAN – Bir şey olmaz hocam tadımlık yapıyorum, beraber yeriz ya. Taze yoğrulmuş daha hemde.

    ALPER – E hadi öyle olsun.

    SERKAN – Hayırdır hocam bir sıkıntı yok inşallah.

    ALPER –Bu iklim değişikliği ile ilgili bir seminer varmış. Ona geldim de. Daha bir saat var. Bir yanına uğrayayım dedim.

    SERKAN – İyi ettin hocam. Acı ister misin?

    ALPER – Acıya alışkınız biz.

    SERKAN – Tamamdır hocam. (Gülerek)

    ALPER masaya oturur, SERKAN iki tane şalgam koyar. Çiğköfteleri almak için gider. Masaya birden ayakkabı gelir, dışarıda bağırmalar başlar. ALPER ve SERKAN birden dışarıya çıkar.

    SERKAN – Noluyor ya!

    SAHNE 2- DIŞ/GÜN- DÜKKAN ÖNÜ

    İki tane Suriyeli çocuk arapça kavga ediyorlardır. SERKAN çocuklara elini kaldırır. ALPER SERKAN’ı tutar. Çocuklar yerde kavga ederken ALPER ikisini tutar. İKİNCİ ÇOCUĞUN gözlerine bakar.

    ALPER – Dur oğlum ne yapıyorsunuz ya! Niye vuruyorsun arkadaşına!

    İKİNCİ ÇOCUK hızlı hızlı arapça konuşur. ALPER hiçbir şey anlamaz.

    ALPER – Oğlum Türkçe bilmiyor musun sen?

    SERKAN – Hocam bunlar Suriyeli.

    BİRİNCİ ÇOCUK –Abi o bilmiyor Türkçe.

    ALPER İKİNCİ ÇOCUĞA döner.

    ALPER –E oğlum anlat ne bu kavga.

    İKİNCİ ÇOCUĞA eliyle dükkanı gösterir.

    ALPER –Bak ben yemek yiyordum masama ayakkabın geldi. Ayıp değil mi bu kadar insanları rahatsız ediyorsunuz.

    İKİNCİ ÇOCUK birden arapça hızlı ve sinirli konuşur.

    ALPER –Oğlum sende bir dur daha türkçen yok, dert anlatıyorsun.

    BİRİNCİ ÇOCUK – Abi o sinirli. (der ve güler.)

    ALPER – Nedeni de belli sanırım. Ne yaptın çocuğa?

    SERKAN – Hocam boşver uğraşma şimdi annesi babası gelir bir de onlarla uğraşırız.

    ALPER – Abi ben kötü bir şey yapmıyorum ki. Eskiden büyükler dövüşen çocukları ayırmaz mıydı? Eskiden güzeldi gerçi. Çocukluğum dışarda geçti. Ağaç dallarında, sokak oyunlarıda. Korona yoktu, herkes Türkçe anlatırdı. Hava bile yerli yerindeydi. Hatta..

    Birden BİRİNCİ ÇOCUK, ALPER’in yüzüne hapşurur. İKİNCİ ÇOCUK eliyle gösterir. Arapça hızlı hızlı konuşur.

    SERKAN – Dur dezenfektan getireyim hocam, ortalık sıkıntı zaten.

    ALPER sinirli bir şekilde İKİNCİ ÇOCUĞU göstererek BİRİNCİ ÇOCUĞA konuşur.

    ALPER – Ona da mı bunu yaptın?

    BİRİNCİ ÇOCUK –Evet. (Korkarak)

    ALPER – Söyle seni annen doktora götürsün, hadi bir daha da kavga etmeyin.

    ALPER çocuğun elini bırakır. Çocuk koşmaya başlar. Çocuk koşarken ALPER’e bağırır.

    BİRİNCİ ÇOCUK –Götürdü zaten koronaymışım.