Bu proje, okul öncesi çocukların sayıları ezberlemeden, görerek, benzeterek ve hissederek öğrenmelerini amaçlayan bütüncül bir eğitim yaklaşımıdır. Rakamlar, çocukların dünyasında soyut kavramlar olmaktan çıkarılıp; günlük hayatta karşılığı olan nesnelerle ilişkilendirilerek somut, anlaşılır ve kalıcı hâle getirilir.
Her rakam, şekil benzerliği temel alınarak seçilmiş bir nesneyle eşleştirilmiştir. Bu eşleştirme bilinçli olarak “zorlamasız” yapılmıştır. Amaç, çocuğun rakama baktığında kendiliğinden “aaa evet, buna benziyor” diyebilmesidir. Böylece öğrenme, dışarıdan dayatılan bir bilgi değil, çocuğun kendi keşfi hâline gelir.
Bu proje kapsamında kullanılan rakam–nesne eşleştirmeleri şunlardır: 0–Yumurta, 1–Mum, 2–Ördek, 3–Gözlük, 4–Sandalye, 5–Kanca, 6–Salyangoz, 7–Balta, 8–Yılan, 9–Balon.
Her rakam için iki temel içerik üretilir: hikâye ve şarkı.
Hikâyeler; kısa, masalsı, sıcak bir dille yazılır. Nesne, hikâyenin ana karakteridir ve rakam hikâyenin içinde doğal bir şekilde yer alır. Metinlerde korku, kötülük, çatışma gibi okul öncesine uygun olmayan unsurlar bulunmaz. Amaç; çocuğun dikkatini yormadan, güvenli bir duygusal alan içinde öğrenmesini sağlamaktır.
Şarkılar ise ritmik, tekrar eden ve hareketle desteklenebilir yapıdadır. “Rakam + nesne” birlikteliği, şarkının nakaratı ve ritmi sayesinde bilinçaltına yerleşir. Çocuk şarkıyı söylerken bedeniyle eşlik edebilir; böylece öğrenme işitsel, görsel ve kinestetik olarak desteklenir.
Projenin ilerleyen aşamalarında her rakam için:
özgün illüstrasyon dili,
etkinlik ve çalışma sayfaları,
kısa animasyon ve dijital içerikler üretilebilecek şekilde modüler bir yapı planlanmıştır. Ancak temel öncelik her zaman hikâye ve şarkıdır. Çünkü bu iki unsur, çocuğun duygusal bağ kurmasını ve öğrenmenin kalıcı olmasını sağlar.
Pedagojik olarak önerilen ilerleme sırası 1’den başlayıp 9’a doğru gitmekle birlikte, proje esnek bir yapıya sahiptir. İstenirse en dikkat çekici karakterlerden biri olan “8–Yılan” ile de başlanabilir.
Bu proje, yalnızca rakam öğretmeyi değil; fark etmeyi, benzetmeyi, ilişki kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi hedefler. Ferdayihayal yaklaşımıyla hazırlanmış bu içerikler, çocukların öğrenme yolculuğuna neşe, güven ve hayal gücü katar.
0 → 🥚 Yumurta
Ferdayihayal Hikâye
✖
Bir varmış bir yokmuş…
Sessizliğin acele etmediği, eşyaların bile yavaşça durduğu bir mutfak varmış.
Bu mutfakta zaman sabahları usulca uyanır, akşamları da yumuşak bir battaniye gibi
her şeyin üstüne örtülürmüş. Tezgâhın üzerinde, hasır bir sepetin içinde,
yuvarlak mı yuvarlak bir yumurta dururmuş. Ne köşesi varmış ne de sivri bir ucu.
Kim baksa, onun düzgün ve sakin halini fark edermiş.
Yumurta çoğu zaman sessizce dururmuş. Etrafındaki kaşıklar uzunca, çatallar sivri,
bardaklar ise uzun ve inceymiş. Hepsi birbirinden farklıymış ama yumurta hepsinden
farklı olduğunu bilirmiş. Kendi yuvarlaklığını severmiş. Bazen kendi kendine,
“Ben tıpkı bir sıfır gibiyim,” dermiş. “Ne başım var ne sonum. Ama her şey benden
başlıyor.”
Günlerden bir gün sabah güneşi mutfağın camından içeri girmiş. Işık yumurtanın
üstüne vurunca kabuğu hafifçe parlamış. Yumurta o an kendini daha da yuvarlak
hissetmiş. Güneşin sıcaklığıyla içi umutla dolmuş. Çünkü her yeni günün bir
başlangıç olduğunu bilirmiş ve başlangıçlar hep sıfırdan başlarmış.
Derken mutfakta hareketlenme olmuş. Küçük ayak sesleri yaklaşmış. Minik bir çocuk
sepetin yanına gelmiş. Yumurtayı eline almamış ama uzun uzun bakmış. Gözleri
yumurtanın yuvarlaklığında dolaşmış. Sonra bir an durmuş, kaşlarını kaldırmış
ve gülümsemiş.
“Aaa…” demiş çocuk,
“Bu sıfıra benziyor.”
Yumurta bu sözleri duyunca içinden bir sevinç dalgası geçmiş. Ama aynı anda küçük
bir karışıklık da başlamış. Çünkü yumurta ilk kez gerçekten fark edildiğini
hissetmiş. “Acaba ben gerçekten bir sayı mıyım?” diye düşünmüş.
“Yoksa sadece bir yumurta mıyım?”
Akşam olunca mutfak yine sakinleşmiş. Işıklar sönmüş, sesler azalmış.
Yumurta sepette dururken düşünmüş. Sonunda şunu fark etmiş:
Sıfır olmak, yumurta olmaktan vazgeçmek değilmiş.
Sıfır olmak, başlangıç olmakmış.
O günden sonra çocuklar ne zaman sıfırı görse,
yuvarlak bir yumurtayı hatırlarmış.
Ve ne zaman bir yumurta görse,
her şeyin sıfırdan başladığını bilirmiş.
1 → 🕯️ Mum
Ferdayihayal – Mum Hikâyesi
✖
Bir varmış bir yokmuş…
Akşamları sessizleşen, ışıklar sönünce biraz daha derin nefes alan bir oda varmış.
Bu odada gündüz her şey net ve aydınlıkken, gece olunca gölgeler yavaşça
duvarlara yayılırmış. İşte bu odanın küçük bir masasında,
dimdik duran ince bir mum varmış. Ne sağa eğilirmiş ne sola.
Olduğu yerde, sessizce dururmuş.
Mum kendini severmiş. Çünkü uzun ve düzgün durduğunu bilirmiş.
Yukarı doğru uzanan gövdesine bakar,
“Ben tıpkı bir gibiyim,” dermiş.
“Tekim, dikim ve ayaktayım.”
Bir akşam oda iyice kararmış.
İşte o an biri mumu yakmış.
Alevi minicikmiş ama karanlığı hemen fark etmiş.
Mum biraz ısınmış ama bundan korkmamış.
Çünkü ışık olmak bazen erimeyi gerektirirmiş.
Işık yanınca gölgeler değişmiş.
Mum bunu görünce şaşırmış.
“Ben burada duruyorum ama her yer aydınlanıyor,” diye düşünmüş.
Kafası biraz karışmış:
“Ben sadece bir mum muyum, yoksa bir sayı gibi miyim?”
Tam o sırada odaya bir çocuk girmiş.
Mumun tek başına ışık verişini fark etmiş
ve gülümsemiş.
“Aaa…” demiş çocuk,
“Bu bire benziyor.”
Mum o an anlamış:
Bir olmak yalnız olmak değilmiş.
Bir olmak, ilk olmakmış.
Bir olmak, karanlıkta yol göstermekmiş.
O günden sonra çocuklar ne zaman 1 rakamını görse,
akıllarına dik duran bir mum gelirmiş.
Ve ne zaman bir mum görseler,
her şeyin birle başladığını bilirlermiş.
2 → 🦆 Ördek
Ferdayihayal – Ördek Hikâyesi
✖
Bir varmış bir yokmuş…
Sabahları hafif sisle uyanan, suları usul usul kıpırdayan küçük bir gölet varmış.
Bu gölette su ne çok hızlı akar ne de tamamen dururmuş.
Her şey yumuşak bir hareketle ilerler, dalgalar bile acele etmezmiş.
Göletin kenarında, sarı gagalı, tombul gövdeli bir ördek yaşarmış.
Bu ördek yürürken hafifçe sağa sola sallanırmış.
Yüzerken suyun üstünde küçük kıvrımlar bırakırmış.
Kendi yansımasına baktığında boynunun ve gövdesinin şekline dikkat edermiş.
“Ben biraz kıvrığım,” dermiş.
“Sanki iki parça gibiyim.”
Gün içinde gölette başka hayvanlar da olurmuş.
Balıklar tek tek yüzermiş, kurbağalar zıplayıp kaybolurmuş.
Ördek ise çoğu zaman iki adım atar, iki kanat çırpar, sonra dururmuş.
Yanında biri olmasını severmiş.
Bir gün gölete bir çocuk gelmiş.
Su kenarına oturmuş, ördeği dikkatle izlemeye başlamış.
Ördek suya girip çıkarken gövdesi kıvrılmış, boynu öne doğru uzanmış.
Çocuk bir an durmuş ve gülümsemiş.
“Aaa…” demiş çocuk,
“Bu ikiye benziyor.”
Ördek bu sözü duyunca biraz şaşırmış.
“Ben ördeğim,” diye düşünmüş.
“Ama gerçekten de ikiye benziyorum.”
Suyun üstündeki gölgesine bakmış ve şekli fark etmiş.
Sonra anlamış ki iki olmak bölünmek değilmiş.
İki olmak, birlikte olmakmış.
Yan yana durmak, beraber yüzmekmiş.
Akşamüstü çocuk göletten ayrılırken son kez dönüp bakmış.
Ördek de suyun üstünde sakin sakin yüzmeye devam etmiş.
O günden sonra çocuklar ne zaman 2 rakamını görse,
akıllarına gölette yüzen bir ördek gelirmiş.
Ve ne zaman bir ördek görseler,
ikinin birlikte olmayı anlattığını hatırlarmış.
3 → 👓 Gözlük
Hikayesini Oku
✖
Sabah güneşi pencereye vurduğunda, masanın üzerinde duran gözlük hafifçe parladı.
Bu gözlük sıradan bir gözlük değildi. İki yuvarlak camı ve ortasındaki küçük köprüsüyle
tam olarak 3 rakamına benziyordu. Evde yaşayan herkes bu gözlüğü severdi ama gözlük
en çok etrafı izlemeyi severdi. Çünkü onun işi bakmak değil, görmeyi öğretmekti.
Masanın üstünde durur, odanın içindeki oyuncakları, kitapları ve pencere kenarındaki
çiçeği sessizce izlerdi. Her sabah “Bugün neleri fark edeceğiz?” diye içinden geçirirdi.
Bir gün evde küçük bir telaş başladı. Oyuncak ayı kaybolmuştu. Herkes arıyor ama
kimse bulamıyordu. Gözlük bunu görünce biraz üzüldü. Çünkü bazen insanlar bakar
ama göremezdi. İşte gözlük tam da bunun için vardı. Masadan yavaşça kaydı,
sandalyenin yanına geldi. Oradan halının üstüne, halıdan kitaplığa doğru ilerledi.
Kimse onun yürüdüğünü fark etmedi, çünkü gözlükler sessiz hareket ederdi.
Gözlük kitaplığın önüne geldiğinde camları hafifçe parladı. “Daha dikkatli bak,”
der gibi ışıldadı. Kitaplığın arkasında küçük bir gölge vardı. Ama kimse oraya
bakmamıştı. Çünkü herkes hızlı hızlı etrafa bakıyordu. Gözlük sabırla durdu.
Sabır, görmenin en iyi arkadaşıydı. Bir süre sonra küçük bir el uzandı.
Gözlük takıldı ve dünya bir anda daha net oldu. Kitaplığın arkasındaki
oyuncak ayı ortaya çıktı.
Tam her şey düzeldi derken bir karışıklık oldu. Gözlük bir anda yere düştü.
Camları tozlandı. Her şey bulanık görünmeye başladı. Oyuncaklar birbirine karıştı,
renkler sanki yer değiştirdi. Gözlük korkmadı ama endişelendi. “Eğer beni
temizlemezlerse kimse net göremez,” diye düşündü.
Sonra küçük bir ses duyuldu: “Bir şey eksik.” Gözlük yerden alındı.
Yumuşak bir bezle camları silindi. Tozlar gitti, dünya yeniden netleşti.
Gözlük tekrar takıldığında her şey yerli yerine oturdu.
Akşam olduğunda gözlük yine masanın üstüne kondu. Camları ay ışığını yansıttı.
İki yuvarlak cam ve bir köprü… Yine 3 gibiydi. Gözlük içinden gülümsedi.
Bugün bir kez daha öğretmişti: Bakmak kolaydı ama görmek için durmak,
dikkat etmek ve sabretmek gerekiyordu.
4 → 🪑 Sandalye
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Geniş bir odanın tam ortasında duran bir sandalye varmış.
Bu sandalye dört sağlam ayağıyla dimdik dururmuş. Ne sağa yatarmış ne sola.
“Ben 4 gibiyim,” dermiş kendi kendine. “Dengem var, gücüm var.”
Odaya giren herkes önce onu fark edermiş çünkü sandalye her zaman hazır bekler,
kim yorulsa ona yer açarmış.
Sandalye yalnız kalmayı severmiş ama işe yarar olmayı daha çok severmiş.
Üzerine oturan çocuklara destek olur, masaya uzanmak isteyenlere yardımcı olurmuş.
Dört ayağı sayesinde hiç sallanmazmış. Masadaki eşyalar bile ona bakıp
“Keşke biz de bu kadar dengeli olsak,” diye düşünürmüş.
Bir gün odada bir karışıklık çıkmış. Herkes aceleyle bir yerlere koşmuş.
Bir tabure devrilmiş, bir yastık kaymış. Sandalye ise yerinden kıpırdamamış.
Ama içi biraz karışmış. “Ben burada duruyorum ama yeterince fark ediliyor muyum?”
diye düşünmüş. O an ilk kez kendini sorgulamış.
Tam bu sırada küçük bir çocuk odaya girmiş. Yorulmuş, nefesi hızlıymış.
Etrafına bakmış ve sandalyeyi görmüş. Sandalyeye oturmuş.
Ayaklarını yere sağlam basmış, sırtını yaslamış. “Oh,” demiş,
“Burası çok rahat.” Sandalye o an anlamış.
Karışıklık geçiciymiş ama sağlam olmak her zaman önemliymiş.
Akşam olunca oda sakinleşmiş. Sandalye yine sessizce yerinde durmuş.
Dört ayağı yere basıyor, gövdesi dimdik duruyormuş.
Artık biliyormuş: 4 olmak, güçlü olmak demekmiş.
Destek olmak, dengede durmak ve başkalarına güven vermek demekmiş.
O günden sonra çocuklar 4 rakamını gördüklerinde,
dört ayağı yere sağlam basan bir sandalyeyi hatırlarmış.
Ve ne zaman bir sandalyeye otursalar,
dengenin ne kadar önemli olduğunu bilirlermiş.
5 → 🪝 Kanca
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Duvarın kenarında, sessizce duran bir kanca varmış.
Bu kanca yukarıdan bakıldığında **5** rakamına çok benziyormuş.
Üstü yuvarlak, altı kıvrıkmış. Kanca kendini hep böyle anlatırmış:
“Ben tutarım, bırakmam.”
Duvara sağlamca bağlı durur, üstüne asılan her şeye yer açarmış.
Kanca yalnız kalmayı severmiş ama boş durmayı sevmezmiş.
Çantalar, montlar, şapkalar gelip ona emanet edilirmiş.
Kanca her birini dikkatle tutar, düşmemeleri için sessizce görevini yaparmış.
“Benim işim destek olmak,” dermiş.
“Başkalarının yükünü hafifletmek.”
Bir gün odada küçük bir karışıklık olmuş.
Herkes aceleyle çıkarken bir mont yere düşmüş.
Kanca o an üzülmüş. “Keşke beni kullansalardı,” diye düşünmüş.
İlk kez kendini biraz gereksiz hissetmiş.
Duvara asılı dururken içi kıvrılmış, tıpkı alt ucu gibi.
Bir süre sonra küçük bir çocuk odaya geri dönmüş.
Yerdeki montu almış, etrafına bakmış.
Sonra gözleri kancaya takılmış.
“Aaa,” demiş, “burası mont için tam yer.”
Mont kancaya asılmış.
Kanca o an yeniden güçlendiğini hissetmiş.
Yük taşımanın, işe yaramak olduğunu anlamış.
Akşam olunca oda sakinleşmiş.
Kanca yine duvarda sessizce duruyormuş.
Üstünde asılı eşyalarla gurur duyuyormuş.
Artık biliyormuş: **5 olmak**, tutmak demekmiş.
Bir şeyi yarı yolda bırakmamak, güvenilir olmak demekmiş.
O günden sonra çocuklar 5 rakamını gördüklerinde,
kıvrık bir kancayı hatırlarmış.
Ve ne zaman bir eşyayı kancaya assalar,
tutmanın ve sorumluluğun ne demek olduğunu bilirlermiş.
6 → 🐌 Salyangoz
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Bahçenin nemli toprağında, kabuğu sırtında bir salyangoz yaşarmış.
Bu salyangoz yukarıdan bakıldığında **6** rakamına çok benziyormuş.
Yuvarlak bir kabuğu, öne doğru uzanan yumuşak bir yolu varmış.
Salyangoz çok yavaş yürürmüş ama hiç durmazmış.
“Küçük adımlar da adımdır,” dermiş kendi kendine.
Bahçede yaşayan diğer canlılar hızlıymış.
Karıncalar koşar, kuşlar uçar, kelebekler bir çiçekten ötekine atlarmış.
Salyangoz onları izler ama acele etmezmiş.
Toprağın serinliğini hisseder, yaprakların altından geçermiş.
Yavaş olduğu için her şeyi daha uzun görür, daha çok fark edermiş.
Bir gün bahçede bir karışıklık olmuş.
Herkes aynı anda bir yere gitmeye çalışmış.
Karıncalar telaşlanmış, böcekler yönünü şaşırmış.
Salyangoz da nereye gideceğini bilememiş.
İlk kez durup düşünmüş.
“Ben çok mu yavaşım?” diye sormuş kendine.
Bu düşünce kafasını biraz karıştırmış.
Tam o sırada hafif bir yağmur başlamış.
Toprak yumuşamış, her yer sakinleşmiş.
Herkes bir yere saklanmış.
Ama salyangoz için bu hava tam zamanıymış.
Yavaşça ilerlemiş ve en güvenli yere ulaşmış.
Diğerleri onu fark etmiş.
“Meğer yavaş olmak da işe yarıyormuş,” demişler.
Yağmur durduğunda bahçe yeniden sessizmiş.
Salyangoz kabuğunu sırtında taşıyarak yoluna devam etmiş.
Artık biliyormuş: **6 olmak**, sabırlı olmak demekmiş.
Kendi hızında ilerlemek, kendini dinlemek demekmiş.
Hızlı olmak değil, devam etmek önemliymiş.
O günden sonra çocuklar 6 rakamını gördüklerinde,
kabuğunu sırtında taşıyan bir salyangozu hatırlarmış.
Ve ne zaman acele etmek isteseler,
yavaşlamanın da bir yol olduğunu bilirlermiş.
7 → 🪓 Balta
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Odunluğun kenarında, sapı uzun, başı keskin bir balta varmış.
Yandan bakıldığında **7** rakamına çok benziyormuş.
Düz bir sapı, öne doğru uzanan bir başı varmış.
Balta kendini güçlü hisseder ama acele etmezmiş.
“Ben dikkatle kullanılırım,” dermiş.
Balta her zaman yerinde dururmuş.
Etrafındaki eşyalar onun sert olduğunu düşünürmüş ama balta aslında çok ölçülüymüş.
Ne zaman duracağını, ne zaman kullanılacağını bilirmiş.
Onun işi kırmak değil, ayırmakmış.
Doğru olanla olmayanı, gerekenle gerekmeyeni ayırt etmekmiş.
Bir gün odunlukta bir karışıklık olmuş.
Odunlar birbirine girmiş, küçük dallar büyük kütüklerle karışmış.
Herkes hangisinin hangisi olduğunu şaşırmış.
Balta da bu karmaşayı görünce düşünmüş.
“Şimdi dikkat zamanı,” demiş içinden.
Ama yanlış bir hareket her şeyi bozabilirmiş.
Bir süre kimse baltayı eline almamış.
Sonra sakin bir el gelmiş.
Balta yavaşça tutulmuş.
Sadece gereken odunlar ayrılmış, küçük dallar incitilmemiş.
Balta her vuruşta durup beklemiş.
Dikkatle, ölçüyle çalışmış.
Karmaşa yavaş yavaş düzene girmiş.
Akşam olunca odunluk sessizleşmiş.
Balta yine yerine bırakılmış.
Artık içi rahattı.
Çünkü **7 olmak**, keskin olmak değilmiş sadece.
Doğru zamanda durmayı bilmek,
gücü akılla kullanmak demekmiş.
O günden sonra çocuklar 7 rakamını gördüklerinde,
sapı ve başıyla bir baltayı hatırlarmış.
Ve ne zaman bir karar vermeleri gerekse,
dikkatli olmanın ne kadar önemli olduğunu bilirlermiş.
8 → 🐍 Yılan
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Uzun otların arasında yaşayan, ince ve kıvrımlı bir yılan varmış.
Bu yılan durduğunda gövdesi iki yuvarlak yapar, tam olarak **8** rakamına benzer dururmuş.
Kendisi bunun farkındaymış ve bu halini çok severmiş.
“Ben kıvrılırım ama kopmam,” dermiş.
Sessizce hareket eder, etrafını dikkatle izler, acele etmezmiş.
Yılanın yaşadığı yerde her şey dümdüz değilmiş.
Taşlar, dallar, çukurlar varmış.
Ama yılan buna üzülmezmiş.
Çünkü kıvrılarak ilerlemek onun işiymiş.
Düz gidenler bazen dururmuş ama o yolunu mutlaka bulurmuş.
İki yuvarlaklı duruşuyla hem aşağıyı hem yukarıyı hissedermiş.
Bir gün çimenlerin arasında bir karışıklık olmuş.
Herkes farklı bir yöne gitmeye başlamış.
Bazıları sertçe ilerlemiş, bazıları takılıp kalmış.
Yılan da ilk kez şaşırmış.
“Acaba ben de düz mü gitmeliyim?” diye düşünmüş.
Bu düşünce onu biraz germiş.
Kıvrımları bozulmuş gibi hissetmiş.
Derin bir nefes almış.
Sonra tekrar eski haline dönmüş.
Gövdəsini yumuşakça kıvırmış.
İki yuvarlak çizmiş gibi durmuş.
Ve yavaşça ilerlemiş.
Bu sayede engellerin arasından geçmiş,
hiçbir şeye çarpmadan yolunu bulmuş.
Diğerleri onu görünce durmuş ve izlemiş.
Akşam olduğunda yılan otların arasında dinlenmiş.
Gövdəsi yine **8** gibi duruyormuş.
Artık biliyormuş: **8 olmak**, esnek olmak demekmiş.
Her şeye düz gitmek zorunda olmamak,
bazen kıvrılarak da ilerleyebilmek demekmiş.
O günden sonra çocuklar 8 rakamını gördüklerinde,
kıvrıla kıvrıla giden bir yılanı hatırlarmış.
Ve ne zaman bir yol zor gelse,
esnek olmanın da bir çözüm olduğunu bilirlermiş.
9 → 🎈 Balon
Hikayesini Oku
✖
Bir varmış bir yokmuş. Gökyüzüne doğru uzanan ince ipiyle, renkli bir balon varmış.
Aşağıdan bakıldığında gövdesi yuvarlak, ipi aşağı doğru sarkık dururmuş.
Tam olarak **9** rakamına benziyormuş.
Balon bunu bilirmiş ve bu halini çok severmiş.
“Ben hafifim,” dermiş. “Yukarıyı severim.”
Balon bir çocuğun elindeymiş.
Çocuk onu sımsıkı tutmazmış ama bırakmaya da kıyamazmış.
Balon rüzgârla hafifçe sallanır,
yukarı bakar,
bulutları izler,
güneşe gülümsermiş.
Yukarı çıkmak istermiş ama ipi onu aşağıya bağlarmış.
Bir gün rüzgâr biraz daha esmiş.
Balon daha çok yükselmek istemiş.
Ama ip gerilmiş.
Balon ilk kez kararsız kalmış.
“Yukarı çıkmak mı doğru,
yoksa tutulmak mı?” diye düşünmüş.
Bu düşünce onu biraz ağırlaştırmış.
Hareketi yavaşlamış.
Çocuk balonu fark etmiş.
İpine bakmış, balona bakmış.
Sonra gülümsemiş.
İpi biraz gevşetmiş.
Balon bir anda hafiflemiş.
Ne tamamen gitmiş ne de tamamen kalmış.
Gökyüzüne biraz daha yaklaşmış.
İçinden sevinçle yükselmiş.
Akşamüstü olunca rüzgâr dinmiş.
Balon sakinleşmiş.
Yuvarlak gövdesi ve aşağı sarkan ipiyle yine **9** gibi duruyormuş.
Artık biliyormuş: **9 olmak**, yükselmek demekmiş.
Ama gerektiğinde durmayı,
gerektiğinde bırakmayı da bilmek demekmiş.
O günden sonra çocuklar 9 rakamını gördüklerinde,
gökyüzüne doğru süzülen bir balonu hatırlarmış.
Ve ne zaman bir şeyi bırakmak zor gelse,
hafiflemenin bazen iyi geldiğini bilirlermiş.
Bir yanıt yazın