HZ.OSMAN KİMDİR? HAYATI, DÖNEMİ, NASIL ŞEHİT EDİLDİ?
(ALLAH ONDAN RAZI OLSUN)
(D.M.580–V.M.17 Haziran 656)
Peygamberimiz(s.a.v)in üçüncü halifesi, hayâ ve edep timsali, hayatta iken dünyada cennetle müjdelenen üçüncü, bahtiyar kişilerden biri. Hz. Osman(r.a), meşhur Fil Vak’ası’ndan 6 sene sonra; yani hicretten 47 yıl önce dünyaya gelmişlerdir. Babası;Affan b. Ebi’l-As b. Umeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menaf ‘ el-Kureşî el-Emevî dır Annesi; Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems’tir. Nesebi; Ümeyyeoğulları ailesine mensup olan Hz. Osman (r.a)’ın nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf’ta Rasûlullah (s.a.v) ile birleşmektedir.Beşinci validesi (ninesi) Beyda-i Ümmü’l Hakim, Efendimiz(s.a.v)’in halasıydı.
Künyesi, “Ebû Abdullah’tır. Ona, “Ebû Amr” ve “Ebû Leyla” da denilirdi. Cahiliye dönemindeki “Ebû Amr” olan künyesi, Müslüman olduktan sonra Efendimiz(s.a.v)’in kızı Rukiyye’den Abdullah isminde bir oğlu olunca ‘Ebû Abdullah’ diye değiştirilmiştir.
Hz. Osman(r.a)’ın lakabı, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in iki kızı ile evlendiğinden dolayı iki nur sahibi mânâsına gelen “Zinnureyn”dir.
Dört Büyük Halife’den üçüncüsü ,cennetle müjdelelen on sahabeden biridir. 644 yılından 656’daki şehid edilmesine kadar, 12 yıl boyunca, halifelik yapmıştır; Dört Büyük Halife’den en uzun süre halifelik yapan odur. ( Salih SURUÇ, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Nesil Yayınları, 370. Baskı, s.421,.İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsabe fi Temyîzi’s-Sahabe, Bağdat t.y., II, 462; İbnül Esîr, Üsdül-Ğâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).
Müslüman Olmadan Önceki Yaşamı
Hz.Osman(r.a) Ta’if’te doğdu, sıcak yaz aylarında Mekkeli zenginler havası daha serin olan Taif’e giderdi. Hz.Osman(r.a)’ın aileside tahminen bu sıcak yaz aylarında Taif’e gelmişti. Hz.Osman(r.a)Efendimiz(s.a.v)’den 9 yıl sonra doğmuştur. Kureyş’in zengin Ümeyyeoğulları ailesindendi. Osman’ın babası Affan genç yaşta ticaret seferinde öldü. Osman babasından kalan mirasla aynı işi yapmaya devam etti ve Kureyş’in en zenginlerinden biri oldu.
Müslüman Oluşu ve Halife Olmadan Önceki Yaşamı
Hz. Osman(r.a) yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabul edişiyle birlikte tüm zenginliğini hayır işlerine harcadı. Suriye’den bir ticaret seferinden dönüyordu. Efendimiz(s.a.v)ona İslam’ı ve amacını açıkladıktan sonra arkadaşı Ebu Bekir(r.a)ın vasıtasıyla Müslüman oldu.
Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Osman(r.a)’a:“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.
Hz. Osman(r.a) İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile getirir:
“Resûlullah(s.a.v)’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”
Hz. Osman(r.a), İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüccardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve:“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akrabası araya girerek serbest bıraktırdılar.( Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221)
Hz.Osman(r.a)’ın Müslüman oluşu ailesi Ümeyyeoğulları tarafından olumsuz bir şekilde karşılandı. Hz.Osman(r.a)’ın bu kararını teyzesi Ümmü Gülsüm ve üvey kız kardeşi destekledi. Hz.Osman(r.a); Ali bin Ebu Talib(r.a), Zeyd bin Harise(r.a) ve Ebu Bekir(r.a)’den sonra Müslüman olan dördüncü erkekti. Hz.Osman(r.a) daha sonra Resulullah(s.a.v)ın kızı Rukiyye(r.anha) ile evlendi.
Habeşistan’a Hicret
İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimiz(s.a.v)in kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Efendimiz(s.a.v)in yeni bir dini tebliğ ettiğini öğrenince gelip Peygamber Efendimize (s.a.v.) hitaben:“Senin kızını da, tebliğ ettiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye(r.anha)’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz.Osman(r.a), Rukiyye(r.anha)’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti.
Müşriklerin zulmünden dolayı 615 yılında Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile arasında Hz. Osman(r.a) ve Rukiyye(r.anha) de bulunuyordu. Resûlullah (s.a.v.), Hz. Osman(r.a)’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle birlikte ilk hicret eden kimsedir.”( Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221)
Hz.Osman(r.a) ticari zekâsı ve çalışkanlığını Habeşistan’da da devam ettirdi. İki yıl sonra Kureyş’in İslam’ı kabul ettiği haberleri Habeşistan’daki Müslümanlar arasında yayıldı, bunun üzerine Hz.Osman(r.a) ve Hz.Rukiyye(r.anha) Mekke’ye geri döndü. Fakat Mekke’ye geldiklerinde haberin asılsız olduğu ortaya çıktı, bazı Müslümanlar Habeşistan’a geri dönerken Hz.Osman(r.a) kalma kararı verdi ve tüm işlerini geride bırakarak ticari faaliyetlerine sıfırdan başladı.
Medine’ye Hicret
622 yılında eşi Rukiyye(r.anha) ile birlikte Medine’ye göç etti. Medine’ye ulaşıldıktan sonra muhacirler ensarın (Medineliler) evlerine konuk oldular. Hz.Osman(r.a)’da Neccaroğulları kabilesinden Ebu Talha bin Sabit(r.a)’in yanında kaldı. Kısa süre sonra kendi evini aldı. Hz.Osman(r.a), Medine’de kaldığı süre boyunca Ensar’dan ekonomik yardım almadı tüm malını Mekke’den getirdi. Medine halkı çiftçilik yapıyordu ticari faaliyetler fazla değildi. Tüccarlık daha çok Yahudilerin elindeydi. Osman bu durumu avantaja çevirdi ve Medine’de Müslümanların yararlanabileceği ticaret ağı kurdu ekonomik olarak Müslümanların refahını arttırdı.
Hz. Osman(r.a)’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe(r.anha)validemizin rivayetine göre, bir gün Resûlullah(s.a.v), üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir(r.a) kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Resûlullah(s.a.v) tavrında bir değişiklik yapmadan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer(r.a) geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman(r.a), huzura girmek için izin istedi. Bu defa Resûlullah(s.a.v) hemen doğruldu, toparlandı,kendine çeki düzen verdi,güzel koku süründü.
Bunun üzerine Hz. Âişe(r.anha):“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Babam Hz.Ebû Bekir(r.a) ve Hz.Ömer(r.a) için toparlanmadığınız hâlde, neden Hz.Osman(r.a) gelince hâlinizi değiştirdiniz?”
Allah Resûlü(s.a.v) şöyle cevap verdi:“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”( Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27.)
Medine’deki Hayatı
624 yılında Medine’den dönen Kureyş kervanlarına bazı Müslümanlar saldırdı ve zapt etti. Hz.Osman(r.a)’ın eşi Rukiyye(r.anha) sıtma ve çiçek hastalığından dolayı yatmaktaydı ve Hz.Osman(r.a) onun yanında kalarak Bedir Savaşı’na katılmadı. Bedir Savaşı başladığı sıralarda Rukiyye(r.anha) vefat etti ve Cennet’ül Baki’ye defnedildi. Bedir’den dönen Efendimiz(s.a.v)kızının cenazesine yetişemediği için üzüldü.
Hz.Osman(r.a), bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira hanımı Hz. Rukiyye(r.anha) ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz(s.a.v) mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz.Rukiyye(r.anha) yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanların zaferi Hz.Osman(r.a)’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.
Resûlullah (s.a.v), Bedir’den döndükten sonra Hz.Osman(r.a)’a bir müjde daha verdi:“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”
Uhud Savaşı’ndan sonra Peygamberimiz(s.a.v), diğer kızı Ümmü Gülsüm(r.anha)’ü de Hz. Osman(r.a)’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman(r.a) “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” lakabıyla anıldı.
Ümmü Gülsüm(r.anha)’ün vefatından sonra da Peygamberimiz(s.a.v), “Eğer 40 tane kı¬zım olsaydı, onları birer birer Osman(r.a)’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.(Üsdü’l-Gàbe, 3: 378.)
Hendek Savaşında Medine’yi korumakla görevleydi muharebe sonrası Yahudi Kaynukaoğulları ile çıkan sorunu Hz.Osman(r.a) tüm köleleri satın alarak çözdü ve hepsini azad etti. Bunun üzerine birçoğu İslam’ı kabul etti.
Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz(s.a.v), kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman(r.a), Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem(s.a.v) Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman(r.a), Mekke’ye gidip, geliş maksatlarının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”
Hz. Osman(r.a) ise onlara şöyle cevap vermişti:“Ben Resûlullah(s.a.v) olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”
Kureyşliler, Hz. Osman(r.a)’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.
Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Resûlullah(s.a.v) çok kısa bir zaman sonra gelerek Kâbe’yi tavaf edecekti.
Hz. Osman(r.a)’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bunun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Resûlullah(s.a.v)’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bütün Müslümanlar, Resûlullah(s.a.v)’a itaat edeceklerine, Allah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdiler. Resûlullah(s.a.v) bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman(r.a) için biat alıyordu. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.
Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman(r.a)’ı serbest bıraktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman(r.a)’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevindirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman(r.a)’ın cevabı ise şu idi:“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah(s.a.v) da Hudeybiye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf etmezdim.”( Sîre, 3: 330; Zâdü’l-Mead, 3: 290-291.)
Hz. Osman(r.a) daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Resûlullah’ı koruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.
Hz. Osman(r.a), Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardımında bulundu. Peygamberimiz(s.a.v) onun bu cömertliği karşısında:“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman(r.a)’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdeledi.(Tirmizî, Menâkıb: 19; Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 97.)
Hz. Osman(r.a), zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı. Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman(r.a), Şam’dan 100 deve yükü buğday getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:“Sizden daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir(r.a)’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir(r.a), Hz. Osman(r.a)’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:“O, Resûlullah(s.a.v)’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve durumu kendisinden öğrenelim.”
Hz. Osman(r.a)’ın yanına vardıklarında Hz.EbûBekir(r.a):“Ey Osman(r.a), sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”
Hz. Osman(r.a) şöyle cevap verdi:“Ey Resûlullah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”
Hz. Osman(r.a) bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılıksız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir(r.a) buna çok sevindi ve Hz. Osman(r.a)’ı alnından öptü.
Hz. Osman(r.a), bir defasında Resûlullah(s.a.v)’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe(r.anha)’nin kaldığı eve götürdü ve şöyle dedi:“Ey müminlerin annesi! Resûlullah(s.a.v)’ın bunu diğer hanımları arasında paylaştıracağını sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynısını göndereceğim.”
Peygamberimiz (s.a.v)eve gelip durumu öğrenince:“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.
Hz. Ali(r.a), Hz. Fatıma(r.anha)’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zırhını satılı¬ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman(r.a)’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da mehir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Hz.Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali(r.a)’ye döndü ve şöyle dedi:“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”
Hz. Osman(r.a)’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman(r.a), servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalıya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (s.a.v) çok üzüyordu. Sahabilerle beraber olduğu bir sırada:“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.
Hz. Osman(r.a) da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman(r.a) sevinçle Peygamberimizin(s.a.v) huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Resûlullah (s.a.v):“Osman(r.a)’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz.Osman(r.a) bilahare kuyunun diğer yarısını da satın alarak tasadduk etti.( Tirmizî, Menâkıb: 19.)
Hz.Osman (r.a), Efendimiz (s.a.v)in Veda Haccı sırasında onun yanında yer almıştır. Resulullah(s.a.v)in vefatından sonra halife seçilen Hz.Ebu Bekir(r.a)’e bey’at etmiştir. Ridde Savaşları sırasında Hz.Ebu Bekir(r.a)’in danışmanı olarak Medine’de kalmıştır. Daha sonra Hz.Ebu Bekir(r.a)’in Hz.Ömer(r.a)’i bir sonraki halife olarak tayin eden belgesini kaleme alan da Hz.Osman(r.a)’dır. Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabilerin başında Hz. Osman(r.a) gelirdi. Hz.Ebû Bekir(r.a) ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın vasıflarını Hz. Osman(r.a)’a anlatıyordu. Hz.Osman(r.a) da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir(r.a), tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz.Osman(r.a) “vefat ettiği” zannıyla Hz.Ömer(r.a)’in ismini yazdı.
Biraz sonra Hz.Ebû Bekir(r.a) ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman(r.a), “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.
Hz. Ebû Bekir(r.a), onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle dile getirdi:“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”( Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 14.)
Hz.Ömer(r.a)’in hilafeti sırasında Hz.Ömer(r.a)’e danışmanlık yapmış ve Medine’de kalmıştır.( Sarıçam, İbrahim. Emevi-Haşimi İlişkileri, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1997)
Hz.Osman(r.a),Hz.Ömer(r.a) devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Hz. Ömer(r.a)’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman(r.a)’ı halife seçti.
Şûra şu zatlardan meydana geliyordu: Abdurrahman bin Avf(r.a), Sa’d bin Ebî Vakkas(r.a), Talha(r.a), Zübeyr(r.a), Osman(r.a) ve Ali (r.a.)…Hz. Ömer(r.a)’in oğlu Abdullah(r.a) da bu heyette bulunuyordu. Hz. Ömer(r.a), vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisini üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti.
Hz. Ömer(r.a)’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf(r.a), altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr(r.a) Hz. Ali(r.a)’yi, Hz. Sa’d(r.a) da Abdurrahman bin Avf(r.a)’ı, Hz. Talha(r.a) ise Hz. Osman(r.a)’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman(r.a) ile Hz. Ali(r.a) arasında kaldı.
Daha sonra Hz. Abdurrahman(r.a) her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokaktaki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Hz. Osman(r.a)’ı tercih ediyordu.
Hz. Abdurrahman(r.a) daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Osman(r.a)’ı münasip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman(r.a)’dan sonra Hz. Osman(r.a)’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali(r.a) oldu. Bunları diğer Müslümanlar takip etti. Hepsi de biat ettiler. Hz. Osman(r.a) böylece 644 tarihinde halife seçildi.( Asr-ı Saadet, 1: 293-294)
ŞEMAİLİ VE AHLAKI
Hz. Osman (r.a), geniş omuzlu, yakışıklı, zarif endamlı, ince derili, esmer tenli, gür saçlıydı. Heybetli bir sakalı vardı. Bazen sakalını kınalardı. Hz.Hasan (r.a), onun saçlarının çok uzun olduğunu ve dirseklerini örttüğünü söyler. Yüzünde hafif çiçek hastalığı izleri vardı. İri kemikli, orta boyluydu.
Hz. Osman(r.a), âlim, faziletli, abid, salih, kerim, halim ve selim, pek nâzik, son derece haya sahibi, cömert ve Kureyş indinde gayet sevilen bir şahıs idi. Allah’a hakkıyla itaatkârdır.
Halifeliği
Hz.Ömer(r.a) kendisinden sonra aralarından bir sonraki halifenin seçileceği bir şura kurulmasını talep etmiştir.Hz.Ömer(r.a)’den sonra kimin halife olacağı tartışmaları sırasında arabulucu Abdurrahman bin Avf(r.a)’ın, başkalarının görüşlerini de alarak kendisini seçmesiyle halife olmuş, kendisiyle birlikte halifeliğe düşünülen Hz.Ali(r.a) de kendisine bey’at etmiştir.( Salih SURUÇ, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Nesil Yayınları, 370. Baskı, s.421, İstanbul ISBN: 978-975-269-894-9)
İlk Altı Yıl
Hz.Osman(r.a)’ın halife seçilmesine Hz.Muâviye(r.a)’nin babası Ebu Süfyan(r.a), çok sevinmişti. Haşimoğulları ilk iki halifeye sürdürdükleri yumuşak tutumu halifeliğinin ilk 6 yılında Hz.Osman(r.a)’a karşı da gösterdiler. Bu dönemde yapılan fetih hareketlerine katıldılar.
Hz. Osman(r.a)’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afrika’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedildi. Ayrıca Hz. Ömer(r.a)’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenistan ahalisi itaat altına alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadisesi, İslam donanmasıyla Bizans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelmesi ve İslam donanmasının 500 parçalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını kazandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adalarına çıktılar. Bu arada bir grup Müs¬lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayandı. Peygamber Efendimizin(s.a.v) müjdesine layık olabilmek için gayret göstermişlerdi.
Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.
Hz. Osman(r.a)’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Ermenistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud(r.a)’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb(r.a)’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî(r.a), Hz. Osman(r.a)’a gelmiş:“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ihtilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.
Bu müracaat üzerine Hz. Osman(r.a), hemen bir istişare meclisi topladı. Bu heyet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit(r.a), Abdullah bin Zübeyr(r.a), Sâid bin Âs(r.a) ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer(r.a)’in evinde ve Hz. Hafsa(r.anha)’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir(r.a) zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüsha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi. Hz.Ebubekir(r.a) zamanında oluşturulan Kur’an mushafının çoğaltılması ve bu nüsha dışındaki diğer nüshaların imha edilmesi konusunda Hz.Ali(r.a), Hz.Osman(r.a)’ı destekledi.
Halife olduğu dönemde İslam devletinin sınırları genişlemiş ve ilk İslam donanması kurulmuş, birçok ekonomik reform gerçekleştirilmiştir. Ayrıca ilk İslamî paralar da onun zamanında basılmıştır; bunlar üzerine Bismillah lâfzı basılmış İran dirhemleri idi. İlk İslam devleti dirhemi daha sonraları Emevîler döneminde basılmıştır. Ayrıca Kâbe ve Mescid-i Nebevi de onun zamanında genişletilmiştir.
Hz.Osman bin Affan(r.a)’ın halifeliğinin ilk altı yılında İran’ın fethi tamamlandı, Trablusgarp ve Tunus feth edildi. Kafkaslar’a giren İslam orduları Hazarlara yenilerek Kafkasların güneyine çekilmiştir. Şam’da ilk kez donanma kurulmuş, Kıbrıs bu donanmanın seferleri sonucunda vergiye bağlanmış, Rodos fethedilmiştir. Ayrıca Hz.Osman(r.a) döneminde yapılan en büyük hizmetlerden biri Hz.Ebubekir(r.a) döneminde toplanarak kitap haline getirilen Kur’an mus’haflarının çoğaltılarak önemli merkezlere gönderilmesidir.
İkinci Altı Yıl
Hz. Osman(r.a)’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:
1- İki Cihan Serveri Resûlullah(s.a.v)’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, geride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışıklıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nesli de insanlık tarihinin mümtaz nesillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.
2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen kavim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyulmasından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygamberimizin(s.a.v) vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir derece uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış¬tı.
3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslümanların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu milletlerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğundan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.
4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesini netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareketlerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.
5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf etmiş ve akrabasını çokça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.
6- Hz. Ebû Bekir(ra) ve Hz.Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve otoriter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti dolayısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idareciliklere, her zaman iyilikleriyle kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket etmekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphesiz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dürüst kimselerdi. Ancak bu durum, muhalifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.
7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine girmiş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiştir.. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.
Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri eklenince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.
Halife adına,Hz.Aişe(r.anha)adına,Hz.Ali(r.a)adına insanları tahrik eden sahte imzalı mektuplar ortalığı iyice karıştırdı.Hz.Osman(r.a),Hz.Ali(r.a),Hz.Aişe(r.anha) böyle mektup yazmadıkları ortaya çıkmasına rağmen fitne ateşi Medineye sıçradı Mısır’dan,Kufe,Basra’dan gelen Medineden isyancılara katılanlarla,Nihayet Hicret’in 35.M. 656 yılında, Hz. Osman(r.a)’ın hilafetinin de 12. yılında Hz. Osman(r.a)’ın evini muhasara altına aldılar. Başta Hz. Ali(r.a) olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Kader hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar.
Mervan’ın Mektubu
Hz.Osman(r.a), isyancılara arabulucu olarak Hz.Ali(r.a)’yi gönderdi. Durumun düzeltileceğini ve fesadın ortadan kaldırılacağına dair Hz.Ali(r.a) onlara halife adına söz vermiş ve isyancılar Mısır’a gitmek üzere yola çıkmışlardı, fakat yolda rastladıkları bir adamın üzerinde bir mektup çıktı. Bu mektupta, Mısır’dan Medine’ye gelen isyancıların öldürülmesi isteniyordu. Bunun üzerine isyancılar Medine’ye geri dönerek mektubu ve içeriğini Hz.Ali(r.a)’ye anlattılar. Hz.Ali(r.a), Hz.Osman(r.a)’a bu mektuptan bahsetti. Hz.Osman(r.a) böyle bir mektuptan haberi olmadığını söyledi. Sonuçta bu mektubu, Hz.Osman(r.a)’ın kuzeni ve damadı Mervan’ın yazdığı ortaya çıktı.
Bunun üzerine Hz.Ali(r.a), arabuluculuğa devam etmek istemediğini söyleyerek evine çekildi. Bu sırada isyancılar Hz.Osman(r.a)’ın evinin yakınlarına kadar gelerek Hz.Osman(r.a)’dan ya halifelikten ayrılmasını ya da kendilerine komplo hazırlayan Mervan’ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Halifenin her iki teklifi de kabul etmemesi üzerine evini kuşattılar.
Hz.Osman (r.a)’ın Şehid Edilmesi
Fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmış, Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan(r.a) ve Hüseyin(r.a)’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer(r.a) ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgunculara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr(r.a), Zeyd bin Sâbit(r.a), Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır olduklarını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman(r.a), Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çeviriyordu:“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam onlara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”(Tirmizî, Menâkıb: 19; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 28.)
Hz. Osman (R.a) evinin balkonuna çıkıp etrafını çeviren adamlara şöye seslendi: “Ey insanlar, oturunuz!” Bunun üzerine hepsi yerlere ve merdivenlere oturmuşlar, o da şöyle konuşmuştu:”Ey Medine halkı! Size “Allah’a ısmarladık” derim ve benden sonra hilafeti en layık olana ihsan etmesini Allah’tan dilerim. Ey Medineliler! Siz Hz. Ömer (R.a.) şehit edildiği anda Allah’a dua edip de sizin için bir halife seçmesini ve sizi hayr üzere birleştirmesini istememiş miydiniz? Siz hak bilir ve haktan yana kimseler iken Allahû Teâla’nın bu dualarınıza icabet etmeyeceğine mi inanıyorsunuz? Yoksa siz anık Allah dinine ehemmiyet vermiyor ve henüz bu dinin sahipleri tefrikaya düşmemişken kimin yönettiğine aldırış etmiyor mu diyorsunuz? Veya müslümanlara danışarak halifelerini seçmelerini pek hayırlı mı görmüyorsunuz? Allah’û Teâla bu ümmet ona isyan ettiği zaman da yine bir araya gelip başlarına geçirecek kimseyi seçmek konusunda istişare etmeleri için onları vekil tayin etmiştir. Yoksa Cenab-ı Allah benim sonumun nasıl olacağını bilmediğini mi zannediyorsunuz? Allah sizin hayrınızı versin. Sizler benim hayırlı bir geçmişimin olduğunu bilmiyor musunuz? Bu geçmişi Allah bana lütfetmiştir. Benden sonra gelen herkesin bu konudaki üstünlüğünü kabul etmesi gerekir. Yavaş olunuz, sakın benî öldürmeye kalkışmayınız“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Resûlullah(s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu işitmiştim: bir müslümanın kanı ancak üç şeyden dolayı akıtılır: Evli olan zinâkâr, imandan sonra küfre dönen mürted veya haksız yere adam öldüren kimsenin kanı helaldir.
Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduktan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım. O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsunuz?!”
Siz beni öldürecek olursanız kendi başlarınız üzerine kılıçları koydunuz demektir ve ayrıca bu fitne ve ihtilaf ebediyyen aranızdan kaldırılmayacak bir fitne olarak kalacaktır.” ( Asr-ı Saadet, 1: 293-294)
İsyancılar, Hz. Osman (r.a.)’ı dinlediler ama nasihatlarım kabul etmediler. Hz. Osman (r.a.)’ı muhasara altına almayı genişlettiler. Öyle ki, Hz. Osman (r.a.)’ı susuz bıraktılar. Hz. Osman (r.a.) gizlice Hz. Ali (r.a), Talha (r.a) ve Hz. Zübeyr (r.a) ‘a ve Peygamber(s.a.v) efendimizin hanımlarına haber göndererek şöyle demişti: “Bu adamlar bize su verilmesini bile engellediler. Eğer imkânınız varsa biraz su gönderin.”
Bu davete icabet edenlerin ilki Hz. Ali (r.a) olmuş ve sabahın erken saatinde çıkıp gelerek evi saranlara şöyle seslenmişti: “Ey insanlar! Sizin bu yaptıklarınız ne mü’minlerin işine, ne de kâfirlerin yaptıklarına benziyor. Siz bu insandan suyu ve yiyeceği kesmeyiniz. Rumlar ve İranlılar bile esir edildikleri anda asla yemek ve içmekten alıkonmazlar.” İsyancılar da Hz. Ali (r.a)’ya şöyle dediler: “Hayır, vallahi bir göze deva olacak en ufak bir şey dahi vermeyiz.” Hz. Ali (r.a.) o anda büyük bir öfkeye kapılmış ve başındaki sarığı bütün gücüyle yere çalarak oturup kalmıştı. (El- Kâmil Fi’t Tarih Tercümesi/İbnü’l Esir, C:3, Slı:178-180, İst/1991.)
Hz. Osman (r.a.) muhasara altında iken müslümanlara kimin namaz kıldırması da gündeme gelmiştir. Müslümanların meşru halifesi var, ama kendilerine namaz kıldırma imkânına sahip, değildir. Bu durumda ne yapılacak? Rivayet edildiğine göre; Hz. Osman (r.a.)’ın mescidden ve namazdan alıkonduğu gün mescidin müezzini olan Sa’d el- Karaz(r.a), Hz. Ali (r.a.)’a gelerek : “Bugün müslümanlara kim namaz kıldıracak?” diye sormuş, Hz. Ali (r.a.) ona cevap olarak : “Halid b. Zeyd(r.a)’i çağır, namazı o kıldırsın” deyince o da Halid b. Zeyd(r.a)’i çağırmış ve namazı o kıldırmıştı. Ebû Eyyûb el- Ensarî’nin adının Halid b. Zeyd(r.a) olduğu ilk defa o gün duyulmuştu. Halid b. Zeyd(r.a) günlerce müslümanlara namazlarını kıldırmıştı. Başka bir rivayette ise, Hz. Ali (r.a.), Sehl b. Huneyf(r.a)’e namazları kıldırmasını emretmiş ve Zilhicce ayının birinci gününden bayrama kadar ki günlerde namazları Sehl kıldırmış, bayram namazını da Hz. Ali (r.a.) kıldırmıştı. Daha sonra Hz. Osman (r.a.) şehid edildiği güne kadar namazları Hz. Ali (r.a.) kıldırmıştı.
Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (s.a.v) birlikte Hz. Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a)’i gördü. Peygamberimiz (s.a.v) kendisine hitaben:“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman(r.a) uyandıktan sonra o gece hemen oruca niyet etti. Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı.
Nitekim isyancılar saldırıya geçip Hz. Osman’ın evini ok yağmuruna tuttular. Atılan oklardan Hz. Ali(r.a)’nin oğlu Hasan(r.a) Efendimizde, Hz. Talha(r.a)’nın oğlu Muhammet(r.a) yaralandı. İsyancılar, ok atarak bir sonuç alamayacaklarını anlayınca, kapıdan girerek halifeyi öldüremediler; ancak komşu evlerin damlarından atlayarak evin duvarını delerek içeri girdiler. Oruçlu olan Hz. Osman(r.a), Kur’an okuyordu. Muhammet bin Ebubekir, Hz. Osman(r.a)’ın sakalından tutarak: “Şimdi seni elimden hiç kimse alamaz!..” diye bağırdı.
Hz. Osman(r.a), Muhammet bin Ebubekir’in yüzüne bakarak yavaş bir sesle: “Baban bu halini görse, ne kadar utanır, ne kadar üzülürdü…” deyince, Hz. Ebubekir(r.a)’in oğlu utancından kaçtı. Hz. Osman(r.a)’ı öldürmeyip yanından çıktığını gören isyancılardan Kuteyre, Sevdan b. Hımran ve el-Gâfikî . Ondan sonra Ruman b. Verdan içeri girdi, elinde bulunan bir demirle Hz. Osman(r.a)’a bir darbe indiren el-Gâfikî ayağıyla da Kur’an-ı Kerim’i tekmeledi. Diğer üç suikastçıdan biri kılıcını Hz. Osman(r.a)’a salladı. Eşinin yanında bulunan Naile Hatun(r.anha), kollarını siper etmek isteyince parmakları doğrandı. Bu sefer öbür iki suikastçı Halife’ye saldırdı. Böylece Sevdan Hz. Osman’ı öldürdü. Başka bir rivayette Hz.Osman(r.a)’ı Kinane b. Bişr et-Tüceybî’in öldürdüğü rivayet edilir.”
Hz. Osman(r.a) kanlar içinde yere serildi. Hz. Osman(r.a)’ın kanı, okumakta olduğu Kur’an’ın üzerine sıçradı.
Hz.Osman(r.a)’ı şehid ettiler. Böylece, Peygamber(s.a.v) Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edileceği”ni haber vermişti.(Karaköse, Hasan. Ortaçağ Tarihi ve Uygarlığı, Ankara, Nobel Yayın Dağım, 2002)
Hz. Ali (ra) hilafete gelince, ilk iş olarak katilleri bulmak istedi. Hz. Osman (r.a) katledilirken yanında hanımı Naile bulunuyordu. Bu yüzden önce Naile Hz. Ali (r.a) tarafından sorguya çekildi. O cevabında öldürmek için odaya girenlerin üç kişi olduğunu söyledi. Bunlardan biri de Muhammed b. Ebubekir’di.
Bunun üzerine Hz. Ali(r.a) Muhammed b. Ebubekir’i hesaba cekti ve sorguladı. O öldürmek üzere Hz. Osman (r.a) yanına girdiğini inkâr etmedi. Fakat Hz. Osman (r.a)’ın kendisine babasını anmasından dolayı utandığını, onu öldürmekten vazgeçtiğini ve dışarı çıktığını söyledi. Ona diğer iki kişinin kimler olduğu sorulunca onları tanımadığını söylemişti. Böylece Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin kim olduğu asla anlaşılamadı ve suç her hangi bir kimsenin üzerinde ispat edilemediği için katiller de cezalandırılamadı. (Ömer Rıza Doğrul, Sadr-ı İslam, İstanbul, 1928, VIII, 45).
Netice itibariyle diyebiliriz ki, 12 senelik hilafeti süresince Hz. Osman, kendisine karşı isyan edilmesine ve öldürülmesine sebeb olacak herhangibir önemli harekette bulunmamıştır. Nitekim o, kendisine yöneltilen suçlamalara teker teker cevap vermiş; bazı hareketinden dolayıla istigfar etmiştir. O, hilmi, saf tabiatı, merhametliliği, yumuşak idarecıliğinin yanısıra, bedevi arapların aşırılıkIarının ve İbn Sebe gibi bazı tahrikçilerin Hz.Osman(r.a)’ın öldürülmesiyle birlikte, İslam tarihinde ardı arkası gelmeyen pek çok olayların, karışıklıkların, çatışmaların, savaşların ve fırkaların, bölünmelerin başlangıcı olmuştur. (Taberi, l, 3031-3058; İbn Sa’d, Tahakat, IIIj6S vd.; el.Belazuri,Ensiih, V /73 vd.; İbn Kesir, age., s. 180-198; Zehebi, Şemsuddin Muhammed h.Ahmed Hz.Osman (747/1346), “Tarihu’I.İslam , Kahire, 1367-1368, 11/135.)
İsyancılar iki gün Medine’ye egemen oldular. Korkudan kimse sokağa çıkamıyordu.
Hz. Osman (r.a.)’ın cenazesi üç gün yerde kalmış, sonra Hâkim b. Hizam el- Kureşî ile Cübeyr b. Mut’im, Hz. Ali (r.a.)’a giderek defnedilmesine izin vermesi için onunla görüşmüş, defni için izin almışlardı. Hz.Osman(r.a)’ın cenazesi, Medinelilerden ancak 20 kişinin katılımıyla kılınmış Bugünkü Cennetül Baki’ye defnedilmiştir.
Hz. Osman (r.a.)’ın cenazesinin defnedileceğini işiten isyancılar, gelenleri taşlamak için yolda oturmuşlardı. Bunun için cenazesine katılım çok az olmuştu. Hz. Osman (r.a.)’ın cenaze namazını bir rivayete göre Cenazesini Zübeyr bin Avvam(r.a) kıldırdı,Cübeyr b. Mut(r.a)’im, başka bir rivayete göre Hâkim b. Hizam(r.a)veya Mervan kıldırmıştı. Hz. Osman (r.a.)’ın tabutunu taşlamak isteyenlere Hz. Ali (r.a.) engel olmuştu. Daha sonra Hz. Osman (r.a.)’ın cenazesi Medine dışında “Hış Kevkeb” denilen bir duvarın arkasına defnedilmiştir. Hz. Muaviye b. Ebi Sufyan (r.a.) hâkimiyeti eline geçirdikten sonra bu duvarın yıkılmasını ve Hz, Osman (r.a.)’ın kabrinin “el-Bakî mezarlığının içine alınıp diğer müslümanların da cenazelerini Hz. Osman (r.a.)’ın mezarının etrafına gömmelerini emretmişti. Böylelikle onun mezarı da müslümanların mezarları içine alınmış oldu. (El- Kâmil Fi’t Tarih Tercümesi/İbnü’l Esir, C:3, Sh:l 87-188, İst/1991.)
Hz. Osman(r.a)’ın Kur’an-ı Kerim üzerine sıçrayan kanı hiç bir zaman kurumadı. Müslümanlar arasındaki savaşın başlangıcı olan Hz. Osman(r.a)’ın şehid edilişi, yüzyıllarca, sanki bu kanın kurumasını önlemek istercesine, mezhep kavgalarıyla Müslümanlar birbirlerinin kanını akıtıp durdular.
Ehl-i Sünnetin Esasları
Allahü teâlâ’ya Îmân
1) Şüphesiz ki, Allah, birdir, O’nun hiçbir ortağı yoktur.
2) Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.
3) Hiçbir şey onu âciz bırakamaz.
4) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
5) (Allahü teâlâ) başlangıçsız olarak kadîmdir ezelîdir, sonsuz olarak dâimdir ebedîdir.
6) Ne sonu gelir, ne de yok olur.
7) Yalnız O’nun irâde edip dilediği olur.
8) Vehimler O’na erişemez. Kavrayışlar O’nu idrâk edemez.
9) O hiçbir yaratığa benzemez.
10) O Hayy’dır diridir, ölmez, Kayyûm’dur, uyumaz.
11) Muhtaç olmamak üzere “yaratan”dır. Külfetsiz olarak “rızık veren”dir.
12) Korkusuzca “öldüren”dir ölümü yarattığından ve öldürdüğünden dolayı O’nu hesaba çeken yoktur. Meşakkatsizce “dirilten”dir.
14) O “Hâlik/Yaratıcı” ismini sıfatını mahlûkatı yarattığından itibaren kazanmadığı gibi, “Bâri/Yoktan Var Eden” ismini sıfatını bütün yaratıkları meydana getirmekle de kazanmış değildir.
15) O, kendisini Rabb olarak tanıyacak hiçbir varlık yokken “Rubûbiyyet”in manasına sahipti. Hiçbir mahlûk yokken de “Hâlik” olmak manasına sahipti.
16) O Hayat verdikten sonra da ölüleri Dirilten olduğu gibi, onlara hayat vermeden önce de bu isme müstehaktı. Aynı şekilde bütün yaratıkları Var etmeden önce de O Hâlik ismine müstehaktı.
17) Çünkü O, herşeye kâdir’dir, herşey O’na muhtaçtır. Her iş, O’nun için kolaydır. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. “Hiçbir şey, O’na benzemez. O herşeyi işitendir, herşeyi görendir. (eş-Şûrâ 42/11)
18) O bütün mahlûkatı ilmiyle bilerek ilmine uygun olarak yaratmıştır.
19) Ve o yaratıklar için “kaderler” takdir etmiştir.
20) Onlar için “eceller” tayin etmiştir.
21) Yaratıkları yaratmadan önce hiçbir şey O’na “gizli” değildi. Onları yaratmadan önce, onların ne şekilde “amel edecekler”ini biliyordu.
22) Onlara kendisine itâat etmelerini emretmiş ve kendisine isyan etmelerini yasaklamıştır.
23) Herbir şey O’nun takdiri ve meşî’eti dilemesi ile cereyan eder. O’nun meşî’eti gerçekleşir. Kulların ise kendileri için dilediğinden başka istekleri geçerli olmaz. Böylece onlar için O’nun dilediği şeyler olur, dilemediği hiçbir şey olmaz.
24) O’ndan bir lütuf olmak üzere dilediğine hidayet verir, dilediğini korur ve dilediğine afiyet verir. Adaletinin bir tecellisi olarak da dilediğini saptırır ve dilediğini yardımsız ve belâlarla yüzyüze bırakır.
25) Hepsi de O’nun lütfü ve adaleti arasında meşî’eti çerçevesinde gider, gelirler.
26) O, zıtları muhalifleri olmaktan ve denkleri misli ve benzerleri bulunmaktan yücedir, uzaktır.
27) O’nun kazasını reddedecek biri yoktur. Kimse O’nun hükmüne karşı çıkamaz, kimse O’nun emrine karşı gelemez.
28) Bütün bunlara îman ettik ve bütün bunların O’ndan geldiklerine kesin olarak inandık.
Hazret-i Peygamber’e Îmân
29) Muhakkak Muhammed aleyhisselâm O’nun seçilmiş kuludur. Seçkin Peygamberidir, kendisinden razı olunmuş Rasûlüdür.
30) O, peygamberlerin sonuncusudur.
Müttakîlerin imâmıdır reîsidir.
Rasûllerin seyididir efendisidir.
Âlemlerin Rabbi’nin habîbidir en çok sevdiği Peygamberidir.
31) Ondan sonraki herbir nübüvvet iddiası, tam bir sapıklık ve hevâya nefse tapınmadır.
32) Bütün insanlara ve cinlere hak ile, hidayet ile, nûr ve ışık olarak gönderilmiş bir peygamberdir.
Kur’ân-ı Kerîm’e Îmân
33) Şüphesiz ki Kur’ân, Allah’ın kelâmıdır. Ondan keyfiyetsiz bir şekilde ve sözlü olarak sadır olmuştur. Allah onu rasûlüne vahiy olarak indirmiştir. Mü’minler de bu şekilde onu hak bilerek tasdik etmişlerdir. Onun hakikaten Allah’ın kelâmı olduğuna kesinlikle inanmışlardır. O yaratılmışların sözü gibi mahlûk değildir. Her kim Kur’ân’ı işitir de onun insan kelâmı olduğunu iddia ederse, kâfir olur. Allah böyle bir kimseyi kınamış, ayıplamış ve onu Sekar’a (Cehenneme) atacağını bildirmiştir. Yüce Allah söyle buyurmaktadır: “Ben onu Sekar’a sokacağım” (el-Müddesir 74/259). Yüce Allah, “Bu insan sözünden başka bir şey değildir” (el-Müddesir, 74/25) diyen kimseleri, Sekar ile tehdit ettiğine göre; kesin olarak şunu bilmiş ve inanmış oluyoruz ki: O insanları yaratanın kelâmıdır/sözüdür ve insanların sözüne hiçbir şekilde benzemez.
Hak Teâlânın Sıfatları
34) Yüce Allah’ı insanlara ait hususiyetlerden birisi ile vasfeden bir kimse kâfir olur. Artık kim basiretiyle bunları anlarsa, gerekli şekilde ibret almış olur ve kâfirlerin sözlerine benzer söz söylemekten uzak durur. Yüce Allah’ın sıfatlarının insanların sıfatlarına benzemediğini de kat’î olarak bilmiş olur.
Ru’yetüllah
35)Cennet ehlinin ru’yeti (Allah’ı görmesi) – ihata ve keyfiyetin idraki söz konusu olmaksızın – Yüce Allah’ın Kitabında beyan ettiği şekliyle bir gerçektir: “O günde yüzler var ki apaydınlıktır. Rablerine bakıcıdırlar.” (el-Kıyâme, 75/22-23) Bunun açıklanması ise Yüce Allah’ın muradı ve bildiği şekildedir. Bu hususta bize kadar gelmiş Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’den rivayet edilmiş, bütün sahih hadisler de onun dediği gibidir ve bunların manası murad ettiği şekildedir. Bizler bu konuda görüşlerimizle te’villerde bulunarak ve vehimlere kapılarak açıklamalar yapmaya kalkışmayız. Çünkü Yüce Allah’a ve Rasûlüne teslim edip de kendisi için müteşabih olanların bilgisini bilenlere havale edenler dışında hiç kimse dininde selâmete ulaşamaz.
Teslim ve İstislâm
36) İslâm’ın ayağı ancak teslim oluşun ve teslimiyet gösterişin üzerinde sapasağlam durabilir.
Her kim, öğrenilmesi mümkün olmayan bir şeyi öğrenmeye tâlip olur da, mevcut bilgisi ile sâlim bir kanaate sahip olamazsa, onun bu talebi, kendisinin hâlis tevhid’i, sâfî marifeti ve sahih imanı elde etmesine imkân vermez.
(Böyle bir kimse) vesveselere kapılmış, şaşkın, şüphe ve tereddüt içerisinde, yolunu şaşırmış bir halde; küfür ile iman, tasdik ile yalanlama, ikrar ile inkâr arasında gider, gelir. Ne tasdik eden bir mü’min, ne de yalanlayan ve inkâr eden bir kimse olur.
37) Cennette Allah’ın görülmesini herhangi bir vehim ile kabul eden yahut belli bir anlayışa göre te’vil edenlerin ru’yetüllaha imanları sahih olamaz Zira ru’yetüllah’ın da, rubûbiyete izafe edilen herbir hususun da, asıl te’vili, te’vili terketmek, teslim yoluna bağlanmaktır. Müslümanların dini de bu yol üzeredir.
(Sıfatları) nefy etmekten ve teşbihten sakınmayan bir kimsenin ayağı kayar ve tenzihi isabet ettiremez.
Şüphesiz ki yüce ve celil olan Rabbimiz vahdaniyet sıfatları ile mevsuftur. Bir ve tek olmak vasıflarına sahiptir. Yaratıklar arasında O’nun (sıfatlarındaki manaya sahip) gibi hiçbir kimse yoktur.
38) O (Allahü teâlâ) sınırlardan ve nihaî noktalardan yüce ve münezzehtir. Erkân, organ ve araçlardan münezzehtir.
39) “Mi’rac haktır. Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- İsra ile (geceleyin) yürütülmüştür. Uyanıkken bedeni ile Mi’rac’la semavâta yükseltilmiştir. Daha sonra da yüce Allah’ın dilediği yüceliklere çıkartılmıştır. Allah, ona dilediği ikramlarda bulunmuş ve vahyettiği şeyleri vahyetmiştir. “Kalp gördüğünü yalanlamadı” (en-Necm, 53/11), dünyada da, âhirette de Yüce Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.
Havza iman, Şefâat ve Mîsak
40) “Yüce Allah’ın ona ikram ve ümmetine de bir yardım olmak üzere lütfedeceği Havz da haktır”
41) Haberlerde de rivayet edildiği üzere O’nun, onlara (ümmetine) sakladığı şefaati de haktır.
42) Yüce Allah’ın Âdem’den ve onun zürriyetinden almış olduğu mîsak haktır.
Yüce Allah’ın ilmine îman
43)Yüce Allah ezelden beri cennete gireceklerin sayısını, cehenneme gireceklerin sayısını bütünüyle ve bir defada bilmiştir. Bu sayıya ne bir şey eklenir, ne ondan bir şey eksiltilir. Yine onların yapacaklarını bildiği fiillerini de aynı şekilde bilmiştir.
Kulların fiilleri
44) Herkes ne için yaratılmışsa, o şey ona kolaylaştırılır.
Ameller de sonuçlarına göredir. Saîd kimse Allah’ın kazası gereği mutlu olandır, şakî olan kimse de Allah’ın kazası gereği bedbaht olandır.
Kaza ve Kadere îman
45) Kader asıl itibariyle yüce Allah’ın mahlûkatındaki bir sırrıdır. Buna ne mukarreb bir melek, ne mursel bir peygamber muttali olmuştur. Bu hususta derinliğine dalmak ve üzerinde çokça düşünmek, ilâhi yardımdan uzak kalmaya götüren bir yol, mahrumiyete ulaştıran bir merdiven, tuğyana iten bir basamaktır. O bakımdan bu husustaki kıyas, düşünce ve vesveselerden alabildiğine sakınmak lazımdır. Çünkü yüce Allah kader ilmini mahlûkatına karşı kapalı tutmuştur. Onun hakkında tartışmayı da yasaklamıştır. Nitekim yüce Allah Kitabında şöyle buyurmaktadır: “O yaptığından sorgulanmayandır. Fakat onlar sorgulanacaklardır.” (Enbiya 21/23) Buna göre kim “niye yaptı?” diye soracak olursa, Kitabın hükmünü reddetmiş olur. Kitabın hükmünü reddeden de kâfirlerden olur.
46) İşte bunlar Yüce Allah’ın dostlarından (veli kullarından) kalpleri (iman) nuru ile aydınlanmış kimselerin gerek duyduğu şeylerin özetidir ve bu, ilimde derinleşmiş olanların mertebesidir Çünkü ilim 2 türlüdür: Birisi mahlûkat arasında var olan (onlar tarafından bilinen) bir ilimdir, diğeri ise mahlûkat arasında bulunmayan bir ilimdir. Var olan ilmin inkârı küfürdür, olmayan ilmi bilmek iddiasında bulunmak da küfürdür. İman var olan ilmi kabul edip bulunmayan ilmi elde etmeyi terketmedikçe sabit olmaz.
Levh-i Mahfuz’a ve Kalem’e İman Etmek
47) Biz Levh’e ve Kalem’e de iman ederiz. (Levh’e kalem ile) yazılan herşeye de.
Yüce Allah’ın orada olacak diye yazdığı bir şeyin olmamasını sağlamak üzere bütün mahlûkat bir araya gelip toplansalar, buna güç yetiremezler. Aynı şekilde yüce Allah’ın orada olmayacak diye yazmış olduğu bir şeyin olması için hepsi bir araya gelecek olsalar, yine buna güç yetiremezler. (Çünkü) Kalem kıyamete kadar olacak şeyleri yazmış ve artık (mürekkebi) kurumuştur.
48) Kul şunu bilmelidir ki, yüce Allah’ın yarattığı ve meydana gelen her bir hususa dair bilgisi ezeldendir. O bakımdan O, bunu son derece muhkem ve kat’î bir şekilde takdir etmiştir. Göklerde ve yerdeki yaratıklardan hiçbir kimse bunu nakzedemez; kimse onu bozamaz, izâle edemez, değiştiremez, başka bir yere havale edemez, eksiltemez, O’na bir şey ilâve edemez.
İşte bunlar inanılması gereken esaslar, marifetin temelleri, Yüce Allah’ın tevhid ve rubûbiyetini kabul etmenin kapsamı içerisindedir. Nitekim yüce Allah Kitâb-ı Kerîm’inde şöyle buyurmaktadır: “Ve O herşeyi yaratıp inceden inceye takdir ve ta’yin etmiştir.” (el-Furkan, 25/2); “Allah’ın emri yerini bulan bir kaderdir.” (el-Ahzab 33/38)”
Kader hususunda kalbi hastalanan – bir nüshada: hastalıklı kalbini kaybeden – kimselere yazıklar olsun! Çünkü böyleleri vehimleriyle gaybta son derece gizli bir sırrı ortaya çıkarmaya çalışmışlar; buna dayanarak söyledikleri ile de günahkâr bir iftiracı olup çıkmışlardır.
Bu hususta “yani kader hakkında” söyledikleri ile o günahkâr “günah kazanmış” bir iftiracı olarak döner.
Arş ve Kürsî
49) Arş ve Kürsî haktır.
50) O’nun Arş’a da, Arş’ın dışındaki varlıklara da ihtiyacı yoktur.
51) O herşeyi kuşatandır ve herşeyın üstündedir. Bütün mahlûkat ise böyle bir kuşatıcılıktan âcizdir”
Yüce Allah için kelâmın ispatı
52) Bizler deriz ki: Muhakkak Allah, İbrahim’i halil edinmiş, Mûsa ile özel bir şekilde konuşmuştur. Buna iman eder, bunu tasdik eder ve teslimiyetle kabul ederiz.
Meleklere, Peygamberlere ve semâvî Kitaplara iman
53) Meleklere, peygamberlere, rasûllere indirilen kitaplara iman ederiz. Onların hepsinin apaçık hak üzere olduklarına da şahitlik ederiz.
54) Biz kıblemiz ehlini, Peygamber – sallallahü aleyhi ve sellem – getirdiklerini itiraf edenler olarak kaldıkları, söylediği ve haber verdiği herşeyi tasdik ettikleri sürece müslümanlar ve mü’minler olarak adlandırırız.
Allah’ın zâtı hakkında ve Allah’ın dini hususunda tartışmalara girmenin yasağı
55) Allah’ın zâtı hakkında ileri geri konuşmayız, Allah’ın dini üzerinde de tartışmalara girmeyiz.
56) Kur’ân hakkında mücadele etmez, onun âlemlerin Rabbinin kelâmı olduğuna şâhitlik ederiz. Onu er-Rûhu’l-Emin indirmiştir ve Rasûllerin efendisi Muhammed – sallallahü aleyhi ve sellem-e öğretmiştir. O, Yüce Allah’ın kelâmıdır, yaratıkların hiçbir sözü ona denk olamaz. Onun mahlûk olduğunu söylemeyiz ve müslüman cemâate muhalefet etmeyiz.
Ehl-i kıbleyi günahı sebebiyle tekfir etmemek
57) Kıble ehlinden hiçbir kimseyi bir günah sebebiyle -helâl kabul etmediği sürece- tekfir etmeyiz.
Mürcie’yi red
58) “İman ile birlikte günah işleyene günahı zarar vermez.” demeyiz.
59) Mü’minler arasından ihsan edicileri (yüce Allah’ın) affedeceğini, onları rahmetiyle cennete girdireceğini ümit ederiz. Bununla birlikte onlar hakkında (azap görmeyeceklerine dair) emin olmayız. Onların cennetlik olduklarına şahitlik etmeyiz. Günahkârlarına mağfiret diler ve onlar için korkarız, hiçbir ümitlerinin olmadığını söylemeyiz.
Ümit ve Ye’s
60) Güven duymak ve ümit kesmek İslam dininden çıkmaya sebeptir. Hak yol ise ehl-i kıblenin yolu olan ikisi arasıdır.
61) Kul kendisini imana girdiren bir şeyi inkâr etmedikçe, imandan çıkmaz.
İmanın tarifi
62) İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir.
63) Rasûllullah – sallallahü aleyhi ve sellem – den sahih olarak gelen şeriat ve beyan (açıklama)ların tamamı haktır.
64) İman birdir, iman ehli imanın esası bakımından birbirlerine eşittir. Aralarında fazilet ve üstünlük farkı, haşyet, takva, hevâya muhalefet ve evlâ olanı yapmaya devam etmekle ortaya çıkar.
65) Mü’minlerin hepsi Allah’ın velileridir.
Allah nezdinde en kerim olanları, Allah’a en çok itaat edenleri ve Kur’ân’a en çok uyanlarıdır.
İmanın erkânı
66) İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla kadere ve (hepsinin) Allah’tan geldiğine iman etmek demektir.
67) Biz bütün bunlara iman edenleriz. Peygamberleri arasında kimseyi diğerinden ayırmayız. Hepsinin getirdiklerini tasdik ederiz.
68) “Muhammed – sallallahü aleyhi ve sellem – ümmeti arasından büyük günah işleyen kimseler, muvahhid olarak öldükleri, Allah’ın huzuruna O’nu bilip tanıyanlar olarak çıktıkları takdirde, tevbe etmemiş olsalar dahi, cehennem’de ebedi kalmazlar. Onlar Allah’ın meşiet ve hükmüne tabidirler. Dilerse onları mağfiretine alarak lütfuyla affeder. Yüce Allah Kitabında buyurduğu gibi: Ve bundan başkasını dilediği kimseleri bağışlar (en-Nisa 4/48 ve 116).
Dilerse adaleti gereği onları cehennem ateşinde azaplandırır, sonra da onları oradan rahmetiyle ve kendisine itâat eden şefaatçilerin şefaatiyle çıkartır. Sonra da onları cennetine gönderir. Çünkü Yüce Allah kendisini bilip tanıyanların mevlâsıdır. Onları her iki diyarda da kendisini inkâr eden, hidayetinden uzaklaşıp hüsrana uğrayan ve O’nun dostluğuna nail olamayan kimseler gibi kılmaz. Allah’ım, ey İslâm’ın ve müslümanların hakiki mevlâsı! İslâm ile senin huzuruna çıkıncaya kadar, sımsıkı İslâm’a sarılmamızı ihsan eyle!
69) Ehl-i Kıble mensubu olan iyi ve fâcir (günahkâr) herkesin arkasında namaz kılınacağı ve onlardan ölenlerin cenaze namazının kılınacağı görüşündeyiz.
70) Onlardan herhangi bir kimse hakkında kesin olarak cennetliktir ve cehennemliktir, demeyiz.
Mü’minler bu hususta herhangi bir şeyi açıkça ortaya koymadıkça, onlar hakkında küfür, şirk ya da münafıklık ettiklerine dair şahitlikte bulunmayız, onların iç hallerini yüce Allah’a bırakırız.
71) “Biz – kendilerine karşı kılıç çekmek vacib olanlar müstesnâ – Muhammed – sallallahü aleyhi ve sellem – ümmetinden herhangi bir kimseye karşı kılıç çekileceği görüşünde değiliz.
72) (Şer’î yönetimde) bize yöneticilik edenlere ve emir sahiplerimize karşı çıkıp ayaklanmayı – haksızlık etseler dahi – uygun görmeyiz. Onlara beddua etmeyiz, onlara itaat etmekten el çekmeyiz. Onlara itaati Aziz ve Celil olan Allah’a itaatin bir parçası ve bir fariza olarak görürüz. Elverir ki, bize bir masiyet emretmesinler. Onların salâh bulmaları ve selâmetlikleri için dua ederiz.
73) Sünnet’e ve cemâate tabi oluruz. Şâz görüşlerden, ihtilâftan ve tefrikadan da uzak dururuz.
74) Adâlet ve emânet ehlini severiz, zulüm ve hıyanet ehline de buğzederiz.
75) Allah ve Rasûlüne teslimiyet gösterip, hakkında şüpheye düştüğü hususların bilgisini gerçek âlimine havale eden kimseler dışındakiler, dinlerinde selâmete eremezler.
76) Yolculukta da, mukîm iken de – rivayetlerde geldiği üzere – mestler üzerine mesh edileceği görüşündeyiz.
Hac ve cihadın, Kıyâmet gününe kadar geçerliliği (vâcip olması)
77) Hac ve cihad iyileriyle, kötüleriyle müslüman olan ulü’l-emr ile birlikte Kıyamet gününe kadar geçerlidir. Hiçbir şey bunları iptal etmez ve bunların farziyetlerini kaldırmaz.
78) Kirâmen Kâtibin Melekleri’ne iman ederiz. Allah onları üzerimize koruyucular olarak tayin etmiştir.
79) Âlemlerin ruhlarını kabzetmekle görevli olan Ölüm Meleğine de iman ederiz.
80) Ehil olan kimseler için kabir azabına, kabir’de Münker ve Nekir’ın kişiye Rabbi, dini ve peygamberi hakkında – gerek Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem – in, gerek Ashâb-ı Kiram’dan (Allah hepsinden razı olsun) gelen haberlere uygun olarak – soru sormalarına da (iman ederiz).
81) Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir yahut ateş çukurlarından bir çukurdur.
Âhiret gününe ve orada olacakların hepsine iman
82) Ba’s’a (öldükten sonra dirilişe), Kıyamet gününde amellerin karşılıklarının verileceğine, arz’a, hesab’a, kitapların (amel defterlerinin} okunmasına, sevaba, cezaya, Sırat’a ve Mizan’a da iman ederiz.
Cennet ve cehenneme iman
83) Cennet ve cehennem yaratılmışlardır. Ebediyyen sonları gelmez ve yokolmazlar. Şüphesiz yüce Allah cennet ve cehennem’i diğer mahlûkattan önce yaratmıştır. Her ikisine de girecekleri yaratmıştır. Onlardan dilediği kimseleri kendisinin bir lütfü olarak cennete, yine onlardan dilediği kimseleri adaletinin bir tecellisi olarak cehenneme koyacaktır. Herkes de kendisi hakkında hüküm verilip bitirilmiş sonuç için amel eder ve ne için yaratılmış ise sonunda oraya varacaktır.
84) Hayır ve şer de kullar hakkında takdir edilmiştir.
85) Kendisi ile fiilde bulunmanın gerekli olduğu istitâ’a (güç yetişir) fiil ile birlikte olup da mahlûk’un kendisi ile nitelendirilemeyeceği tevfîk kabilindendir. Sağlıklı oluş genişlik ve imkân buluş, araçların esenlikte oluşu yönünden istitâ’a ise fiilden öncedir ve hitap da bununla alâkalıdır. Bu da Yüce Allah’ın: “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” (bakara, 2/286) âyetinde beyan edildiği gibidir.
86) Kulların fiilleri Allah’ın yaratması ve kulların da kesbi iledir.
Teklif, Takat’e Göredir
87) Yüce Allah onları ancak takat getirebilecekleri şeylerle mükellef tutmuştur. Onlar da ancak kendilerini mükellef tuttuğu şeylere takat getirebilirler. İşte bu da “lâ havle ve la kuvvete illâ billah” sözünün açıklamasıdır.
Biz bu sözle: Hiçbir kimse Allah’ın yardımı olmadıkça Allah’a isyandan uzak kalmaya çare bulamaz, başka bir tarafa yönelemez ve herhangi bir harekette bulunamaz. Yüce Allah’ın tevfıki olmadıkça da hiçbir kimse Allah’a itaati yerine getirmeye, onun üzerinde sebat göstermeye güç bulamaz, demek istiyoruz.
88) Her şey, Yüce Allah’ın meşîeti ilmi, kaza ve kaderi ile cereyan eder. O’nun meşîeti bütün meşietlere galip gelir. O’nun kazası da bütün çareleri yenik düşürmüştür. O dilediğini yapar ve asla zulmetmez: O işlediklerinden sorumlu değildir. Halbuki onlar, sorumludurlar (el-Enbiyâ 21/23).
Sözleri ile Allah’ın kazasından şer’î olanı değil, kevnî kazayı kastetmektedir. Çünkü kaza, hem kevnî, hem şer’î olabilir. İrade, emir, izin, Kitab, hüküm, haram kılmak gibi kelimeler ve buna benzer tabirler böyledir.
Kevnî kaza Yüce Allah’ın: “Böylece onları yedi gök olmak üzere 2 günde yarattı (Kadâhünne)” (Fussilet, 47/72) âyetinde beyan edilmektedir.
Dini ve şer kaza (hüküm) Yüce Allah’ın şu âyetinde ifade edilmiştir:
Rabbin şunları hükmetti (Kadâ): Kendisinden başkasına ibadet etmeyin” (el-İsra 17/23)
89) Hayatta olanların dua ve sadakalarının ölülere bir faydası vardır.
Ehl-i sünnet âlimleri, ölülerin hayatta olanların yaptıkları işlerden şu 2 yolla yararlanacaklarını ittifakla kabul etmektedirler:
1- Ölünün hayatta iken sebep olduğu işler,
2- Müslümanların ölene dua etmeleri, mağfiret dilemeleri, sadaka ve haccetmeleri.
Bununla birlikte haccın sevabından ölüye ne ulaşacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Muhammed b. el-Hasen – rahmetüllahi aleyh – şöyle demiştir: Ölüye sadece hac için yapılan harcamanın sevabı ulaşır. Haccetmenin sevabı ise haccedenedir.
Genel olarak âlimler ise, haccın sevabı kendisi adına hac yapılanadır, sahih olan görüş de budur.
Oruç, namaz, Kur’ân okumak ve zikir gibi bedenî ibadetler hususunda da görüş ayrılığı vardır.
Ebû Hanife, Ahrned ve selefin cumhûru, ulaşacağı görüşündedirler.
Şafiî’nin meşhur görüşü ile Malik’in görüşü, ulaşmayacağı şeklindedir.
Kelâmcılardan bid’at ehli bazı kimselerin kanaatine göre ise, ne dua, ne de başka hiçbir şey ölüye ulaşmaz. Onların bu kanaatleri ise, Kitab ve sünnetle reddolunur. Şu kadar var ki, onlar Yüce Allah’ın müteşabih bir takım âyetlerini de delil göstermişlerdir:
“İnsan için çalıştığından başkası yoktur” (en-Necm, 53/39)’,
“Ve siz ancak işlediğinizin karşılığını görürsünüz” (Yasin, 36/54),
“Herkesin kazandığı kendisine, yaptığı da aleyhinedir” (el-Bakara, 2/286)
Peygamber – sallallahü aleyhi ve sellem – de şöyle buyurduğu sabittir:
Âdemoğlu öldüğünde ameli kesilir. 3 şey müstesna (Amel defteri kapanmaz, sevap yazılmaya devam eder):
1. Sadaka-i câriye,
2. Kendisine dua edecek salih bir evlât,
3. Kendisinden sonra yararlanılacak bir ilim bırakması.
(Müslim 1631; Tirmizî 1376; Ebû Dâvûd 2880; Nesâi, VI, 251)
90) Yüce Allah duaları kabul eder, ihtiyaçları karşılar.
Allahü teâlâ ganîdir, bizler fakiriz
91) O herşeye mâlik’tir, hiçbir şey O’na mâlik olamaz. Bir göz açıp kapayıncaya kadar Allah’a muhtaç olmamak düşünülemez. Bir göz açıp kapayıncaya kadar Allah’a muhtaç olmadığını zanneden küfre sapar ve helâk olanlardan olur. Bu, açık bir gerçek ve hiçbir kapalılığı bulunmayan bir ifadedir.
92) Yaratıklardan kimseye benzemesi söz konusu olmaksızın Allah, hem gazab eder, hem (merhamet eder) razı olur.
Rasûlüllah’ın ashâbını sevmek
93) Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem – in ashâbını sever, onlardan herhangi birinin sevgisinde aşırı gitmeyiz. Onlardan herhangi birinden de beri/uzak olduğumuzu söylemeyiz. Onlara buğzedenlere ve hayırdan başka onlar hakkında konuşanlara biz de buğzederiz. Onlardan ancak hayırla bahsederiz. Onları sevmek dindir, imandır, ihsandır. Onlara buğzetmek ise küfürdür, nifaktır, tuğyandır.
94) Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem -den sonra, halifeliği ilk – ve onun faziletinin, bütün ümmetin de önünde oluşunun bir işâreti olarak
Ebû Bekr es-Sıddîk – radıyallahü anh – için sabit kabul ederiz.
Sonra Ömer b. el-Hattâb – radıyallahü anh -ın halifeliğini (kabul ederiz).
Sonra Osman – radıyallahü anh – için (halifeliği sabit görürüz).
Sonra Ali b. Ebî Tâlib – radıyallahü anh – için (halifeliği sabit görürüz).
İşte râşid halifeler ve hidayete ermiş imâmlar bunlardır.
95) Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem – in isimlerini saydığı ve kendilerini cennet ile müjdelediği on kişinin de, Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem – in lehlerine yaptığı şehadete binâen, cennetlik olduklarına biz de şahitlik ederiz. Çünkü onun sözü hakkın kendisidir. Bunlar:
Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, ez-Zübeyr, Sa’d, Saîd, Abdu’r-Rahmân b. Avf ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh’dır (radıyallahü anhüm) ki, o bu ümmetin de emînidir. Allah hepsinden razı olsun.
96) Rasûlüllah – sallallahü aleyhi ve sellem – in ashabı ve her türlü pislikten tertemiz zevceleri ile her türlü kirlilikten uzak mukaddes zürriyetleri hakkında güzel söz söyleyen kimse, münafıklıktan beri olur.
97) Önceki selef âlimleri ile onlardan sonra gelen tâbiîn -haber ve eser ehli ile fıkıh ve nazar ehli- ancak güzellikle anılırlar. Onlardan kötülükle söz eden, hak yolun dışında bir yol üzerindedir.
Peygamberlerin evliyadan üstünlüğü
98) Hiç bir veli zâtı, hiç bir peygamber’den – aleyhi’s-selâm – üstün tutmayız. Hatta, bir tek peygamber dahi bütün velilerden daha faziletlidir, deriz.
99) Onların (evliya’nın sahih yolla) gelen kerametlerine ve güvenilir kimselerden sahih olarak bize ulaşan rivayetlerine inanırız.
Kıyâmete iman
100) Deccal’in çıkması, Meryem oğlu Îsa – aleyhi’s-selâm – nın sema’dan inişi gibi Kıyâmet alâmetlerine iman ederiz. Güneşin batısından doğacağına, Dâbbetü’l-arz’ın bulunduğu yerden çıkacağına da inanırız.
101) Hiçbir kâhini, hiçbir arrâf’ı; Kitab’a, sünnete ve ümmetin icmâ’ına muhalif herhangi bir iddiada bulunanı da tasdik etmeyiz.
102) (Ehl-i sünnet) cemâati(ni) hak ve doğru, tefrikayı (bu cemaatten ayrılmayı) sapıklık ve azap olarak görürüz.
103) Allah’ın yeryüzünde ve semadaki dini birdir. O da İslâm dinidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm’dır” (Al-i Imran, 3/19) ve Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” (el-Mâide, 4/3).
104) O din aşırı gitmek ile kusurlu kalmak arasında, teşbih ile ta’til arasında, Cebriyye ile Kaderiyye arasında, kendisini emin hissetmek ile ümit kesmek arasında bir yoldur.
Bu, bizim dinimiz
105) İşte bu, bizim dinimiz, zâhiren ve bâtınen itikadımızdır. Bizler, yüce Allah’a, sözünü ettiğimiz ve açıkladığımız hususlara muhalefet eden herkesten uzak olduğumuzu bildiririz.
Ehli sünnet i’tikadı kasidesi
BED’Ü’L-EMÂLÎ
Doğru i’tikâd yazar, Emâlî’nin başında,
İncîler gibi olan nazmı, tevhîd hakkında.
Mevlâmız, mahlûkların ilâhıdır biliniz,
Kemâl sıfatlar ile, muttasıftır Rabbimiz.
O, Hayy’dır, hayattadır, her işte tedbîr eder.
O, vardır, zülcelâldir. Her şeyi takdîr eder.
Hayrı ve şerri ister, irâde sıfatıyla,
Ancak şerden, kötüden, râzı değildir asla.
Allahın sıfatları, değil zâtının aynı,
Aynı zamanda bil ki, olamaz zâtından ayrı.
Zâta ve fi’le âit, Allahın sıfatları,
Öncesi yok, kadîmdir, yok zeval bulmaları.
Ona (şey) deriz ancak, hiçbir şeye benzemez.
(Zât) da denilir ancak, altı yön düşünülemez.
Başka değildir ismi, O’nun müsemmâsından,
Bildirildi bu ma’nâ, İslâm ulemâsından.
Rabbim cevher değildir ve hiç olamaz cisim.
Ne şümûllü bir bütün, ne de ondan bir kısım.
Cüz’i lâ yetecezzâ, var şeksiz inanmalı,
Ey Müslümanlar, bunu, inkârdan sakınmalı.
Mahlûk ve hadîs değil, asla, Kur’ân-ı kerîm,
Rabbin kelâm sıfatı, vardır, zâtıyle kâim.
“Allah Arş üstündedir” buyurur Rabbimiz,
Lâkin keyfiyyetini, anlıyamaz aklımız.
Zât, sıfat ve fi’liyle, benzemez mahlûklara,
Ey Ehl-i sünnet kanma, böyle inanmayanlara.
Allahü teâlânın, üstünden vakit geçmez.
Zamandan münezzehdir, hâlden hâle de girmez.
Münezzehdir Rabbimiz, hanımdan hizmetçiden,
Oğlu ve kızı yoktur, beridir her birinden.
Keza yok ihtiyâcı, yardımcıya mu’îne,
Herşeyin sahibidir, vardır kendi kendine.
Öldürür her canlıyı, sonra diriltecektir.
Amellerine göre, karşılık verecektir.
Hayır ehli içindir. Cennetler ve ni’metler.
Kâfir olanlar ise, Cehenneme giderler.
Cennet ile Cehennem, hiç yok olmıyacaktır.
İçlerinde olanlar, devamlı kalacaktır.
Mü’minler Rablerini, görecekler Cennette,
Ancak nasıl olduğu, bilinemez elbette.
Onu gören mü’minler, ni’metleri unutur.
Yazık Mu’tezileye, inkâr eden mahrûmdur.
Hak teâlâ üstüne, kula en yarar fi’li,
Yaratmak vâcib değil, vâcib der Mu’tezilî.
Bütün Peygamberleri, tasdik etmek lazımdır.
Meleklerin hepsine, îmân etmek de farzdır.
Hâşimî ve zî-cemâl, Nebîmiz en sondadır.
Ancak sadr-ı muallâ, şerefi de O’ndadır.
İhtilafsız olarak, İmâm-ül-enbiyâdır.
Şek şüphe olmaksızın, O, Tâc-ül-asfiyâdır.
O’nun dîni, her vakit, bakîdir, devamlıdır,
Getirdiği hükümler, kıyâmete kadardır.
Mütevâtir ve meşhûr, haberlerle mansûsdur.
Mi’râc-i Resûlullah, yalnız O’na mahsûsdur.
Peygamberlerin hepsi, elbette emandadırlar,
Asla isyan etmezler ve azil olunmazlar.
Kâdından ve köleden, kötü iş sahibinden,
Peygamber gelmemiştir, bunların hiçbirinden.
Zülkarneyn ve Lokman’ın, Peygamber veya velî,
Oldukları hakkında, cidali terk etmeli.
Îsâ aleyhisselâm muhakkak gelecektir.
Şaki, fesat Deccâli, elbet öldürecektir.
Evliyânın dünyâda kerâmetleri vardır.
Bunlar Rabbin velîye ikramı, ihsânıdır.
Bir velî, hiçbir zaman, Nebîden ve Resûlden,
Şerefte üstünlüğü, olamaz hiçbir yönden.
Ebû Bekr-i Sıddîk’ın, Esbâbın tamâmından,
Üstünlüğü açıktır, bir ihtimâl olmadan.
Ömer İbn-ül-Hattâb’ın, Osman ibni Affân’dan,
Rüchânı, fadlı vardır, bir şüphe bulunmadan.
Osmân-ı Zinnûreyn de, doğrusunu istersen,
Üstündür muharebe safındaki Ali’den.
Üçünden sonra üstün, bu ümmetin içinde,
Âişe-i Sıddîka, ba’zı hasletleriyle,
Fâtıma-i Zehrâ’dan, üstündür, inan böyle.
Birkaç fırkadan başka haddi tecâvüz eden,
Olmadı Eshâba ve Yezîd’e la’net eden.
Mukallidin îmânı, kıymetli, muteberdir.
Çok çeşitli ve keskin, delîlle müdelleldir.
Âlemleri yaratan, Rabbini kim tanımaz,
Eğer akıllı ise, cehli ma’zûr sayılmaz.
Daha önce îmânı, olmıyan bir kimsenin,
Son nefeste îmânı, kabûl olmaz bilesin.
Kerrâr olan Ali’dir, bu da mühimdir dinde.
Îmândan sayılmazlar, bütün hayırlı işler,
İbâdetler îmânın, parçası değildirler.
Asla hüküm verilmez, kâfir ve mürted diye,
Zinâ eden, katleden, mal gasb eden kimseye.
Bir kimse irtidâda, ne zaman niyet eder,
Hak dîninden sıyrılıp, dışarı çıkar gider.
Küfür olacak sözü, gafletle ve bilmeden,
Zor görmeden söyleyen, denildi, çıkar dinden.
Sarhoş hâldeki insan, düşünmeden hezeyan,
Ve lagv söyler ise, kâfir olmaz o zaman.
(Mer’i) ve (Şey) denilmez (Ma’dûma), yok olana,
Hilâli görmek kadar, açık delîl var buna.
Tekvin ile mükevven bil, farklı iki şeydir.
Böyle inananların, görüşü kuvvetlidir.
Helâl gibi rızıktır, haram olarak gelen,
Kötü görünse bile, doğrudur böyle bilen.
Kabirde suâl vardır, tevhîdden, i’tikâddan,
Her şahsa sorulacak, kaçış yok imtihandan.
Fâsıkların bir kısmı, kâfirlerin tamâmı,
Kötü işleri için, görür kabir azâbı.
İnsanlar ameliyle, Cennete giremezler,
Ancak Hak teâlânın fadlı ile girerler.
Öldükten sonra tekrar, insanlar dirilecek,
Sakınmalı günahtan, hesabı verilecek.
Defterler verilecek, bir kısmına sağ yandan,
Bir kısmına da soldan veyahut da arkadan.
Ameller tartılacak, geçilecek Sırattan,
Şüphesiz olacaktır, değildir bunlar yalan.
Mü’minlerin günâhı, dağlar gibi olsa da,
Şefaat edecektir, hayır ehli orada.
Sapık yolda olanlar, inkâr etseler bile,
İnanmamız lâzımdır, duânın te’sîrine.
Sonra yaratıldığı için, Dünyâ hadîstir,
Heyulanın aslı yok, bu söz felsefededir.
Çok zamanlar ve hâller, geçse de üzerinden,
Şimdi vardır muhakkak Cennet ve Cehennem.
Günâhı fazla fakat, îmân sahibi olan,
Cehennemde ebedî, kalmaz böylece inan.
Ehl-i sünnet üzere, tevhîd hakkında yazdım.
Fevkalâde bal gibi, te’sîrli oldu nazmım.
Bu nazm, mü’min kalblere, rahatlık, neş’e verir.
Âb-ı Zülâl gibidir, rûhlara hayat verir.
İnanıp, ezberleyip, anlamağa çalışın,
Ni’met içinde olup ihsânlara kavuşun.
Tazarrû hâlinizde, yâd ederek hayr ile,
Duâda bulununuz, zaman zaman bu kula.
Umulur ki fadlıyla, Rabbim beni effetsin.
Âhırette ebedî, se’âdet ihsân etsin.
Hayır duâ ederse, biri, bir vakit bana,
Ben de bütün gücümle, duâ ederim ona.
Siracüddîn el-Fergânî
72 Büyük Günah
- A. İmanın Şartlarıyla İlgili Büyük Günahlar
- -Allah’a şirk koşmak.
- -Falcılara, kahinlere, sihirbazlara, gâipten (:gaybden) haber verdiklerini iddia edenlere inanmak ve kapılmak.
- -Allah’tan başkasına yemin etmek.
- -Dininden dönüp mürted olmak.
- -Kur’an-ı Kerim’i ezberleyip unutmak; okumasını öğrendikten sonra unutmak.
- -Dünyaya muhabbet etmek/bağlanmak. Dünya muhabbetine düşüp âhireti unutmak, dinî vazifeleri terk etmek.
- -Hz. Peygamber (asm)’e yalan/hilaf (:gerçek dışı) söz isnad etmek, onun söylemediği bir sözü söylemek.
- -Hz. Peygamberc(asm)’in ashabına/sahabeye dil uzatmak/kötü söz söylemek ve onlara sövmek.
- -Mukaddesata küfretmek, bunları alaya almak.
- B. İslâm’ın Şartlarıyla İlgili Büyük Günahlar
- -Bir namaz vaktini kaçıracak kadar cünüplükten temizlenmemek; cünüp gezmek.
- -Vaktinden evvel ezan okumak ve namaz kılmak.
- -Beş vakit namazı vakitlerinde kılmayıp kazaya bırakmak.
- -Bir özür olmadığı halde, Ramazan orucu tutmamak, Müslümanların önünde oruç yemek.
- -Malının zekâtını ve mahsulünün öşürünü vermemek.
- C. Helal-Haramla İlgili Büyük Günahlar
- -Helalı helal bilip itikat etmemek; haramı/haram olanı, haram bilip itikat etmemek.
- -Erkekler ve kadınlar, şehveti tahrik edecek şekilde giyinmek.
- -Erkekler ipekli giyinmek, âlâyişli/gösterişli bir şekilde süslenmek.
- -Edep yerlerini/avret mahallini açmak, başkasına göstermek; başkasının avret yerine bakmak.
- -Kadınlar erkek elbisesi giymek; erkekler kadın elbisesi giymek; karşı cinse benzemeye çalışmak.
- -Karnı doyduktan sonra yemek/yemeğe devam etmek.
- -Şarap ve alkollü içkiler içmek; Keyif verecek (esrar, eroin gibi uyuşturucu) şey yemek-içmek.
- -Köpek artığını yemek.
- -Domuz eti ve yağı yemek.
- -Ölmüş hayvan (meyte:leş) eti yemek ve yedirmek.
- -Birbirine nişan almak/nişan dökmek (dövme yaptırmak gibi).
- -Faiz (riba) almak ve vermek, tefecilik yapmak.
- -Hırsızlık etmek.
- -Elin/başkasının malını zorla gasbetmek/cebren almak.
- D. Ahlâkla İlgili Büyük Günahlar
- -Anaya babaya asi olmak, onları dövmek.
- -Sıla-i rahmi terk/kat-ı rahim etmek; akrabalarla bağlantıyı kesip, onları ziyaret etmemek, varsa hâcetlerini görmemek.
- -Haset etmek.
- -Emanete hıyanet etmek.
- -Müslüman veya kâfir bütün insanlara hıyanet etmek.
- -Mü’minin, imana ve İslam’ın emirlerine itaate dair olan taraflarını alaya almak.
- -Küfür ve fuhuş sözler konuşmak.
- -Söz/laf taşımak, koğuculuk etmek (:nemîme).
- -Gıybet/dedikodu etmek.
- -Mü’min kardeşinin hatırını/gönlünü yıkmak/kalbini kırmak.
- -Namuslu kadınlara dil uzatmak/bir saliha/namuslu hatuna fahişe demek, namuslu kadınlara ait aile sırlarını yaymak.
- -Kadınlar, erkeklerinin yatağından kaçmak.
- -Avretler (:kadınlar) erinin ziyanına varmak/kocasından izinsiz ziyarete gitmek.
- -İki kızkardeşi birden nikâh altında tutmak
- -Ehlinin (karısının) oyluğunu (:avret ve mahrem yerlerini) anasının oyluğuna benzetmek (zıhar yapmak:Türkçede ‘anam avradım olsun’ demek gibi).
- -Ehlinin anasına sövmek.
- -Cahil kalmak; dinî vazifeleri, farzları, vacipleri, sünnetleri öğrenmeyip, cahillikte ısrar etmek. (Dünya ve âhiret işlerine ve dinine ait bilgileri -farzları ve haramları- öğrenmemek, cahillikten sakınmamak. Dinî hükümleri öğrenmeyenler, rahatlıkla haram işleyebilir).
- -Cahillik ne musibettir bilmemek (Bilmediğini bilmeyen de rahatlıkla harama düşebilir).
- -Ölçüyü ve tartıyı düzgün ve adaletli yapmamak, hileli yapmak.
- -Allah Teâlâ’nın azabından emin olmak/korkmamak; kurtuluşa ermiş özel kişilerden olduğu sanısına kapılmak.
- -Allah’ın rahmetinden ümit kesmek.
- -Zina etmek, meşru olmayan şehevi zevkler peşinde koşmak; kendine zina ettirmek.
- -Eşcinsel ilişkiye girmek (livâta etmek, sevicilik yapmak, kendisine livâta ettirmek).
- -Loğusa ve âdet halinde karısına yaklaşmak/cinsel ilişkiye girmek.
- -Mecburiyet olmadan/özürsüz elin/başkasının avretine (avradına)/karısına kızına şehvetle bakmak.
- -Kibirlenmek/tekebbür etmek(:büyüklük taslamak; kendini üstün görmek; tevazudan uzaklaşmak); Kibirlenip insanlara zulüm ve tahakküm etmek.
- -Haksız yere yetim malı yemek. (Nisa, 4/10)
- -Ölüm döşeğindeyken varisten/mirasçıdan mal kaçırmak.
- -Yalan söylemek
- -Yalan/boş yere yemin etmek, çok çok yemin etmek.
- -Yalan yere/yalancı şahitlik yapmak; hak/doğru şahitliğe varmamak/gitmemek.
- -Canlı bir hayvanı ateşe atmak.
- -Cimrilik ve hasislik/nekeslik etmek (bul ve şuhh).
- -Yapılan iyiliği başa kakmak/Bir adama iyilik edip sonra başına kakmak.
- -Zorunlu olmayarak kahkahayla çok gülmek.
- -Tegannî etmek (ahlâksız şarkılar söylemek).
- E. Günahlarla İlgili Büyük Günahlar
- -Günah/küçük günah işlemekte ısrar etmek/Çok çok günahına musır olmak.
- -Harem-i Kâbe’de günah işlemek.
- G. Toplum Hayatıyla İlgili Büyük Günahlar
- -Ülülemre (devletin meşru yönetimine ve kanunlarına) itaat etmemek; devlete, amirlere isyan etmek.
- -Haksız yere, bilerek adam öldürmek.
- -İntihar etmek.
- -Harpte düşmandan korkup kaçmak; Allah yolunda cihadı terk etmek.
- -Rüşvet almak ve vermek.
- -Gücü yeten kimsenin münkeri/kötülüğü menetmemesi/engellememesi.
54 Farz
- 1. Allah-ü Teàlâ’yı bilip ibadet etmek.
- 2. Helâlinden yemek ve içmek.
- 3. Abdest almak.
- 4. Beş vakit namaz kılmak.
- 5. Cünüplükden gusletmek.
- 6. Kişinin rızkına Allah-ü Teàlâ’nın kefil olduğunu hak bilmek.
- 7. Helâlden pâk libas giymek.
- 8. Hakk’a tevekkül etmek.
- 9. Kanaat etmek.
- 10. Nîmetlere mukabil Hak Teàlâ’ya şükretmek.
- 11. Hak’tan gelen kazàya razı olmak.
- 12. Belâlara sabretmek.
- 13. Günahlara hemen tövbe etmek.
- 14. İhlâs üzere ibadet etmek.
- 15. Şeytanı düşman bilmek.
- 16. Huccet ile amel etmek.
- 17. Ölümü hak bilmek.
- 18. Hak Teàlâ’nın sevdiğini sevip, sevmediğinden kaçmak.
- 19. Babaya ve anaya iyilik etmek.
- 20. El-emrü bil-ma’ruf ve nehy-ü anil münker yapmak (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak).
- 21. Akrabayı ziyaret etmek (sıla-i rahim yapmak).
- 22. Emânete hıyânet etmemek.
- 23. Dâimâ Allah-ü Teàlâdan korkup, ferahı terk etmek.
- 24. Allah-ü Teàlâ’ya ve Rasûlüne itaat etmek.
- 25. Günahlardan kaçıp ibadetle meşgul olmak.
- 26. Din reislerine itaat etmek.
- 27. Aleme ibret nazarıyla bakmak.
- 28. Tefekkür etmek.
- 29. Dilini fuhuş sözlerden korumak.
- 30. Kalbini pâk tutmak.
- 31. Hiç kimse ile alay etmemek.
- 32. Harama bakmamak.
- 33. Sözlerinde sàdık olmak.
- 34. Kulağını münkerâtı dinlemekten men etmek.
- 35. İlim taleb etmek.
- 36. Kile ve terazisini hak üzere tutmak.
- 37. Hakk’ın azabından emin olmayıp dâimâ korkmak.
- 38. Fukaraya sadaka vermek ve yardım etmek.
- 39. Hakk’ın rahmetinden ümidini kesmemek.
- 40. Nefs-ü hevâsına uymamak.
- 41. Allah rızası için yemek yedirmek.
- 42. Kifayet miktarı rızık taleb etmek.
- 43. Malının zekâtını vermek.
- 44. Hayız ve nifas halinde iken eşine yaklaşmamak.
- 45. Cem-i mâsiyetten kalbini pâk tutmak.
- 46. Kibirliliği terk etmek.
- 47. Baliğ olmamış yetimin malını muhafaza etmek.
- 48. Taze gençlere yakın olmamak.
- 49. Mâlî ve bedenî kudreti olduğu zaman hac etmek.
- 50. Zulümle kimsenin malını yememek.
- 51. Hakk’a şirk koşmamak.
- 52. Zinâdan kaçınmak.
- 53. Şarap ve içki içmemek.
- 54. Yalan yere yemin etmemek.
