İslam kültüründe “selâm” kelimesi ve “Selâmün Aleyküm” formülü, Müslümanların birbirlerine yönelttiği kalbi bir dilek ve güzel bir temenni olarak hayati bir yer tutar. Bugün kimi çevrelerde “Selâmün Aleyküm” ifadesinin İbranice “Şalom Alehem” kökenli olduğu ve dolayısıyla Türkçe “esenlikler” gibi yerli selamlaşma biçimlerinin tercih edilmesi gerektiği savunulmaktadır. Oysa İslam’ın özünde bulunan selâm kavramı, ne yalnızca tarihsel bir kelime aktarımıdır ne de sığ bir dilsel mesele. Bu yazıda, “Selâmün Aleyküm”ün İslamî bakışla mahiyeti, köken tartışmaları, dil açısından getirdiği zenginlik ve Müslüman toplum için taşıdığı manevi derinlik üzerinde duracağız.
1. “Selâm”ın Kelime ve Kavram Olarak Anlamı
“Selâm” kökü, Arapça’da “س-ل-م (s-l-m)” harflerinden türemiş olup “selime” mastarından gelir. Sözlüklerde “selâm” kelimesi; “güvenlik, sükûnet, esenlik, barış, kurtuluşa erme” gibi anlamlarıyla tanımlanır. Aynı kökten türeyen “islâm” kelimesi de “teslim olmak, barışa kavuşmak” manasındadır. Dolayısıyla bir yönüyle “selâm” ve “islâm”, Rabb’in huzuruna teslim olarak O’nun rızasına erişip varlığın hakikî huzuruna ermek demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de, İhlas sûresi.3. âyet’te “Men lam yecid minas-selâmi…” (O selâmdan yoksun kimse masûm kalmaz) buyurulması da, selâmla birlikte huzura, esenliğe, güvene işaret eder. Ayrıca “es-Selâm” Allah Teâlâ’nın 99 güzel isminden biridir. “Es-Selâm, her çeşit ârızadan ârınma, barış ve emniyete erişme, esenlik ve koruma” demektir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın ismi olarak da son derece yüce bir mahiyet, bir özdür. Allâh’ın “Selâm” isminin bir yaratığa hitapla kullanılması, yaratkanın manen “esenlik” hâline, varlık huzuruna davetidir.
Bu çerçevede “Selâmün Aleyküm” demek; “Allâh Teâlâ’nın selâmı (esenliği, güvenliği) üzerinize olsun” demektir. Bir dua ve temenni olduğu kadar Kur’ân’da emir buyurulan bir edep hâlidir. Nisa sûresi 86. âyet’te şöyle buyrulur:
“Siz bir selâm ile selâmlaştığınızda, siz de ondan daha güzeli ile selâm verin veya olduğu gibi mukabele ediniz. Çünkü Allâh her şeyin hesabını görendir.”
Bu alçak gönüllü, nezaket dolu yaklaşım, toplumsal barışın, gönül huzurunun tesisine vesiledir. Her silâtta, her karşılaşmada iki kalp selâmlaşır; sükûnetle ve sevgiyle birbirine selâmlar gider.
2. “Selâmün Aleyküm”ün Dilsel Kökeni ve Tarihî Sürekliliği
Bir kısım iddialar, “Selâmün Aleyküm” ifadesini İbranice “Şalom Alehem”den aldığı ve Yahudiler tarafından uygulandığı gerekçesiyle İslam dışı göstermeye çalışır. Gerçek ise şöyledir:
- Arzın semitik dilleri arasında ortak kökler bulunur: İbranice, Aramice, Süryanice, Arapça gibi diller, Hz. İbrahim’e varan ortak ata dil mirasına sahiptir. Fenike, Kenan, Aram, Evs, Luvî gibi kavimlerin dilleriyle Hz. Lut’un, Hz. İbrahim’in mensubu olduğu toplulukta kullanılan dil, evrimleşerek çeşitli lehçelere, uluslara ulaşmıştır. Bu bakımdan bugün Arapça’da “selâm” dediğimiz kelime ile İbranice’de “şalom” kelimesi, birçok ortak anlam alanını paylaşır. İkisi de “barış”, “esenlik” demektir. Bu, dillerin evrensel olarak birbirinden aldığı esin demektir; birisinin peşin İslam dışı ilan edilmesi gerçekçi değildir.
- Hz. Adem (a.s.)’dan beri selâmlaşma vardır: İslamî rivâyete göre, Hz. Adem (a.s.), melekleri selâmlaşma örneği için selâm sözünü (es-Selâmü Aleykum) kullanmıştır. Yaratılıştan itibaren selâm vermek, ibadetî bir fiil hâline gelmiştir. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli peygamberlere, “sana selâm olsun” şeklinde gönderilmesi, İslam’dan binlerce yıl önce psikolojik, sosyolojik ve tevhîdî bir gereklilik olarak selâmlaşmanın var olduğunu gösterir. Örneğin Hûd sûresinin 69. âyetinde meleklere selam ile hitap edilmiştir. Bu, Tevrat’ta geçse de Tevrat’tan değil, semavi vahiy zincirinin bir parçası olarak bütün peygamberlerin toplam mirasıdır.
- Arap toplumunda İslam öncesi selâmlaşma: Evet, Araplar İslam’dan önce de birbirlerine “es-Selâm” (veya “selâm” kökenli ifade) ile merhaba derdi. Bunun sebebi, Arap dilinin o dönem de “s-l-m” kökünden türeyen selâm formuna, “güven, esenlik” anlamı yüklemesidir. Buna paralel olarak, Yahudiler arasında İbranice “Şalom Alehem” ifadesi de kullanılan bir selâmlaşmaydı. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, hiçbir toplumun bu selamı “dinî / ibadetî” olarak kullandığı değildir; Araplar, Yahudiler ve diğer Semitik kavimler, yüzyıllarca “barış ve huzur” temennisiyle birbirlerini selâmlar, sosyal nezaket gösterirlerdi.
- İslam’ın getirişiyle selâma tevhîdî ve ibadetî anlam kazandırması: İslam’ın gelişiyle birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.), “Es-Selâmü Aleykum” ifadesini îkabette bir dua hâline getirerek “ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâh” şeklinde ilaveli olarak kullanmış, selâmı “farz-ı kifâye” ve müminlerin meşru haklarından biri saymıştır. Artık selâm, salt sosyal bir nezaket değil, Allah’ın selâm isminin tecelli ettiği, müminlerin birbirine dua ettiği, kendisine işaret eden ilahî bir emirdir. Dolayısıyla İslam öncesi yahut başka bir kavim tarafından söyleniyor olması, onu İslam dışı yapmaz; aksine “bütün peygamberlerin gönderildiği ilahî kaynakta selâm bir arıza (zarar) ve kötülükten korunma, barış ve huzura çağrı formülü olarak nesilden nesile gelmiştir.” Bu Allah’ın kesin hükmüdür: Kur’ân’da defalarca nakledilen “eşli selâm verin” buyruğu, İslam toplumunda selâmı asla bir etnik veya yerli form olarak görmeyip “tüm insanlığa mahsus, ilahî bir armağan” olarak kabul etmemizi gerektirir.
- Dilsel aktarımlar dinî hükmü değiştirmez: Birçok Arapça kelime Süryanice, İbranice, Akadca’dan geçmiştir. Medine’de kullanılan birçok kelime de İbranice kökenlidir. Örneğin “hâkim”, “sâbit” gibi Arapça sözcüklerin İbranice karşılıkları Meşhut (מסחוט) gibi formlardır. Ancak bu dillerdeki bir kelime İslam’a katıldığında, Allah elçisinin sünnetiyle Müslüman dünyaya medarı iftihar hâline gelirse, o kelimeye artık Müslüman toplulukta manevî bir değer yüklenir. Çünkü fıkıh dildeki kökeni değil, kullanım ve hükümle ilgilenir. Dolayısıyla “Selâmün Aleyküm” hem dilsel açıdan semitik mirasın bir ürünüdür hem de İslam’la buluşup Kur’ani ve hadisi metinlerde hüküm kazanmıştır.
Bu sebeple “Selâmün Aleyküm İslam dışıdır” veya “yerli Türkçe selam tercih edilmeli” gibi yaklaşımlar, İslamî bakışın temelini oluşturan “ümmet birliği” ve “üreyler arasındaki kardeşlik” anlayışının dışındadır. İslam, sahip olduğu asırlardır süregelen tevhîdî selâm pratiklerini yeni bir değerle, Allah Teâlâ’nın ismiyle selâmlaşma formunu bütün dünyaya şamil kılmayı amaçlamıştır.
3. “Selâmün Aleyküm”ün Dini Hükmü ve Edep Boyutu
Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) hadisleri, selâmı vermeyi sünnet, selâma cevap vermeyi ise farz olarak bildirmiştir.
- Kur’ân’daki emirler:
- Nisa sûresi 86. âyet: “Bir selâm ile selâmlaştığınızda, siz de ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynı ile mukabele edin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını görendir.”
- En’âm sûresi 54. âyet: “Allah’ın ayetlerine iman edenler size (evinize) geldiğinde onlara şöyle deyin: ‘Selâm size olsun!’”
- Bu ayetler, selâm vermeyi bir edep hâli kılar.
- Hadislerde selâmın kıymeti:
- Hz. Peygamber (s.a.v.), “Mümin, müminin aynasıdır” buyururken; selâmı “müminin mümin üzerindeki hakkı” olarak zikretmiştir. (İbn Mâce, Cenaiz, 1; Ahmed b. Hanbel, II/332)
- “Siz iman etmedikçe cennete girmezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (gerçek) iman etmiş sayılmazsınız. Birbirinizi seveceğiniz amel nedir? Aranızda selâmı yaymanız.” (Müslim, İman, 93)
- “Selâm, cennet ehlinin selamlaşma şeklidir.” (Ahmed b. Hanbel, I, 381)
- Rivâyete göre, Hz. Âdem (a.s.), meleklere “Es-Selâmü Aleykum” diyerek selâm vermiş, melekler de “Aleyke ve Rahmetullâh” diye karşılık vermiştir (Buhârî, Tecrîdü’ş-Şerîh, IX/46). Bu her iki taraf için evrensel bir selâm usûlü ve ibadet formu hâline gelmiştir.
Bu dinî kaynaklar, selâmı yalnızca “sosyal bir nezaket” değil, aynı zamanda ibâdetî bir fiil ve müminlerin birbirlerine yaptığı duanın bir parçası olarak benimsemeyi gerekli kılar. Dolayısıyla bir Müslüman, mümkün olduğunca hem Kur’ân-ı Kerîm’in hem de Rasûlullah’ın (s.a.v.) tavsiyelerine uyarak “Es-Selâmü Aleykum” diyerek selam vermelidir. Selâma cevap ise “Ve Aleykümü’s-Selâmu ve Rahmetullâh” biçiminde manen genişletilerek, Allah’ın selâmı ve rahmeti üzerinde olsun dileğiyle karşılanır.
4. “Selâmün Aleyküm”ün Sosyal ve Toplumsal Boyutları
4.1. Kardeşlik ve Birlik Vurgusu
Selâm kelimesi, iki kalp arasına barış, sevgi ve muhabbet köprüsü kurar. Eşit muharebe sahasında, her sınıftan, her mezhepten, her milletten Müslüman, selâmlaşarak aynı iman paydasında kardeşliğin sembolünü yaşatır. Özellikle farklı coğrafyalardaki Müslümanlar, selamlaşırken ortak bir “ürün” paylaşırlar: Allah’ın selâmı… Bu sayede her tebârüz, her rengârenk âdet, selâmın birleştirici gücüne halel getirmez.
4.2. Sosyal Adabın Asgari Şartı
Selâmı vermek, toplumdakı her nezaket ve saygı adabının temelini oluşturur. Bir misafiri kabul ederken, evinin eşiğinde veya karşılaşma anında “Es-Selâmü Aleykum” diyerek ziyaretçiyi manevi bir huzura, davet edilir. Eşyaya, hayvana veya bir yere dair de “Selâm” dilemek, o varlığı da yüce Allah’ın koruması altına koyma anlamına geldiğinden bir adettir. Örneğin Hz. Peygamber (s.a.v.), çadır boşluğundan “Es-Selâmü Aleyke ya Recep” diyerek selâm verirdi; boş çadır da o Allah’ın selâmının bir parçası olarak anılırdı.
4.3. İslamî Kimlik ve Hakikî Merhaba
Günümüzde birçok selâmlaşma ifadesi bulunmakla beraber (merhaba, günaydın, iyi günler, esenlikler), bunların hepsi sosyal dilin farklı versiyonlarıdır. Ancak “Selâmün Aleyküm”, doğrudan Kur’ân ve Sünnet’ten gelen, vahyi kökenli, ilahî bir karşılamadır. Bir Müslümanın “merhaba” veya “esenlikler” demesi, sosyal açıdan hoşa gider. Fakat “es-Selâmü Aleykum”, bir Müslüman’ın imanından süzülüp şekillenmiş, hem Allah’a hem de karşındakine duâdır. Fıkıh usûlüne göre, başka bir fiilin veya söylemin hükmü bir iman kuralının yerine geçemez. Bu bakımdan “merhaba” demek elbette günün her anında güzel olabilir; lakin “Selâmün Aleyküm” demek, sünneti yerine getirmenin, emri hüküme uyma erdemini yaşatmanın ifadesidir.
4.4. Rumuzlardan Azade Bir İbadet
“Selâmün Aleyküm”ün bir başka boyutu da “suskun kalpleri diriltme”dir. Zira o sırada, insan hem Allah’a el açar, hem de kardeşine “selâm”ın helâlize ettiği bir nefestir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:
“Bir Müslüman’a selâm veren kimseden daha hayırlı kim var?” (Buhârî, Edeb, 83)
Yani selâm, sadece dilde bir söz değil, kalpte Allah ve muhatap için sevgi, merhamet ve ihlâs tohumunu yeşertir. Toplumsal dayanışmayı, yardım etmeyi, iyiliği, güven duygusunu besler. Selâmın izharı, lisan-ı hal ile de bizzat Sünnet-i Seniyye’dir.
5. Köken Tartışmalarına İslami ve Edebi Bakış
Bazı mason veya milliyetçi söylemler, “Selâmün Aleyküm” kavramını “İbranice hasta bir formdur” diyerek geçersiz saymaya çalışır. Fakat şunlar asla göz ardı edilmemelidir:
- Dilsel halkalar süreklidir: Diller, birbirinden kelime almış olabilir. Üç Semitik dilde “barış, esenlik” manası taşıyan kök, farklı ses ve harflerle ifadesini bulmuştur. Bir kelimenin İbranice’de veya Acemice’de de aynı gövdeyi paylaşması, İslamî hükmünü ve manevî değerini asla yok saymaz.
- Tarihte her toplum, benzer selamlaşma kalıplarına sahip olmuştur: Antik Mısır’da “Maat” (düzen-huzur) kavramı, selâmlaşma karşılığında kullanılmış; Yunanlar “eirēnē” kelimesiyle benzer şekilde barış, huzur temennisiyle karşılaşmışlardır. Bu bir başarıdır; çünkü insanlığın hakikî barışa duyduğu evrensel özlemin dilsel izidir.
- Peygamberler ve ümmetler arasındaki birlik: İslam’ın getirdiği en büyük hakikat, bütün peygamberlerin vahyi bir kaynaktan aldığı ve salât-selamın da onlar nezdinde müşterek bir ibadet oluşudur. O bakımdan “Selâmün Aleyküm”ün kökeni sadece Arap toplumuna indirgenemez. Hz. Âdem (a.s.)’dan beri bütün peygamberlerin başlattığı örf, İslam ümmeti tarafından muhafaza edilmiştir. Bunu tekfir etmek, bir kavmin tekelindeki bir nesne gibi görmek, tevhîdî perspektifle çelişir.
- Dilsel aktarma sorun etmeden, manevî düzeni geliştirir: İbranice, Süryanice, Akadca’dan pon, Arapça’da semantik olarak başka zenginliklere kavuşan pek çok kelime vardır. İncil’de de Hz. İbrahim adı “Avram” veya “Abram” olarak geçer. “Yūsûf” adı İncil’de “Joseph” olarak geçer; ancak her iki büyük peygamber, Allah’a en güzel selâmları, duaları almış ve hakikati tebliğ etmiştir. “Selâmün Aleyküm” de İslam’a katıldığında Allah Teâlâ’nın selâm ismine binaen hayat bulmuş, sükûnete, esenliğe, kardeşliğe davet eden bir ibadet formu hâline gelmiştir.
Bu nedenlerle, tarihî veya dilbilimî senaryolar, “Selâmün Aleyküm”ün Müslümanlar arasındaki kutsallığını ortadan kaldırmaz. Tam tersine İslam, her kavime uygun dili seçip onunla aynı doğrultuda vahiy atmosferini birlikte inşa etmeyi hedefler; barış, esenlik ve kardeşliği insanlığa sunan ortak bir miras olarak selâmı ihya eder.
6. “Selâm”ın Yeri ve Hayatımıza Yansıması
6.1. Günlük Hayatta Selâm Adabı
- Sabah Selâmı: Müslüman’ın günün ilk saatlerinde “Es-Selâmü Aleykum” diyerek ev halkını, komşusunu, akrabasını, arkadaşını selâmlarcasına hem bir dua hem de bir hatırlatma işlevi görür.
- Veda Selâmı: Bir mekândan ayrılırken selam vermek, karşıdaki kişiye geride güzel bir niyet, dua ve esenliğini bırakmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.), veda selâmını bile daha uzun tutar, “ve aleykümü’s-selâmu ve rahmetullâh ve berekâtüh” şeklinde genişleterek cümleyi duaya varırdı.
- Hayatın Her Kesiminde Selâm: Çocuğunu okula bırakırken, iş yerinde mesaiye başlarken, markette kasiyerle konuşurken, sokakta karşılaştığın bir adamla selâmlaşmak, o an fizikî sorunu asma, manevî gerginliği giderme vesilesidir. Profesyonel hayat, siyaset, spor, eğitim, hepsinde “Selâmün Aleyküm” bir muhabbet köprüsüdür.
6.2. Selâmın Sosyal Etkileri
- Ötekileştirmeyi Yıkar: Bir Müslüman, başörtülü kadın da olsa çekince duymadan selâm verebilir; bu, sosyal bariyerleri yıkan, ötekileştirmeyi zayıflatan bir adettir. Selâmlaşan iki kişi, önce bir insan olarak muhatap olmayı öğrenir ve sonra imani bağlara yelken açar.
- Sahâbede Selâmın Karşılığı: Sahâbe-i kirâm, Hz. Peygamber’den öğrendikleri usûl üzere birbirlerine selâmı alışkanlık hâline getirmiş, yeni Medine kültürünün temellerini atmışlardır. Bir vali atandığında, halkına “Selâm” der; bir vefat haberi duyulduğunda, “rahmetullâh” ilavesiyle toplu dua alırlardı. Bu, İslam tarihinin her döneminde selâmın adeta mübarek bir bağ olmasına vesile olmuştur.
7. Türkçe veya Başka Dillerde Selâm Kullanmanın Konumu
Bazı kimseler, “biz yerliyiz; Türkçe konuşmalıyız, selam yerine esenlikler diyelim” gibi görüşler öne sürebilir. Bu yaklaşım, iki açıdan değerlendirilmelidir:
- Bireysel ve Sosyal Dil Seçimi: Elbette herkes kendi ana dilinde karşı tarafı memnun edecek türden bir selam kullanabilir. Türkçe konuşan bir topluluk, birbirine “Esen kal” diyebilir. Ancak bunun “Selâmün Aleyküm”ün yerine geçmesi, İslam îcazından mahrum kalmak demektir. İmam-ı Azam gibi bazı âlimler, “Selâma kavuşan her dil, o dili de yüceltir; lâkin ‘Selâmün Aleyküm’ün yerini hiçbir dil almaz” demiştir.
- Vahyin Evrenselliği ve Dildeki Evrensel Form: Kur’ân Arapçası, evrensel bir misyon dilidir. Hz. Peygamber’in diliyle selâm vermek, bir Müslüman’ın dünyevi dili ne olursa olsun bir “ummet” inşa etme iddiasıdır. Türkçe, Kürtçe, Osmanlıca, Çerkezce selamlar da güzeldir; fakat “Selâmün Aleyküm” ifadesinde Allah’ın selâm ismi devreye girer. Bunun yerine “esen kal” demek, fizikî nezaket kazandırır ama imanî boyut kazandırmaz. Zira selâma cevaben “Ve Aleykumüs-Selâm” demek bir duadır. Türkçe “esen kal”a bu duayı ekleyemezsiniz; çünkü “Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun” anlamını ancak “Selâmün Aleyküm” ifadesi tam karşılar. Dolayısıyla diğer dillerdeki selam kabul gördüğü gibi, “Selâmün Aleyküm” de evrensel bir Müslüman selamlaşmasıdır.
Bu bakımdan, “Selâmün Aleyküm” ile “esenlikler” veya “merhaba” arasında bir tercih zorunluluğu yoktur; lakin Müslüman hâline gelmiş bir kimse, her vakit elinden geldiğince “Selâmün Aleyküm” demeyi bir ibadet olarak benimsemelidir. Böylece hem dilsel zenginlik korunur hem de vahyin ruhu yaşatılır.
8. Selâmı Özne Değil, İlâhî Bir Emanet Olarak Korumak
Selâmün Aleyküm” ifadesi, ne salt bir Arapça kelimedir ne de İslam öncesi bir Arap yoksa Yahudi mutlak bir ifade olarak teslim edilmiş bir söz değildir. O, semavî bir selamdır, Kur’ân’ın ve Sünnet’in parçası olarak vahiyle müminlerin diline yerleştirilmiş, tebârüz eden bir duadır. Dilsel kökeni Semitik çerçevede ortak olabilir; Yahudi toplumlarında “Şalom Alehem” olagelmiş olabilir. Lakin Hz. Peygamber (s.a.v.), onu “Es-Selâmü Aleykum” öğretileriyle müminlerin repertuarına katmıştır.
Selâm, her zamankinden daha fazla kutuplaşma yaşanan dünyamızda Müslümanları; Rabb-ü’l-Âlemîn’in selâm isminin ihtişamıyla birbirine yakınlaştıran bir köprüdür. Bir topluluğu, bir dili kutsamak yerine “Selâm” ismini yüceltmektir. Bir Müslüman, dilini, oturduğu coğrafyayı, kültürünü ne kadar sahiplenirse sahiplensin; “Selâmün Aleyküm”ü artık kendi imanının vazgeçilmez bir edep formu olarak benimser. Selâm, dilleştirildiği her devrede “Allah’a teslimiyet, kardeşler arası muhabbet, cennet günlerinin bir yansıması” olarak kalmaya devam edecektir.
Son olarak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu gibi:
“Biriniz köyüne vardığında selâmı başlatan kişi olsun, ayrılırken de selâmı söyleyen son kişi olsun.” (Ahmed b. Hanbel, I/387)
Bu ilahi edebi yaşatmak, hem bizim hakkımız hem de mümin kardeşlerimizin hakkıdır. Allah âlemlere selâm eylesin; bizim de birbirimize selâmımızı eksik etmemizi nasip eylesin.
Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm (Nisa 4/86; En’âm 6/54; Hûd 11/69; Meryem 19/47; İbrahim 14/23; Nahl 16/32)
- Buhârî, “Tecrîdü’ş-Şerîh”, c. IX, 46; “Halaku’l-Âdem”, c. IV, 102
- Buhârî, “İsti’zan”, No: 1, 3, 9, 28; “Edeb”, No: 83; “Halku’l-Âdem”, No: 2; “Cibrîl”, No: 33
- Müslim, “Selam”, No: 9, 87; “İman”, No: 93
- Ahmed b. Hanbel, “Musned”, c. I, 381; c. II, 9, 332; c. III, 99; c. VI, 385
- İbn Kesîr, “Tefsîrü’l-Kur’ân”, c. III, 462
- Ebu Davud, “Edeb”, No: 131; “Memâkinü’s-Selâm”, No: 21, 24, 45
- İbn Mâce, “Mukaddime”, No: 22; “Cenaiz”, No: 1
- Tirmizî, “İsti’zan”, No: 1; “Sıfatu’l-Kıyâme”, No: 54
- Nesâî, “Cemaiz”, No: 53
