Etiket: felsefe

  • Postmodernizm Sanata Ulaşamamışların Avutması Mıdır?

     Postmodernizm, modernizmin yerini alan ve 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir düşünce akımıdır. Modernizm, sanatta birçok yeniliklerin yapıldığı bir dönemdir. Ancak postmodernizm, modernizmin aksine sanatta bireysel ve öznel bir anlayışa sahiptir.

    Birçok kişi, postmodernizmin sanata ulaşamayanların avutması olduğunu düşünmektedir. Ancak bu düşünce, postmodernizmin asıl felsefesini anlamaktan uzaktır. Postmodernizm, sadece sanatta değil, aynı zamanda toplumun birçok alanında da kendini gösterir.

    Postmodernizm, modernizmin öznel ve bireysel yaklaşımını daha da ileri götürür. Sanatta, postmodernizm, çeşitli sanat akımlarının bir arada kullanılması, eserlerin ironi ve mizah unsurlarını taşıması gibi özelliklerle kendini gösterir. Bunun yanı sıra, postmodernizm, sanatın kendisini de eleştirir. Sanat eserleri, sadece bir estetik değer taşımakla kalmaz, aynı zamanda sosyal ve siyasi mesajlar da içerebilir.

    Ancak postmodernizm, sadece sanat alanında değil, toplumun birçok alanında da kendini gösterir. Postmodernizm, gerçekliğin objektif bir şekilde var olmadığını savunur. Bunun yerine, gerçekliğin herkesin kendi bakış açısıyla algıladığı bir kavram olduğunu söyler. Bu nedenle, postmodernizm, birçok farklı anlatı ve bakış açısının varlığına izin verir.

    Bu düşünce tarzı, toplumda çeşitliliğin ve farklılıkların kabul edilmesi gerektiğini vurgular. Bu nedenle, postmodernizm, toplumda marjinalleşmiş grupların sesini duyurmasına yardımcı olur. Bu gruplar, genellikle baskı altında olduklarından, kendi bakış açılarına sahip olmakta zorlanırlar. Postmodernizm, bu grupların farklılıklarını kabul etmek ve onların kendilerini ifade etmelerine izin vermek için bir platform sağlar.

    Sonuç olarak, postmodernizm, sanat ve toplumda farklı bakış açılarının ve anlatıların varlığına izin verir. Bu düşünce tarzı, toplumun marjinalleşmiş gruplarının sesini duyurmasına yardımcı olur ve farklılıkların kabul edilmesi gerektiğini vurgular. Bu nedenle, postmodernizmin, sadece sanata ulaşamayanların avutması olduğu düşüncesi yanıltıcı ve haksızdır.

    Birçok eleştirmen, postmodernizmin sanatı “ölü” hale getirdiğini ve sanatın kendisini eleştirmesiyle birlikte sanatın değerini de kaybettiğini düşünmektedir. Ancak bu düşünce, postmodernizmin sanatı zayıflatmadığı, tam tersi, sanatı daha güçlü hale getirdiği düşüncesine karşı çıkıyor.

    Postmodernizm, sanatın sadece estetik değerine odaklanmayı bırakır ve aynı zamanda toplumun sosyal ve siyasi konularına da dikkat çeker. Sanat eserleri, her zaman belli bir mesajı taşımıştır. Ancak postmodernizm, bu mesajların daha öznel ve bireysel olduğunu savunarak sanatı yenilikçi bir boyuta taşır.

    Postmodernizmin sanatı eleştirmesi, sanatın kendisine olan saygısını ve saygınlığını korur. Sanatın eleştirel bakış açısı, sanatın kendisine olan saygıyı artırır. Bu nedenle, postmodernizmin sanatı eleştirmesi, sanatın kendisini yenilemesine yardımcı olur.

    Sonuç olarak, postmodernizm, sanatta ve toplumda çeşitliliğin ve farklı bakış açılarının kabul edilmesini savunan bir düşünce akımıdır. Postmodernizmin sanatı eleştirmesi, sanatın kendisine olan saygıyı artırır ve sanatın toplumda daha güçlü bir yere sahip olmasını sağlar. Bu nedenle, postmodernizmin sanata ulaşamamışların avutması olduğu düşüncesi yanıltıcı ve haksızdır.

  • Avuçlar Arasındaki Ruh: Psiball

     

    Psiball Nedir?

    Psiball, psi enerjisi olarak da bilinen kişisel enerjinin yoğunlaştırılmış bir formudur. Bazı kişiler, elleri arasında enerji toplamak ve yoğunlaştırmak suretiyle psiball adı verilen bir enerji topu oluşturabilirler. Bu enerji topu, psi enerjisi kullanarak bir kişiden diğerine transfer edilebilir veya çeşitli amaçlar için kullanılabilir.

    Psiball oluşturma, psi enerjisi üzerinde çalışan kişiler arasında oldukça popüler bir uygulamadır ve psi enerjisi ile ilgili farkındalığı artırmaya yardımcı olur. Bazı kişiler, psiball’ın enerjiyi toplamak, rahatlamak, zihinsel odaklanma ve psi enerjisi üzerinde çalışma gibi amaçlar için kullanılabileceğine inanırlar. Psiball oluşturma becerisi, tekrarlanan pratik ve odaklanma ile geliştirilebilir.

    Psiball ve Chi Enerjisi

    Psiball ve Chi enerjisi, doğal bir yaşam enerjisi olarak kabul edilen ve vücudumuzun fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlığı için önemli bir rol oynayan enerjilerdir. Bu enerjiler, bazı kişiler tarafından algılanabilir ve farkındalık geliştirmek, meditasyon yapmak veya psi enerjisi ile çalışmak gibi çeşitli amaçlar için kullanılabilir.

    Chi enerjisi, Asya kökenli tıp ve felsefelerinde önemli bir yere sahiptir. Vücuttaki tüm organ ve sistemlerin işleyişi Chi enerjisi akışı ile ilişkilendirilir. Chi enerjisi akışının engellenmesi ya da dengesizliği, fiziksel ve zihinsel hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle, bazı geleneksel uygulamalar, Chi enerjisi üzerinde çalışmaya dayanır ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek için Chi enerjisi dengesini korumanın önemini vurgular.

    Psiball, psi enerjisi olarak da adlandırılan bir enerji türünün yoğunlaştırılmış formudur ve bazı kişiler tarafından Chi enerjisi ile bağlantılı olduğu düşünülür. Psiball oluşturma işlemi, elleri yaklaştırarak enerji akışını hissetmek ve ardından enerjiyi yoğunlaştırmak suretiyle gerçekleştirilir. Bu sırada, birçok kişi Chi enerjisi ile bağlantılı olarak elleri arasında hissedilen ısı, titreşim ya da diğer algılar hakkında konuşur.

    Psiball ve Chi enerjisi üzerinde çalışmak, kişilerin enerjilerini artırmalarına, meditasyon süreçlerini desteklemelerine ve zihinsel odaklanmalarını geliştirmelerine yardımcı olabilir. Psiball ve Chi enerjisi, bedenin enerji meridyenleri boyunca dolaşan enerji akışını da etkileyebilir ve bu nedenle bedenin fiziksel sağlığına da katkıda bulunabilir.

    Ancak, bu enerjilerin varlığı ve etkileri hala tartışmalıdır ve bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Psiball ve Chi enerjisi üzerinde çalışırken, profesyonel bir eğitmen ya da rehberden yardım almak önemlidir ve fiziksel veya zihinsel sağlık sorunları olan kişilerin önce bir sağlık uzmanına danışmaları gerekmektedir.

    Psiball Oluşturmak İçin Gerekli Şeyler Nelerdir?

    Psiball oluşturmak için birçok kişi, belirli materyaller ya da ekipmanlar kullanmadan sadece ellerini kullanır. Ancak, enerjinin yoğunlaştırılması için uygun bir çevre ve zihinsel odaklanma oldukça önemlidir. Aşağıdakiler, psiball oluşturmak için gerekli olan bazı temel şeylerdir:

    1. Rahat bir çevre: Psiball oluşturmak için, sessiz ve rahat bir çevre seçmek önemlidir. Dikkat dağıtıcı unsurlar, enerji akışını engelleyebilir veya zihinsel odaklanmayı zorlaştırabilir. Psiball oluşturmak için, sessiz bir oda, bahçe veya doğal ortamlar gibi rahat bir çevre seçebilirsiniz.
    2. Zihinsel odaklanma: Psiball oluşturma sürecinde, zihinsel odaklanma ve niyet oldukça önemlidir. Enerjinin yoğunlaştırılması, zihinsel odaklanmayı gerektirir ve bu nedenle, meditasyon veya yoga gibi uygulamalarla zihninizi rahatlatabilirsiniz.
    3. Eller: Psiball oluşturmak için, sadece ellerinizi kullanabilirsiniz. Ellerinizi yaklaştırarak enerji akışını hissetmeye başlayın ve ardından ellerinizi ayrılmadan önce enerjiyi yoğunlaştırmaya başlayın.
    4. Sıcaklık: Psiball oluşturma sırasında, birçok kişi elleri arasında sıcaklık hisseder. Bu sıcaklık, enerjinin yoğunlaşması ve hareket etmesiyle ilişkilidir. Elleriniz arasında sıcaklık hissetmezseniz, enerjinin yoğunlaşması için ellerinizi hafifçe ovuşturabilirsiniz.
    5. Niyet: Psiball oluşturmak için niyet oldukça önemlidir. Amacınızı belirleyin ve niyetinizi psiball oluşturma sürecine yöneltin. Bazı kişiler, niyetlerini dile getirerek veya zihinlerinde canlandırarak niyetlerini netleştirirler.

    Bu basit malzemelerle, psiball oluşturma sürecine başlayabilirsiniz. Ancak, psiball oluşturmak için birçok farklı teknik ve yaklaşım vardır ve bu nedenle, farklı yöntemleri deneyerek kendinize en uygun olanını bulabilirsiniz.

    Psiball Oluşturma Teknikleri

    Psiball oluşturma teknikleri, kişinin deneyimine ve tercihine bağlı olarak değişebilir. Burada, bazı yaygın psiball oluşturma tekniklerini tanımlayacağım:

    1. Enerjiyi yoğunlaştırma: Ellerinizi yaklaştırarak enerji akışını hissetmeye başlayın ve ardından ellerinizi ayrılmadan önce enerjiyi yoğunlaştırmaya başlayın. Bu süreçte, elleriniz arasında bir sıcaklık hissedebilirsiniz.
    2. Toplama Tekniği: Bir elinizi diğerinin üzerine yerleştirin ve avuç içlerinizi birbirine hizalayın. Daha sonra enerjiyi toplamak için ellerinizi arasında yukarı ve aşağı doğru hafifçe hareket ettirin.
    3. Sıkma Tekniği: İki elinizi sıkın ve ardından açın. Elleriniz açıkken, enerjiyi yoğunlaştırmak için ellerinizi birbirine yaklaştırın. Bu süreçte, elleriniz arasında bir sıcaklık hissedebilirsiniz.
    4. Spiral Tekniği: Ellerinizi birbirine yaklaştırın ve enerjiyi yoğunlaştırın. Daha sonra, ellerinizi yavaşça birbirinden uzaklaştırarak, enerjiyi spiraller halinde hareket ettirin.
    5. Yönlendirme Tekniği: Enerjinin yoğunlaştırıldığı eli kullanarak, enerjinin niyet ettiğiniz yöne doğru akmasını sağlayın. Bu teknik, enerjinin yönlendirilmesini öğrenmek isteyenler için faydalıdır.
    6. Odaklanma Tekniği: Odaklanma, psiball oluşturma sürecinde oldukça önemlidir. Gözlerinizi kapatarak veya bir noktaya sabitleyerek, zihninizi rahatlatabilir ve enerjinin akışına odaklanabilirsiniz.

    Bu tekniklerden herhangi birini kullanarak, psiball oluşturma sürecine başlayabilirsiniz. Ancak, sabırlı ve düzenli bir şekilde uygulama yaparak, tekniklerinizi geliştirebilir ve psiball oluşturma yeteneğinizi geliştirebilirsiniz.

    Psiball Enerjisi ve Şarj Etme Süreci

    Psiball enerjisi, kişinin bedeninde mevcut olan ve çevredeki enerjilerden topladığı enerjilerin birleşimiyle oluşan bir enerji türüdür. Bu enerjinin yoğunlaştırılması ve bir top haline getirilmesi ile psiball adı verilen enerji topu oluşturulur. Psiball enerjisi, farklı amaçlar için kullanılabilir ve çeşitli olumlu etkilere sahiptir.

    Psiball enerjisi, bedenin çeşitli noktalarından toplanır ve ellerinize yönlendirilir. Psiball oluşturma sürecinde, ellerinizi birbirine yaklaştırarak enerjinin yoğunlaşmasına yardımcı olabilirsiniz. Daha sonra, ellerinizi hafifçe hareket ettirerek enerji akışını artırabilirsiniz. Bu süreçte, elleriniz arasında bir sıcaklık hissedebilirsiniz.

    Psiball enerjisi, şarj edilebilir bir enerji türüdür. Şarj etme süreci, psiball enerjisini istediğiniz gibi yönlendirmenize yardımcı olabilir. Enerjinin şarj edilmesi, enerji akışının artırılması ve yoğunlaştırılması için farklı yöntemler kullanılabilir. Örneğin:

    1. Meditasyon: Meditasyon sırasında zihninizi sakinleştirerek, enerji akışını artırabilirsiniz. Meditasyon süresince enerjinizi bedeninizde toplayarak daha yoğun hale getirebilirsiniz.
    2. Nefes egzersizleri: Derin nefes alarak, bedeninize daha fazla oksijen girmesini sağlayabilirsiniz. Bu da enerji akışını artırarak psiball enerjisini daha yoğun hale getirebilir.
    3. Doğa yürüyüşleri: Doğal ortamda yürümek, bedeninizi topraklamaya yardımcı olur ve enerjinizi dengelemenize yardımcı olur. Bu da psiball enerjisini daha dengeli hale getirebilir.
    4. Güneş banyosu: Güneş enerjisi, bedeninizi şarj ederek psiball enerjisi yoğunluğunu artırabilir. Güneş ışığına maruz kalmak, enerjinizi artırmanıza yardımcı olabilir.
    5. Kristal kullanımı: Bazı kristaller, enerjinizi artırmak ve dengelemek için kullanılabilir. Kristallerin enerjinizi şarj etmesine izin vererek, psiball enerjisini yoğunlaştırabilirsiniz.

    Bu yöntemlerden herhangi birini kullanarak, psiball enerjisini şarj edebilir ve daha yoğun bir enerji topu oluşturabilirsiniz.

    Psiball’ın Yararları ve Kullanım Alanları

    Psiball enerjisi, çeşitli yararları ve kullanım alanları olan bir enerji türüdür. İşte psiball enerjisi ile ilgili bazı yararlar ve kullanım alanları:

    1. Zihin ve Beden Dengelemesi: Psiball enerjisi, bedenin enerji dengesini düzenleyerek bedensel ve zihinsel stresi azaltır. Enerjinin dengelenmesi, kişinin daha sakin, huzurlu ve odaklanmış olmasını sağlar.
    2. Kendine Güven ve Özsaygı: Psiball enerjisi ile çalışmak, kişinin kendine güvenini ve özsaygısını artırabilir. Psiball oluşturma sürecinde, kişi kendi enerjisini yoğunlaştırdığı için, kendine güveni artar.
    3. Duygusal Denge: Psiball enerjisi, kişinin duygusal dengesini sağlar. Enerjinin akışının artırılması, negatif duyguların azalmasına ve pozitif duyguların artmasına yardımcı olur.
    4. Meditasyon ve Yoga: Psiball enerjisi, meditasyon ve yoga gibi zihin ve beden egzersizlerinde kullanılabilir. Enerjinin yoğunlaştırılması, meditasyon ve yoga uygulamalarında zihnin daha hızlı sakinleşmesine yardımcı olur.
    5. Düşük Enerji Seviyelerinin Artırılması: Psiball enerjisi, düşük enerji seviyelerini artırabilir. Enerjinin yoğunlaştırılması ve akışının artırılması, kişinin daha enerjik ve canlı olmasını sağlar.
    6. İlişkilerde İletişim: Psiball enerjisi, iletişim becerilerini geliştirmek için kullanılabilir. Enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi, kişinin daha iyi bir şekilde dinlemesine ve karşısındaki kişiyle daha iyi bir şekilde etkileşime girmesine yardımcı olabilir.
    7. Konsantrasyon ve Odaklanma: Psiball enerjisi, konsantrasyon ve odaklanmayı artırabilir. Enerjinin yoğunlaştırılması, kişinin zihinsel odaklanmasını artırarak daha etkili bir şekilde çalışmasına yardımcı olabilir.

    Bu yararların yanı sıra, psiball enerjisi ile çeşitli amaçlar için çalışılabilir. Örneğin, kişinin özgüvenini artırmak, bir kişiye enerji göndermek, negatif enerjilerden korunmak gibi amaçlarla psiball enerjisi kullanılabilir. Ancak, psiball enerjisi ile çalışırken, enerjinin dengeli bir şekilde kullanılması ve bedendeki enerji dengesinin korunması önemlidir.

    Psiball ve Telekinezi İlişkisi

    Psiball ve telekinezi arasında bir bağlantı olabilir, çünkü her ikisi de enerji kullanımını gerektirir. Psiball enerjisi, enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi yoluyla bir enerji topu oluşturmayı içerirken, telekinezi ise enerjinin nesneleri hareket ettirme yeteneğini içerir.

    Telekinezi ile çalışmak, zihinsel güçleri ve enerjiyi kullanarak nesneleri hareket ettirmeyi içerir. Bazı insanlar telekinezi ile nesneleri hareket ettirebildiğini iddia ederler. Bu hareketleri gerçekleştirebilmek için, enerjinin yoğunlaştırılması ve nesneye yönlendirilmesi gerekir.

    Psiball enerjisi de enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesini içerir. Bu nedenle, psiball enerjisi ile çalışan insanlar, telekinezi gibi zihinsel güçleri kullanarak nesneleri hareket ettirme becerisini geliştirebilirler. Ancak, telekinezi gibi güçlü bir beceri, uzun süreli ve disiplinli bir çalışma gerektirir.

    Yine de, psiball enerjisi ve telekinezi arasında net bir ilişki olmadığı unutulmamalıdır. Psiball enerjisi, daha çok enerji akışının yönlendirilmesi ve dengelenmesi üzerine odaklanırken, telekinezi nesnelerin fiziksel hareket ettirilmesiyle ilgilidir. Her iki beceri de enerjiyi kullanır, ancak farklı amaçlar için kullanılır.

    Psiball ve Aura Çalışmaları

    Psiball ve aura çalışmaları, ikisi de enerji çalışmaları olduğu için birçok açıdan benzerlik gösterirler. Psiball enerjisi, enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi yoluyla bir enerji topu oluşturmayı içerirken, aura çalışmaları, enerjinin vücut çevresindeki elektromanyetik alanı anlamak ve dengede tutmakla ilgilidir.

    Aura, bir kişinin bedeninden yayılan elektromanyetik alan olarak tanımlanır. Bu alanda, kişinin fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal durumu gibi birçok bilgi yer alabilir. Aura çalışmaları, kişinin bu alandaki enerjileri anlamasına ve dengelemesine yardımcı olabilir.

    Psiball enerjisi de, kişinin enerji bedenini anlamasına ve dengelemesine yardımcı olabilir. Psiball çalışmaları sırasında, kişi enerjisinin yoğunlaşmasını ve yönlendirilmesini öğrenirken, aynı zamanda enerji bedenindeki blokajları da tespit edebilir.

    Hem psiball enerjisi hem de aura çalışmaları, enerji akışını yönlendirmeyi, dengede tutmayı ve enerji bedenindeki blokajları tespit etmeyi içerir. Bu nedenle, her iki çalışma da enerji bedeninin anlaşılması ve dengelemesi açısından önemlidir.

    Psiball ve Meditasyon

    Psiball ve meditasyon arasında birçok bağlantı vardır. Psiball çalışmaları sırasında, yoğunlaştırma ve yönlendirme gibi becerileri geliştirmek için meditasyon teknikleri kullanılabilir.

    Meditasyon, zihnin sessizleştirilmesi ve içsel huzurun sağlanması yoluyla zihinsel ve duygusal sağlığı geliştirmek için yapılan bir uygulamadır. Meditasyon, aynı zamanda enerji akışını da arttırabilir. Bu nedenle, psiball çalışmaları için de faydalıdır.

    Psiball çalışmaları ve meditasyon, aynı hedefe yönelik olarak kullanılabilir. İkisi de kişinin enerji bedenini anlamasına ve dengelemesine yardımcı olabilir. Psiball çalışmaları sırasında meditasyon, yoğunlaştırma ve yönlendirme becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Meditasyon, aynı zamanda psiball çalışmalarının daha etkili olmasını sağlayarak, kişinin enerji bedenindeki blokajları tespit etmesine ve çözmesine yardımcı olabilir.

    Bunun yanı sıra, psiball çalışmaları ve meditasyon, stresi azaltmak, konsantrasyonu arttırmak ve zihinsel sağlığı geliştirmek gibi birçok fayda sağlayabilir. Dolayısıyla, her iki uygulama da enerji bedeni ve zihinsel sağlık açısından oldukça önemlidir.

    Psiball ile Yapılan Egzersizler

    Psiball ile yapılan egzersizler, enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi yoluyla bir enerji topu oluşturmayı içerir. Bu egzersizler, enerji bedenini anlamaya ve dengelemeye yardımcı olabilir.

    İşte psiball ile yapılan bazı egzersizler:

    1. Enerji Yoğunlaştırma: Ellerinizi açın ve birbirine yaklaştırın. Parmaklarınızı hafifçe kıvırarak ellerinizi birbirine yakın tutun. Daha sonra ellerinizi birbirinden uzaklaştırmaya başlayın, ancak parmaklarınızı kıvırarak bir psiball oluşturun.
    2. Enerji Yönlendirme: Psiball oluşturduktan sonra, ellerinizi hafifçe sağa veya sola doğru hareket ettirerek enerjinin yönünü değiştirebilirsiniz. Ayrıca, ellerinizi yukarı veya aşağı doğru hareket ettirerek de enerjinin yönünü değiştirebilirsiniz.
    3. Enerji Şarj Etme: Psiball oluşturduktan sonra, ellerinizi enerji kaynağına (örneğin güneş ışığına veya doğal kaynaklara) doğru tutarak psiball’ı şarj edebilirsiniz. Ayrıca, meditasyon sırasında da psiball’ı şarj edebilirsiniz.
    4. Enerji Akışı: Enerji akışını artırmak için, psiball’ı ellerinizle çevreleyerek bir dairesel hareket yapabilirsiniz. Bu, enerjinin daha hızlı ve düzenli bir şekilde akmasına yardımcı olabilir.
    5. Enerji Blokajları: Enerji blokajlarını tespit etmek için, psiball’ı ellerinizin farklı bölgelerinde hareket ettirin ve enerjinin daha yavaş veya zayıf aktığı bölgeleri tespit edin. Daha sonra, bu bölgelere özel çalışmalar yaparak blokajları çözmeye çalışabilirsiniz.

    Bu egzersizler, psiball çalışmalarının sadece birkaç örneğidir. Daha fazla egzersiz ve teknik öğrenerek, enerji bedeninizi anlamaya ve dengelemeye daha fazla yardımcı olabilirsiniz.

    Psiball ve Spiritüel Pratikler

    Psiball, enerji bedeni çalışmaları içinde bir spiritüel pratiktir ve farkındalığı artırmaya, zihni sakinleştirmeye ve ruhsal dengeyi sağlamaya yardımcı olabilir. Psiball oluşturma egzersizleri, meditasyon ve yoga gibi diğer spiritüel uygulamalarla birleştirildiğinde, ruhsal dengeyi daha da artırmak için kullanılabilir.

    Psiball oluşturma egzersizleri, enerjinin yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi yoluyla çalışır. Bu teknikler, kişinin enerji bedenini anlamasına ve dengelemesine yardımcı olabilir. Enerji bedeninin dengelenmesi, spiritüel açıdan bir denge ve uyum halini sağlayabilir.

    Psiball çalışmaları ayrıca, zihni sakinleştirmeye ve farkındalığı artırmaya yardımcı olabilir. Zihni sakinleştirerek, stresi azaltmak ve daha dingin bir zihin haline ulaşmak mümkün olabilir. Farkındalığı artırarak ise, kendimizi ve çevremizdeki enerjileri daha iyi algılayabiliriz.

    Psiball çalışmaları, spiritüel gelişim yolculuğunda bir araç olarak da kullanılabilir. Meditasyon, yoga ve diğer spiritüel pratiklerle birleştirildiğinde, psiball oluşturma egzersizleri, kişinin spiritüel yolculuğunu destekleyebilir ve ilerletmesine yardımcı olabilir.

    Sonuç olarak, psiball ve spiritüel pratikler arasında bir bağlantı vardır ve psiball oluşturma egzersizleri, enerji bedeninin denge ve uyumunu sağlamaya, zihni sakinleştirmeye ve farkındalığı artırmaya yardımcı olabilir.

    Psiball Günah mı? / Chi Ball günah mı?

    Psiball veya Chi Ball, genellikle spiritüel bir pratik olarak kabul edilir ve dinlerin bu konuda farklı görüşleri olabilir. İslam dininde psiball veya chi ball gibi enerji çalışmalarının günah olup olmadığına dair kesin bir hüküm yoktur. Bununla birlikte, İslam dinindeki bazı kavramlar ve uygulamalarla ilgili örnekler verilebilir.

    İslam dininde, zikir, dua ve namaz gibi uygulamalar, kişinin ruhunu ve bedenini dengelemek için kullanılır. Bu uygulamalar sırasında da enerji hareketleri yaşanabilir. Ancak, bu enerji hareketleri doğrudan psiball veya chi ball oluşturma egzersizleri gibi tekniklerle yapılmaz. İslam dinindeki bazı örneklerde, enerji hareketleri ve bedenin dengelemesi ile ilgili uygulamalar vardır. Örneğin, tasavvufî uygulamalar sırasında zikir, meditasyon ve nefes çalışmaları yapılır. Bu uygulamaların bir amacı, kişinin beden ve ruhunu dengelemesidir.

    Ancak, İslam dininde bazı uygulamalar, enerji çalışmalarından ziyade şeytani uygulamalar olarak kabul edilir. Büyü, cin çağırma veya benzeri uygulamalar, İslam dininde kesinlikle yasaklanmıştır. Bu uygulamaların haram olduğu konusunda birçok ayet ve hadis vardır.

    Özetle, İslam dininde psiball veya chi ball gibi enerji çalışmaları konusunda net bir görüş yoktur. Ancak, İslam dinindeki bazı uygulamalar, enerji hareketleri ve bedenin dengelemesi ile ilgilidir. Bununla birlikte, İslam dininde enerji çalışmalarının büyü, cin çağırma veya benzeri şeytani uygulamalarla karıştırılmaması gerekir. Bu tür uygulamalar kesinlikle yasaklanmıştır.

    Sonuç olarak, İslam dininde psiball veya chi ball gibi enerji çalışmalarının günah olup olmadığına dair kesin bir hüküm yoktur. Ancak, İslam dininde enerji çalışmalarının şeytani uygulamalarla karıştırılmaması ve haram olan uygulamalardan kaçınılması önemlidir.

  • Pembe Flamingolar: Midesiz Bir Film

     Pembe Flamingolar, 1972 kara mizah filmi. John Waters tarafından yazıldı, üretildi, bestelendi, çekildi ve düzenlendi.[1] Film ilk yayımlandığında büyük bir tartışmaya neden oldu ve böylece, şimdiye kadar yapılmış en kötü şöhretli kült filmlerin biri haline geldi. Drag queenDivine‘ı gösterişli bir yeraltı yıldızı yaptı. Filmdeki diğer yıldızlar, David LocharyMary Vivian PearceMink Stole, Danny Mills, Cookie Mueller ve Edith Massey‘dir. Sadece 10.000 dolarlık bir bütçeyle üretildi ve Baltimore, Maryland‘ın banliyösü Phoenix‘te çoğunlukla hafta sonları çekildi. ABD genelinde üniversitelerde gösterimlerinden sonra -1973 yılında Harvard Koleji dahil- film, Saliva Films ve sonradan New Line Cinema tarafından sinemalara dağıtıldı[2] ve ulusal çapta tanınan bir film oldu.[3]

    Konu

    Kötü şöhretli Baltimore suçlu ve yeraltı figürü Divine, kendisini aşağılamak için tutkulu bir girişimde bulunan ve magazin dergisinde verdiği “Yaşayan En Pis Kişi” unvanını alan, kalitesiz evli bir çifte karşı çıkıyor.

    Fragman

    https://www.youtube.com/watch?v=rA63YrrGFy0

    John Waters, daha sonra kült eserler haline gelen bir dizi tüylü, amatörce, Baltimore-set ve shot özellikleriyle ulusal üne yükseldi. Amerikan yaşamı hakkında benzersiz bir vizyon ve farklı bir bakış açısı sunan ilk çalışmaları, hedefi olarak banliyö yaşamına saldırıyor – onun zevk kubbesi.

    Sular, 1972’de üçüncü uzun metrajlı filmi ” Pembe Flamingolar ” ile, cinayet, hayvanlarla cinsel ilişki, tecavüz, parçalanma, koprofaji ve diğer baş döndürücü cinsel sapıklıkları betimleyen karanlık, komik, sağlıksız bir geçit töreni ile patladı .

    Waters’ın “Çöp Üçlemesi” olarak adlandırdığı “Pembe Flamingolar”, “Kadın Sorunu” ve “Umutsuz Yaşam”, Amerikan sansürüne meydan okurken geleneksel ahlakın sınırlarına da meydan okuyor. Bu kamp filmlerinde, kasıtlı olarak çirkin, kasıtlı olarak uydurulmuş durumlara “pislik içinde sevimli” karakterleri yerleştirerek onlara hiperbolik diyaloglar katıyor. “Pembe Flamingolar” dan kötü şöhretli bir sahne, sona bir ardışık olmayan ekledi. Bir köpeğin dışkısını yemek için ilahi eğilmeyi – hile veya özel efektlerin faydası olmadan – tek bir sürekli çekimde gösterir. Aynı filmde izleyiciler, beşiğinden kümes hayvanları için yalvaran bir “Yumurta Hanım” gösterisine ve tavuğun tecavüzüne ve öldürülmesine maruz kalıyor.

    Transgresif bir kara komedi olan “Pembe Flamingolar”, Waters tarafından yazılan, üretilen, yönetilen, kurgulanan ve “besteleyen” bir otörist çabadır. Skor için, birkaç tek B yüzünü ve 1950’lerin ve 1960’ların hitlerini bağışladı. 12.000 $ ‘lık bir ayakkabı ipi bütçesiyle yapılan film, Baltimore’un bir banliyösü olan Phoenix’te hafta sonları çekildi. Çekim kişisel ve toplu olarak tatmin edici bir deneyimdi. Oyuncular ve ekip sıcak su ve diğer tesislerin olmadığı bir çiftlik evinin dışında çalıştığı için set bir hippi topluluğu gibiydi.

    pink_flamingos_3

    Filmin açılış jeneriği sırasında nöbet tutan tropikal kümes hayvanıyla pek ilgisi yok. Waters, “Ona ‘Pembe Flamingolar’ dememin nedeni, filmin çok çirkin olmasıydı, sömürücü olmayan çok normal bir başlığa sahip olmak istiyorduk,” dedi. “Bugüne kadar, insanların Florida hakkında bir film olduğunu düşündüklerine ikna oldum.” [İ] Kesinlikle Waters’ın evi zevkli bir şekilde yapılmış olan kişisel geçmişini yansıtmıyordu. Bir bahçe kulübünün başkanı olan annesi, çiçek tarhları ve hassas çitler yetiştiriyordu. Banliyölerinde, çim süsleri, özellikle plastik pembe flamingolar, anathema idi. Büyüdüğüm yerde pembe bir flamingo gördüğümü hiç hatırlamıyorum, diye düşündü. Onları Doğu Baltimore’da gördüm.

    “Pembe Flamingolar” 300 kiloluk gösterişli travesti Divine’ın bir yeraltı yıldızı yaptı. Önümüzdeki on yılda ikili, ünlü Josef Von Sternberg-Marlene Dietrich ilişkisinin bir versiyonu olarak tanımlanabilecek bir şeyi geliştirdi – bu çiftin kötü şöhretli seksi, dedikodu entrikası ve sado-mazoşist ilişkisi (hem yönetmen hem de yıldız tarafından kabul edildi) olmadan. Divine kariyerine bir şaka olarak başladı, drag kraliçelerinin güzel görünme arzusuyla alay etti, ama onda her zaman öfke ve bazen düpedüz düşmanlık vardı. “Divine bir çocukken sık sık zorlandı ve zorbalığa uğradı,” diye hatırladı Waters, “Ona öfkesi ve intikamı için bir çıkış yolu sunduğum için gurur duyuyorum. Onu dövenler daha sonra sıraya girdi ve imzasını istediler. ”[İii] Bu, hem yönetmen hem de başrol oyuncusu için ironiden bahsetmiyorum bile intikamın tatlı kokusuydu.

    “Pembe Flamingolar” ilk gösterildiğinde, sapkın hareketleri nedeniyle tartışmalara neden oldu ve hepsi gerçekçi bir şekilde açık bir şekilde detaylandırıldı. ABD’nin dört bir yanındaki üniversitelerde ve bodrum katlarında yapılan gösterimlerin ardından film, Saliva Films ve ardından New Line Cinema tarafından tiyatro olarak dağıtıldı. Yıllar geçtikçe, “kötü şöhretli” bir klasik ve Waters’ın en karlı filmlerinden biri haline geldi ve dünya çapında 10 milyon dolar hasılat elde etti.

    Bu filmde Waters, terim icat edilmeden ve popüler hale gelmeden önce işlevsiz bir aileyi tasvir ediyor. Divine, bir karavanda saklanan FBI’dan kaçan bir suçlu olan Babs Johnson’ı canlandırıyor. Obez, aptal, yumurta seven annesi Edie (Edith Massey), yozlaşmış oğlu Krakerler (Danny Mills) ve ikiyüzlü seyahat arkadaşı Cotton (Mary Vivian Pierce) ile yaşıyor. Hepsi iki plastik pembe flamingo ile çerçevelenmiş, hiçliğin ortasında bir karavanda ikametgahı paylaşıyorlar.

    Geçmişte, göçebe kuşlar, işçi sınıfı mahallelerini daha çekici hale getirmeye yönelik “heteroseksüel” (kelimenin her iki anlamıyla da) girişimiydi. Waters, “Onlara sahip olan insanlar bunlara gerçekten sahipti, ironi olmadan,” dedi. “Filmim bunu mahvetti.” Yıllar geçtikçe, flamingolar, üst düzey duyarlılığın bir parçası haline geldi, yanakta dil yapışkanlığı ve kamp için bir kısaltma haline geldi. Çim heykelleri, kötü zevkle alay eden zenginlerin “yüklü nesneleri” haline geldi. Gerçek plastik flamingoların nesli artık tükendi, çünkü Waters’ın açıkladığı gibi: “Artık bu kadar masum hiçbir şeye sahip olamazsınız.”

    pink_flamingos_2

    Filmin ana teması, her şekilde ve her şekilde ünlü statüsüne ulaşma konusundaki umutsuz ihtiyaçtır. Babs’ın bir tabloid gazetesi tarafından “yaşayan en pis insan” olarak adlandırıldığını öğrendikten sonra, kıskanç rakipleri Connie ve Raymond Marble (Mink Stole ve David Lochary), unvanı ondan alıp kariyerini mahvetmek için yola çıktı. “Doğum günü partisi, Mermerler ona” Yaşayan En Pis İnsanlar “imzalı” Şişko “diye hitap eden bir kartla bir kutu insan dışkısı gönderir. Eylemleri, şimdi intikam almak isteyen Babs’ı kızdırır. Konuyla ilgili zamanlarının çok ötesinde, olay örgüsü, Mermerleri bir karaborsa bebek yüzüğü olan “evlat edinme kliniğinin” yöneticileri olarak tasvir ediyor. Stratejileri, genç kadınları kaçırmak, onları gey hizmetkarları Channing (Channing Wilroy) tarafından hamile bırakmak ve bebeklerini yasal evlat edinmeye uygun olmayan lezbiyen çiftlere satmaktır. Gelirler daha sonra pornografi ve uyuşturucuya dönüştürülür; bir uyuşturucu satıcıları ağını finanse ediyorlar.

    Waters, beklenen sözlü saldırıların yanı sıra görsel tabuları da yıkıyor. Raymond, penisine bağlı ekstra büyük bir Kielbasa Weiners ile halka açık parklarda kendini göstererek para kazanıyor. Görme karşısında öfkelenen bayanlar kaçar ve Raymond cüzdanlarını çalar. Filmin en kötü şöhretli sahnelerinden biri Crackers ve Cookie (tarih kılığına girmiş bir casus) arasındaki cinsel ilişkiyi, Cotton tarafından pencereden röntgenci bir şekilde izlerken canlı bir tavuğu vücutları arasında ezmeyi içeriyor. Hikaye, Mermerler ve planları, Babs’ın çevresi ve tepkileri arasında gidip geliyor. Channing, Connie kılığına girdiğinde ve konuşmasını taklit ettiğinde, o, pis hanımefendi tarafından dolaba kilitlenir.

    Partinin konukları, yılanlı üstsüz bir dansçı ve anal sfinkterini “Surfin ‘Bird” şarkısıyla ritimle esneten bir aktör tarafından eğlendirilir ve Waters, oyuncunun poposunu yakından göstermeyi ve onun üzerinde tam kontrol sağlamayı sağlar. kaslar. Tiksinti duyan Mermerler polisi arar, ancak Babs ve arkadaşları polisleri kendilerine hediye olarak verilen balta ile bit şampuanı (A 200) ve bir domuz kafası ile öldürürler. Konuklar daha sonra Bunuel’in çıkış filmi “Yok Eden Melek” te anlattıklarının ötesine geçerek cesedi yemeye başlarlar.

    Babs and Crackers, Marbles’ın evinde eşyaları ovarak “pislik” yayarlar. Bu, o kadar erotik bir etkinliktir ki, Babs kendi oğluna oral seks yaparken heyecan verici bir oral seks sahnesine yol açar. Bu sahnede, Waters, annenin oğlunun üstüne inerken, herhangi bir yönetmen yarı-dik penis göstermeye yaklaşıyor. Bu sahnelerin bazı eski versiyonlardan kesilmiş olmasına şaşmamalı. Karakterlerin cinsel organlarına odaklanan vahşet ve intikam eylemleri devam ediyor. Özgür kılınan esir kadınlar, daha önce zincirlenmiş ve zorla hamile bırakılmış, Channing’i (ekran dışında) hadım eder ve dehşete düşmüş Mermerler, Channing’in kanayan penisinden öldüğünü öğrenir.

    Waters’ın ilk filmlerinin çoğunda geleneksel bir oyunculuk yoktur, sadece yüksek sesle çığlıklar ve komik tek satırlarla bağlanmış konuşmaların beyanı. Babs’ın “pislik politikası” manifestosuna ilişkin açıklamasını düşünün: “Kan beni tahrik etmekten daha fazlasını yapıyor. Gelmemi sağlıyor. Görünüşünden daha çok tadını seviyorum. Taze kesilmiş sıcak kanın tadı. Şimdi herkesi öldür! Birinci derece cinayete göz yum! Yamyamlığı savun! Bok ye! Pislik benim politikam! Pislik benim hayatım! “

    pink_flamingos_1

    Bir “kanguru mahkemesinde”, Mermerler “birinci derece aptallık” ve “pislik” ile suçlanarak ölüm cezasına çarptırılır. Kendilerini savunma şansı sunmasına rağmen, Mermerler infaz etmeyi tercih ediyor. Bir ağaca bağlanmış, katran ve tüylerle kaplı, Babs tarafından vuruluyorlar ve gururla aç medyaya sulu bir “canlı” cinayet kepçesi veriyorlar. Bu noktada, Babs obezitesini, görünüşünü daha mütevazı bir şekilde değiştirmeye karar verene kadar, kırmızı, beyaz ve mavinin hakim olduğu bir düzine renkli kıyafetle (sahneden sahneye değişen) sergiledi. Bir, Idaho’ya taşındıklarında (neden Idaho?) Kötü şöhretli son, Boise, Idaho’daki yeni evlerinde sokakta yürüyen Babs, Kraker ve Cotton’u tasvir ediyor! Babs, heyecan ve açlıkla küçük bir köpek görür ve dışkılamasını bekler. Ve köpek yaptığı zaman kendini yere atar ve taze dışkısını ağzına koyar. Anlatıcı (John Waters) ‘ın belirttiği gibi, kendisinin sadece en pis insan değil, aynı zamanda dünyadaki en pis aktris olduğunu kanıtlıyor.

    Waters’ın grotesk filmi, tuhaf ve aşırıya kaçıyor, ancak tuhaf, hatta saf bir sevgiyi koruyor. “Seni asla mahvetmeye çalışmadım – ‘Pembe Flamingolar’ın sonunda bile. Her zaman önce seni güldürmeye çalışıyorum. ”[Vi] Siyasi açıklamalar yapmaktan kaçınırken, Waters’ın filmleri fikirlerden yoksun değildir. “Her zaman söyleyecek bir şeyim vardır, ama asla sabun kutusuna binmem. Birinin düşünme şeklini değiştirebilmemin tek yolu onları güldürmektir. Eğer vaaz vermeye başlarsam, onlar çekip giderler.

    Bazı Waters filmlerinin prömiyeri Baltimore kiliselerinde ve daha sonra o Şehrin Senatörü veya Charles Tiyatroları’nda yapıldı. San Francisco’da (bir süre yaşadığı yer) ve Provincetown’da çaldıklarında, Waters’ın kendisi de Commercial Street’teki gösterimleri tanıttı, hatırladığı gibi: “Provincetown Kitabevi bana tüm pencereyi verirdi ve onu bir ilan panosuna çevirirdim. Kostümlerle dışarı çıkıp iki hafta boyunca tüm broşürleri dağıtırdık. “

    “Pembe Flamingolar” 1972’nin sonlarında, Baltimore Üniversitesi kampüsünde düzenlenen ve üç gösteri için kapalı gişe oynayan seyircilere oynadığı üçüncü Baltimore Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Film, o sıralarda New York ve San Francisco’da gösterilmeye başlanan “Multiple Maniacs” ın başarısından sonra yeraltı sinemasının hayranları arasında özel ilgi uyandırdı. Daha sonra Waters’ın filmleri, 1967’de vizyoner avukatlar ve film severler Bob Shaye ve Michael Lynn tarafından kurulan New Line Cinema tarafından dağıtım için seçilen ilk filmler arasındaydı. Birkaç istisna dışında (“Cry-Baby” Universal tarafından piyasaya sürüldü), New Line Waters’ın fotoğraflarının çoğunu hazırlayıp yayınlayacaktı.

    Orta sınıftaki seyircileri sarsan “Pembe Flamingolar”, koyu mavisi saçları ve yarı traşlı kafalarıyla punk kültürüne etki etti. 1970’lerde, Cadılar Bayramı gecesinde, West Village’da, özellikle Christopher Street’in eşcinsel mahallesinde Divine ve onun kohortlarını taklit eden gençler görüldü. “Pembe Flamingolar” sanat evi turunda sadık bir takipçi kazandı ve tekrar tekrar izlendi. Gece yarısı sinemaseverleri tarafından sevilen film, yıllarca New York ve Los Angeles’ta yayınlandı (Downtown filmini Columbia’da bir lisans öğrencisi olarak gördüm). Daha sonra, “Pembe Flamingolar”, Chelsea’deki Eight Avenue’daki Elgin Tiyatrosu’nda (şimdiki adı Joyce Tiyatrosu) bir gece yarısı filmi olarak gösterildi. [İx] Elgin’in sahibi Ben Barenholtz, Alejandro Jodorowsky’nin “El” filmi gibi gece yarısı filmlerinin tanıtımını yapıyordu. Topo, ”1970 yılında yapılmıştır. Barenholtz, “Pembe Flamingolar” ın bu kalabalığa çok yakışacağını hissetti ve Cuma ve Cumartesi geceleri gösterdi. Film kısa bir süre sonra bir izleyici kültü oluşturdu ve bunlardan bazıları sadece kalça setlerinin eşliğinde – gey erkeklerde yer almak için katıldı. Bir süre sonra seyirci genişledi ve resim New Jersey’li gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi. seyirci genişledi ve resim New Jersey’deki gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi. seyirci genişledi ve resim New Jersey’li gürültücü işçi sınıfı çocukları arasında popüler oldu. Pek çok hayran, filmin, şimdiye kadar yapılmış en popüler gece yarısı filmi olan “The Rocky Horror Show” ile yakından ilişkilendirilecek bir fenomen olan gösterimlerde anlattıkları ünlü dizelerini ezbere öğrendi.

    ujt2ippyp6h

    Beklendiği gibi, film eleştirmenleri ikiye böldü: Bazıları tarafından iğrenç, bazıları tarafından anlık bir klasik olarak adlandırıldı. Sular, tıpkı Babs gibi, pislik ve kötü tat savaşında kimsenin arka koltuğuna oturmayacaktı. Ana akım eleştirmenlerin çoğu film hakkında ne yapacaklarını bilmiyordu. Kısa bir küçümseyici incelemede “Variety”, “Pembe Flamingolar” ı “şimdiye kadar yapılmış en aşağılık, aptal ve iğrenç filmlerden biri” olarak tanımladı. Ancak Waters, gücenmek yerine “Variety” incelemesini bir iltifat olarak aldı ve “Variety” in iddia ettiği gibi “Pembe Flamingolar” ın iğrenç olduğunu, ancak “Sevinçle aşağılık olduğunu” ekledi. [Xi] Olumsuz yorumlar yapılmadı. Waters’ı caydırmayın, çünkü “sürmekte olan bir kültürel savaş vardı -” Onlar ve Bizlerdi. “[xii] Çalışmasını karıştıran eleştirmenlerin onu anlamadığını ve neyi savunduğunu biliyordu. Waters’ın çalışmalarında hep böyle oldu: Sadece anlarsın ya da almazsın. Ortada pek bir şey yok. “

    Halkın erken tanınması, Waters’ın sinema markasına olan bağlılığını yeniden doğruladı. 1975 yılında dünyanın en büyük film bölümlerinden birine sahip olan Modern Sanat Müzesi’nin kalıcı koleksiyonuna “Pembe Flamingolar” kabul edildi. Waters’ın aşırılık konusundaki şöhreti, bilge insanları büyüledi, ancak Hollywood’un büyük stüdyolarının yöneticilerini değil. Daha sonra, “‘Pembe Flamingolar’ beni hala kapıdan içeri sokan ve ardından hızla kapıdan atan film olduğunu hatırladı.

    “Skandal başarısı” nın ardından Waters, “Sonsuza Kadar Flamingolar” başlıklı “Pembe Flamingolar” ın devamı için başarısız girişimlerde birkaç yıl kaybetti. Bu arada, “Pembe Flamingolar” ın hayranlarının sayısı art arda yapılan her gösteriyle artmaya devam etti ve bir gece yarısı filminden fazlası haline geldi. Önemli bir şekilde, kitabın yönetmenlerinden Waters ve daha az ölçüde Almodovar, ilk eserlerinin tekrar tekrar sergilenmesi nedeniyle tek kült figürlerdir. Waters filmlerinden “Pembe Flamingolar” etiketi gururla taşıyan ilk ve tek resimdir.

    Waters’ın yapıtları, daha kesin bir tanım gerektiren kavramlar olan gey kampı ve eşcinsel mizahıyla ilişkilendirildi. 1964 tarihli ünlü makalesinde kampı tanımlayan ilk bilim adamı Susan Sontag için kamp, ​​hüner ve stilizasyona dayanan saf bir estetikçilik olgusudur. Sontag, “Şeyler yaşlandıklarında değil, denemenin başarısızlığından dolayı hayal kırıklığına uğramak yerine onlara daha az dahil olduğumuzda ve zevk alabildiğimizde kamplaşır” diye gözlemledi. Kültürel ürünlerin yorumlanmasında zaman, bir şeyin estetik açıdan iyi olarak algılanabileceği görüşü, tam da berbat olduğu için. Sontag için, üslup takıntısı metnin daha ciddi içeriğiyle ilgili endişelerin önüne geçtiği için kampın bağlantısı kesilmiş ve depolitize edilmiştir.

    Ancak, bilim adamı David Van Leer’in işaret ettiği gibi, depolitizleştirme kampında Sontag da onu eşcinsellikten arındırdı. Azınlıkların dışlanması ve alt kültürlerin baskı altında tutulması, onların “görünmezliği” gibi kampı yaratan ve besleyen koşullarla hegemonik kültür perspektifinden ilgilenmedi. Azınlıklar, ister ırksal (siyah veya Latin) ister cinsel (gey ve lezbiyen) olsun, sık sık satır aralarında konuşurlar, zalimlerin onları yerinde tutmak için icat ettikleri diyalogları ironik ve radikal bir şekilde yeniden şekillendirirler. Azınlık statüsündeki bireyler (ve gruplar), zalimlerin, kim olurlarsa olsunlar, sınırlı erişime sahip oldukları veya hiç erişemedikleri yeni konuşma tarzları bulurlar. Sontag ayrıca masum kamp ile kasıtlı ve kasıtlı kamp arasında ayrım yapmadı. Onun için, saf kamp, ​​modası geçmiş retro doğası nedeniyle her zaman saf ve zararsızdır. Sontag ve takipçileri, kendini bilme kampının genellikle daha az tatmin edici olduğunu iddia ettiler, çünkü öz-bilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyici. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihçilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. çünkü özbilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyicidir. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihselcilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. çünkü özbilinçli ve taklitçi kamp, ​​kendi iddiasında sadece gerileyicidir. Ancak Waters’ın çalışmasının da gösterdiği gibi durum bu olmayabilir. Waters için kamp, ​​tarihsel olarak bakılan bir tarihçilik biçimidir. Filmlerinde, kamp stratejisi geçmişin ürünlerini yeniden canlandırıyor, kökenlerine değil, yüksek bir teatral duyarlılıkla yapılan yapaylıklarına odaklanıyor. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. Bu, artırılmış bir teatral duyarlılıkla yapılır. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü. Bu, artırılmış bir teatral duyarlılıkla yapılır. Waters, ünlü ve kötü şöhretli filmleri ve TV şovlarını, ilk tasarımlarından ve orijinal anlamlarından uzak bir şeye dönüştürdü.

    Waters’ın çıktısında hüküm süren kamp markası, bilim insanı Barbara Klinger’in kitle kampı adını verdiği şeydir. Medya ürünleri, tarihi geçmişlerinde abartılı egzotik şeyler sergiledikleri için kamp eğlencesine hak kazanıyor. Kitle kampı, pop kültürünün kapsamlı bilgisine, yerleşik türlerin uzlaşmalarına (Mae West komedileri, Busby Berkeley müzikalleri) bağlıdır. Kitle kampı duyarlılığı, mutlaka bir filmin tutarlı bir şekilde yeniden okunmasıyla sonuçlanmaz – daha çok bir vur-kaçır duyarlılığıdır. İzleyicilerin belirli bir metinle etkileşimi her zaman bazı etkiler yaratır, ancak etkiler geçici olabilir, yani sadece kısa vadede. Tematik ve görsel zevkler, belirli bir metne girip çıkarken, belirli bir metinden belirli anları seçerken ara sıra gelir: esprili diyalog, alıntılanabilir satırlar, lüks müzikal numaralar,

    Eşcinsel kampı genellikle abartılı dekorlar, moda ve çapraz giyinme yoluyla filmlerin ve popüler kültürün abartısına dayanır (veya taklit eder). Sözlü terimlerle, alıntı, taklit, dudak senkronizasyonu, cinsiyetin tersine çevrilmesi, küçümseme ve esprili kelime oyunları olarak yansıtılır. Eşcinsel kampı, uygulayıcıları için gerçek bir değer taşıyor, çünkü onların içerideki durumlarını, kültürel varlıklarını ve aynı filmi veya TV şovunu izlediklerinde kazdıklarını kazmayan, dışarıdan gelenlere göre üstünlüklerini göstermelerine olanak sağlıyor. Başlangıçtan itibaren Waters, kampı ana akım kültüre kasıtlı bir saldırı olarak kullanarak politikleştirdi. Eşcinsel kampı, onun tarafından bir karşı-kültürel araç, muhalif bir bakış açısı ve aktif güç olarak kullanıldı. Waters için, kamp saldırıları kabul edilebilir değerler, normal fiziksel görünümler ve geleneksel davranış biçimleri. Kamp, geleneksel estetiğin temel ilkelerinin hafif veya radikal bir reddi olabilir. Waters’ın kamp markası, metinlerindeki karakterlerin ve onları oynayan belirli aktörlerin yüceltilmesinde aşikar olan abartı, teatrallik ve hainlik üzerine gelişiyor. Estetiğinin unsurları ucuz, kalitesiz, kaba ve kaba kabul ediliyor, çünkü yüz hatlarının olay örgüsü burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre korkunç kabul edilen tuhaf ve acayip cinselliği yüksek sesle yüceltiyorlar. ve kaba, çünkü onun yüz hatları burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre ürkütücü kabul edilen tuhaf ve grotesk cinselliği yüksek sesle överler. ve kaba, çünkü onun özelliklerinin olay örgüsü burjuva ahlak ve ahlak anlayışını ihlal ediyor. Bunun yerine, orta sınıf zevk standartlarına göre korkunç kabul edilen tuhaf ve acayip cinselliği yüksek sesle yüceltiyorlar.

    Gay kampı, Waters filmlerinin çoğunda kasıtlı ve kasıtsız olarak kendini gösterir. Eşcinsel kampının bileşenleri arasında Divine gibi oyuncuların hayranlığı, kendi ekran görüntüsünü taklit eden film yıldızlarının rol alması, örneğin “Polyester” deki gey aktör Tab Hunter veya “Cry-Baby” deki çok dürüst Troy Donahue veya Andy Warhol ve Paul Morrissey’in eserlerinde kült bir figür olan Joe Dallesandro’yu erotik hale getirdi. Waters kampı komedileri, konuları ve tarzları konusunda kararsızdır, neyin hicvedildiği ve ne tür izleyiciler için soru işaretleri uyandırır. Açıkça kaba ve kasıtlı olarak kabadırlar, normatif tanımlara meydan okurken sapkın cinselliği bir mizah kaynağı olarak kullanırlar.

    “Pembe Flamingolar” ı bir kült film yapan tam olarak nedir? Akademisyen Umberto Eco, bir filmin bir kült öğe olarak nitelendirilmesi için yüksek estetik standartlara göre değerlendirilen bir sanat eseri olması gerekmediğini gösterdi. [Xviii] Eco, “Kazablanka” ve “Rüzgar Gibi Geçti” diye alıntı yapıyor. efsanevi kült statüsünü üstlendi, ancak çoğu eleştirmen bunların mütevazı ancak en üstün estetik başarıyı temsil ettiği konusunda hemfikirdi – Hollywood ölçütlerine göre bile. Eco için bir kült film, psikolojik olarak inanılmaz karakterlerle ve terbiyeli bir şekilde hareket eden aktörlerle “mantıksız bir şekilde birbirine dizilmiş sansasyonel sahnelerin bir karmaşası” dır. Belirli bir çalışma sevilmeli, ancak aynı zamanda tamamen döşenmiş bir dünya da sağlamalıdır, böylece hayranları “karakterleri ve bölümleri bir mezhebin inançlarının parçasıymış, kendi özel dünyalarıymış gibi alıntı yapabilirler,”

    Bir kült eserin karakterleri ve alt kurguları arketipik çekiciliğe sahiptir. Bir kült film organik kusurlar gösterir, bu yüzden “Rio Bravo” bir kült filmdir, oysa “Stagecoach” değildir, ancak her ikisi de efsanevi Howard Hawks ve John Ford tarafından yönetilen başarılı jenerik eserlerdir (Westernler) ve sergilenmektedir. John Wayne tarafından yönetilen performanslar. Bir eseri kült bir nesneye dönüştürmek için, izleyicilerin onu çözebilmeleri, parçalayabilmeleri, böylece bütünle orijinal ilişkilerine bakılmaksızın yalnızca parçalarını hatırlayabilmeleri gerekir. Bağlantısız anlar, bağlantısız bir görüntü dizisi olarak hayatta kalır. Kült filmler tek bir ana fikri değil, birçok fikri gösterir ve tutarlı bir felsefe ve hatta yapı sergilememektedir. Dolayısıyla, “Pembe Flamingolar” tutarsızlığı ve kopukluğu nedeniyle yaşıyor ve sürekli yeniden canlanıyor.

    “Pembe Flamingolar” gibi kült filmler var ve yazarlarının niyetlerinden bağımsız olarak birbirleriyle konuşuyorlar. Belirli bir filmin başka filmlerden geldiğine ve bir film çekildikten sonra kendi başına bağımsız bir yaşam sürdüğüne dair kanıt sağlarlar. Waters, “Pembe Flamingolar” ın bir kült film olacağını tahmin edemezdi. Ridley Scott, 1982’de, ilk yayınlandığında pek hoş karşılanmayan ve olumsuz eleştirilere rağmen kült bir film haline gelen kara kıyamet öyküsü Blade Runner’ı çektiğinde de yapmadı. Hem “Pembe Flamingolar” hem de “Bıçak Sırtı” na yönelik eleştirel tepkinin de yıllar içinde daha minnettar bir tepkiye dönüştüğünü ve eleştirinin değişen doğasını gösterdiği belirtilmeye değer.

    “Pembe Flamingolar” ın kötü şöhretli “köpek” finali ve diğer sahneler ve dizeler, daha geniş anlatı içinde işgal ettikleri belirli yer ne olursa olsun, oldukları gibi keyif alınabilir. Faye Dunaway’in başrolünü zayıflatan Joan Crawford rolünü oynadığı “Mommie Dearest” in iki ya da üç sahnesinin yaptığı gibi çalışıyorlar: tel askılar, balta, anne ve kız arasındaki fiziksel kavga. Bu sahneler orijinal metinsel anlamlarından kolayca çıkarılabilir, bu da kamp kültürüne hayran olan gey erkeklerin ve bilgili şehirlilerin uğrak yeri olan video barlarda neden defalarca oynadıklarını açıklar. “Pembe Flamingolar” ın kült statüsü, 25. yıldönümünde sınırlı bir sinema yayını ve Amerika Motion Picture Association of America (MPAA) tarafından NC-17 olarak derecelendirilen yeni bir DVD versiyonu aldığı 1997 yılında doğrulandı.

    Waters’ın kimliği, kendi hayatının “manşetten koparılması” için yarı şakacı dediği gibi, aşırılık ve abartı üzerinde gelişti. Amerika’daki nihai şöhret barometresi olarak gördüğü National Enquirer, duyarlılığını bildirdi. [Xx] Waters’ın kahramanları, yönetmenlerinin şatafatlı ve korkunç olaylara olan tutkusunu paylaştılar. Suç ve mahkeme davalarına olan hayranlığı, “Korkunç bir şey yaptığınızda onu değiştiremezsiniz” inancına dayanıyor. Waters, “Bence bu bir şeylerin yasaklanması meselesi” dedi, “Bu, bir Katolik olarak yetiştirilmenin görkeminin bir parçası. Sizi daha teatral yapar ve seks her zaman daha iyidir çünkü kirli ve yasaktır. ”[Xxi] Dahası,


    “Bana göre kötü tat, eğlence demek. Biri filmlerimden birini izlerken kusarsa, ayakta alkışlanmaya benzer. Ama iyi kötü tat ve kötü tat diye bir şey olduğu unutulmamalıdır.” 

    John Waters

    İğrenç Kralın İntikamı! John Waters’ın ‘Pembe Flamingoları’ 25. Yılda Bir Canlanmanın Keyfini Çıkarıyor

    Richard Harrington
    Washington Post Yazarı
    6 Nisan 1997 Pazar

    John Waters’ın 1972 çöp komedi klasiği olan “Pembe Flamingolar” adlı varyete, “gelmiş geçmiş en aşağılık, aptal ve iğrenç filmlerden biri.”

    Yirmi beş yıl sonra, Amerika Sinema Filmleri Derneği’nin derecelendirme kurulu kabul etti. “Pembe Flamingolar” MPAA’nın derecelendirme kodu yürürlüğe girmeden önce piyasaya sürüldü, ancak Cuma günü Key’de başlayan 25. yıldönümü baskısı için New Line aslında bir NC-17 istedi.

    Yazar-yönetmen Waters kötü bir gülümsemeyle, “Derecelendirme kurulunun oturup izlemek zorunda kalması fikrine bayıldım,” diyor. “Sonsuz bir gösterimden bahsedin! Her zamanki kadar kaba, belki de siyasi doğruluk sorunu yüzünden daha acımasız.”

    MPAA, “Pembe Flamingolar” a normalde korkunç NC-17 derecesini verirken, “açık bir şekilde gösterilen aşırı sapkınlıklar” içerdiğini kaydetti. Film televizyonda gösterilseydi – Amerika Birleşik Devletleri’nde kablolu yayınla bile hiç olmadı – kesinlikle içeriğe dayalı derecelendirmelere zarar verirdi. Yeni başlayanlar için: tecavüz, cinayet, ensest, yamyamlık, polis öldürme, hayvanlarla cinsel ilişki, nekrofili, sadizm, mazoşizm ve koprofaji (“eleştirmenler, içeri girebilmeleri için tıbbi sözlüklerle eleştiriler yazdılar,” Waters notları).

    Tek bir çekimde çekilen ünlü final sahnesi, 300 kiloluk drag queen Divine’ın bir köpeği takip ettiğini ve “How Much Is That Doggie in the Window” şarkısının yepyeni dışkısını örneklediğini gösteriyor.

    Kısa bir süre önce “Pembe Flamingolar” ın onurlandırıldığı Sundance’ten dönen Waters, kötü şöhretli filminin umutları üzerine kafa yoruyor, bağımsız film festivali 1972’de başlamıştı.

    “Yirmi beş yıl önce, Slumdance bunu kabul etmiş olabilir,” diyor parlak bir şekilde.

    Ana akım filmlere daha yakın olan “Hairspray”, “Cry-Baby” ve “Serial Mom” ​​filmleriyle gurur duysa da, Waters’ın onu halkın gözüne soktuğu ve gece yarısının kurulmasına yardımcı olan filme özel bir sevgisi olduğu açık. film endüstrisi. New Line Cinema’nın en başarılı bağımsız dağıtımcılardan biri olarak lansmanına yardımcı oldu, Divine’ı kült bir yıldıza dönüştürdü ve şimdiye kadar çok az film yapımcısının düşürmeyi başarabildiği kötü zevk standartları belirledi. Orijinal Variety incelemesi artık yıldönümü posterinin en önemli parçası.

    “Pembe Flamingolar” büyük olasılıkla eşzamanlı nostalji ve tiksinti dalgalarını kışkırtacak. Film, Filthiest People Alive unvanı için büyük bir savaşın etrafında dönüyor, karavanda yaşayan tabloid kraliçesi Babs Johnson (Divine) ve tuhaf ailesini (zayıf, yumurta takıntılı Mama Edie, hayvanlara eğilimli suçlu oğul Krakerleri ve röntgenci yoldaş Cotton) ) kadın otostopçuları kaçıran, banliyö mahzenlerine zincirleyen, hamile bırakan ve bebekleri lezbiyen çiftlere satan Connie ve Raymond Marble’a karşı. Waters, filme başlangıçta “tatsız bir egzersiz” diyordu ve onu yapmak için ter döktü.

    Küçük mucize Newsday, “Pembe Flamingolar” ı “endişeyi, şoku, eğlenceyi geçmiş … saf patoloji” olarak tanımladı. Röportaj’da yazan Fran Lebowitz bile filmi “şimdiye kadar yapılmış en hastalıklı filmlerden biri … ve en komiklerinden biri” olarak nitelendirdi. Museum of Modern Art’ın Bicentennial Selute to American Film Comedy’ye dahil edilecek kadar komik.

    En az William Burroughs tarafından Çöp Papası olarak adlandırılan Waters, birkaç başka ünvan daha kazandı: Kusmuk Prensi, Kötü Lezzet Baronu, İtme Rapscallion’u, Gross’un Vaftiz Babası. Godfather cephesinde, Amerikan bağımsız film hareketinin ruhani babalığı için yapılması gereken bir dava var. Josh Pierson, “Spike, Mike, Slackers & Dykes: A Guided Tour Across a Decade of American Independent Cinema” da yazıyor: “Waters’ın amatörce performans, ilkel görsel stil ve yaygın grotesk karışımı neredeyse masumdu.” ilkel yollarla, neredeyse parasız olarak, memleketinde bir destek grubu oluşturarak ve cazibe ve şok değerinin bir birleşimiyle onların yetersiz yeteneklerinden yararlanarak ekrana getirdiği tutum / vizyon. “

    Öyleyse neden “Pembe Flamingolar” ı 25. yıl dönümü baskısı ile yeni, geliştirilmiş bir baskı ve 14 dakikalık yakın zamanda ortaya çıkarılan çıkışlarla kutlamayasınız? George Lucas’ın özel baskısı “Star Wars” gibi, “Pembe Flamingolar” ı restore etmek, Waters’ın ilk etapta yaptığı 12.000 dolardan daha pahalı.

    Waters, “On altı mm’lik baskı yeniden patlatıldı ve yeniden tarandı ve film müziği temizlendi – hala kötü görünüyor, endişelenmeyin,” diyor. “Göründüğü kadar iyi görünüyor, olmadığı bir şey yapmadıkları için değil.” New Line ve Criterion laserdisc’ten yeni bir ev videosu ve ilk kez Hip-O Records’ta eşlik eden bir film müziği olacak. Waters “Pembe Flamingolar” ı “rehabilite edilmiş ve sonsuza dek gitmeye hazır” olarak telaffuz ediyor.

    Filmin “Star Wars” ve “The Godfather” ile nostalji doları için rekabet etmek için mütevazı kökenlerinin üstesinden gelmesi, Waters’ı eğlendiriyor.

    “Bu film espriydi,” diye itiraf ediyor. “Pembe Flamingolar ‘yaptığımızda hiçbirimiz potta değildik, ama bunu düşündüğümde öyleydim. Bundan 25 yıl sonra konuşacağımızı kesinlikle düşünmemiştim.”

    Waters’ın ilk renkli filmi (ancak ilk siyah dışı teklifi değil) film, orta sınıf değerlerin ve zamana tam olarak uyan banliyö kültürünün kötü göndermelerini içeriyordu. Waters, “Hava durumu uzmanları büyük bir etki yarattı” diye açıklıyor. “Kültürel terörizmi komik bir şekilde yapmak istedik.”

    Waters’ın daha sonra Divine’a dönüşecek olan ilkokul arkadaşı Glenn Milstead’in de dahil olduğu bir arkadaş çevresi ve sosyal uyumsuz kişilerden oluşan bir engelsiz oyuncu ve aktris grubuna sahip olmaya yardımcı oldu. “Divine bir drag queen değil, bir karakter oyuncusuydu,” diye belirtiyor Waters. “Yazılarımda, Divine asla sonunda bir erkek olarak ortaya çıkmadı; Divine her zaman bir kadın ya da erkek oynadı.”

    O zamanlar “Pembe Flamingolar” ı göstermek o kadar da kolay değildi. “Baltimore’da sahip olabileceğiniz en iyi dokuz test gösterimini, insanların bir şekilde oditoryumdan çıkardığı bir yerde yaptım.” Film ilk olarak Baltimore Film Festivali’nin sponsorluğunda Baltimore Üniversitesi’nde gösterildi ve Maryland’in ünlü resmi film sansürü Mary Avara’dan geçmeden göstermenin tek yolu bu. Waters, “Benden nefret ediyordu” diyor. “Bir yıl sonra, ‘Pembe Flamingolar’ ticari olarak oynadığında, üç sahneyi kesti.” Waters, Divine ve köpeğiyle birlikte sahneden ayrıldı, “Maryland’in toplum standartları hakkında çok şey gösterdiğini düşündüm” diyor.

    New Line’dan Bob Shaye filmi ilk gördüğünde, Waters, “gördüğünü sandığı şeyi gördüğünden emin olmak için projektörü durdurup geri sarmaya devam etti” diye hatırlıyor. “Ve beni New York’a davet ettiğinde – ve şaka mı yaptığını bugüne kadar bilmiyorum – dedi ki,` `Arkadaşlarını getirme! ” Bence o zamanlar pek çok insan gerçekten bizim o insanlar olduğumuzu düşünüyordu! “

    Olayların tuhaf bir şekilde birleşmesiyle, zaman “Pembe Flamingolar” için olgunlaşmıştı. New Line’ın ilk pikabı “Reefer Madness”, maceralı yeni gece yarısı saatlerinde bir hafta sonu seyircisi bulmuştu, ardından Alejandro Jodorowsky’nin “El Topo” ve daha sonra “The Rocky Horror Picture Show” izledi. İlk olarak “Pembe Flamingo” olarak tanıtılan “Pembe Flamingolar”, Şubat 1973’te New York’un Elgin Tiyatrosu’nda bir gece için rezerve edildi ve 100 kişilik iyi bir kalabalığı (“tüm dostlarımız,” Waters şimdi itiraf ediyor) çekerek ikinci çekim, sonraki hafta sonu. Ağızdan ağza bilgi sayesinde, her iki gösteri de tükendi.

    Film sonraki yıl için Elgin’e yerleşti ve diğer şehirlere doğru genişlemeye başladı, ilki Washington’du ve şimdi kapatılan Biyografi’de bir yıl gece yarısı boyunca çekildi. Los Angeles’ın Yeni Sanatındaki çalışması tam bir on yıla kadar uzadı. Boston’da bir gey porno tiyatrosunda “Pembe Flamingolar” açıldı.

    Eşcinsel olan Waters, “Çıldırdım” diyor. “Gay porno tiyatrolarına karşı olduğumdan değil, sadece” Pembe Flamingolar ‘gerçek sömürü tiyatrolarında her zaman korkunç şeyler yaptı. Sürrealizm ve ironi, sömürü izleyicisinin nefret ettiği iki şeydir – onlarla dalga geçtiğinizi biliyorlar. “

    MPAA’nın X derecelendirmesini oluşturduğu ancak telif hakkını unuttuğu bir dönemdi. Waters, “O zamanlar kendinize bir X verebiliyordunuz ve bu ticari bir sorumluluk değildi” diye hatırlıyor. “İnsanların sinemanın dışında yanıp sönen XXXXXX’leri vardı. Daha sonra derecelendirilmemiş bir videoda çıktığında başımız belaya girdi; beş yıl önce Florida’daki bir video mağazasında basıldı. Bazen yalnızca Hairspray’in kiralamayı başardığı görüldü. Sanıyorlar ki, oh, bu sadece başka bir John Waters filmi, “Pembe Flamingolar” … kulağa çok hoş geliyor. “

    Film Hicksville, Long Island ve İsviçre’de yasadışı ilan edildi (her ikisi de müstehcen ilan etti). Film Avusturya’da televizyonda kesilmemiş halde gösterildi. İngiltere’de hiçbir yerde kesilmemiş olarak gösterilmedi. Birçok dilde versiyonları olan Waters, “Yurtdışında bir Amerikan korku filmi olarak oynuyor” diyor.

    Yönetmen “Hairspray’e kadar benden hoşlanmanın güvensiz olduğunu” öne sürse de, 1988’de bu neşeli müzikal komedinin onu ana akıma itmesinden çok önce yüksek mevkilerde hayranları vardı.

    Waters, “Lee Atwater benim gerçekten büyük hayranımdı” diyor. Waters, 80’lerin başında Biyografide bir retrospektif yaptıktan sonra, onu Beyaz Saray’da özel bir tura davet eden Atwater’dan bir telefon aldı.

    Waters bir gülümsemeyle “Birisinin evinde bebek bakıcılığı yapmak gibiydi” diye hatırlıyor. “Politikasından dolayı Anne Frank’ın Himmler’i ziyaret ettiğini hissettim – bu benim için gerçekten tuhaftı ama onu çok sevdim ve siyaset hakkında hiç konuşmadık. Filmler hakkında konuştuk ve harikaydı. O’nun sömürü bilgisi olağanüstüydü ve şimdiye kadarki her değersiz film hakkında her şeyi biliyordu. Gerçekten etkilendim, işini gerçekten biliyordu. “

    Bir devam filminden söz edildi, ancak gerçek bir devam filmi şimdi neredeyse imkansız olurdu. Milstead, 1989’da kalp krizinden öldü. Ayrıca Edith Massey (Yumurta Hanım), Paul Swift (Yumurta Adam), David Lochary (Raymond Mermer) ve Cookie Mueller (Kurabiye) da gitti.

    “Pembe Flamingolar” başlangıçta 10 şehirde açılacak ve Waters şakası yapıyor: “Bu sürüm için çok para harcadık, bir kuruş daha göremeyebilirim. Sadece “okuduğum her rakam tam bir yalan. Beş milyon mu? Tamamen doğru değil” diyor, filmin mali brütleri konusunda suskun.

    Yine de film o kadar başarılıydı ki, Waters destekçisini – aslında babası – faizle geri ödeyebildi ve “Female Trouble” ı yapacak kadar parası kaldı. Bu güne kadar ailesi hiç “Pembe Flamingolar” görmedi.

    “Bunu okudular!” Waters notları. Onu, Homer’in Bart’ı gey yapabileceğinden korktuğu eşcinsel bir kitsch antika satıcısı olan John’a seslendiren (ve modeli) Waters’ın sunduğu “Simpsons” ın son bölümünde izlediler.

    “Eğlendim,” diyor Waters, “gerçi kendimi bir çizgi film karakteri olarak görmek benim için bile tuhaftı.”

    Kaynakhttps://www.washingtonpost.com/wp-srv/style/longterm/movies/review97/fpinkflamingos.htm
    https://emanuellevy.com/review/john-waters-revisited-pink-flamingos-cult-midnight-movie/
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Pembe_Flamingolar
    https://www.imdb.com/title/tt0069089/

  • 3-2-1-Kayıt: Yeraltı (2012)

     

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=yQw7baa2n_c?feature=oembed]

    Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz
    Oyuncular: Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın, Murat Cemcir, Feridun Koç, Serkan Keskin, Sarp Apak
    Yürütücü Yapımcı: Başak Emre
    Yapım sorumlusu: Ahmet Boyacıoğlu
    Yönetmen Yardımcısı: Rezan Yeşilbaş

    Görüntü Yönetmeni: Türksoy Gölebeyi

    Ses Kayıt: Furkan Atlı
    Miksaj: Serdar Öngören
    Işık: Hatip Karabudak
    Kostüm: Nihan Güneş

    Yapım: Türkiye
    Yapımcı: Zeki Demirkubuz, Mavi Film
    Yapım Yılı: 2012

    HD-35 mm / Renkli / 110 dakika / Format: 2.35
    Makara Sayısı: 6
    Footage: 2996 m.
    Ses: Dolby Digital

    Table of Contents

    Öykü

    “Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz.”

    Muharrem, nefret ettiği ve edildiğini halde eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir.

    Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geçmişe doğru yol almaya başlar. Defterler açılır, hesaplar ortaya dökülür.

    Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik, karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar.

    Onlar hep birlikte, Muharrem tek başına olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek, ya da geberip gidecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan.

    Festivaller

    • New Horizons Film Festival (Wroclaw, Polonya)
    • Osians’ Cinefan Film Festivali (Hindistan)
    • Films by the Sea Vlissingen (Hollanda)
    • Hamburg Film Festival (Almanya)
    • Selanik Film Festivali (Yunanistan)
    • Ljubljana Film Festival (Slovenya)

    Ödüller

    • 2012 İstanbul Film Festivali: En iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, Radikal Halk Ödülü, En iyi Görüntü yönetmeni En iyi kurgu ödülleri.
    • 2012 Osians’ Cinefan Film Festivali (Hindistan): En iyi Film ödülü.
    • 2012 Adana Film Festivali: En iyi Erkek oyuncu, En iyi yardımcı kadın oyuncu ödülleri.
    • 2012 St.Petersburg Film Festivali: Halk ödülü.
    • 2012 9. Dubai İnternational Film Festivali: En iyi Film-En iyi Erkek oyuncu ödülü.

    Basın

    Sinema ve edebiyat ilişkisine dair temel tartışmanın, uyarlamanın romanın aslına sadık kalıp kalmaması üzerinden yapılmasının hem edebiyat hem de sinema eleştirisine getirdiği sınırlılıklar konusunda pek çok araştırmacı hemfkirdir (Stam & Raengo, 2005; Casetti, 2005). Sinema ve edebiyat arasında bir hiyerarşi yaratarak sinemayı ikincilleştiren, üretim modundaki farklılıkları ve sinema dilinin olanaklarını dikkate almayan bu anlayış bütün metinlerin metinlerarası alandan beslendiğini göz ardı eden özcü bir bakış açısına dayanmaktadır.

    Sinema edebiyat eserlerini yeniden yaratırken metinlerarası bir alandan beslenir ve metnin özüne ilişkin bir yaklaşım postyapısalcılığın getirdiği yeni tartışmalar ışığında anlamsızlaşır (Stam & Raengo, 2005). Robert Stam’e göre Bakhtin’in diyalojizm kavramından yararlanan ve metne sadakattense metinsel işaretlerin sonsuz olasılığını vurgulayan Kristeva’nın metinlerarasılık teorisi, Foucault’nun yazarın işlevini önemsizleştiren “söylemin nüfuz eden anonimliği” kavrayışı ve Bakhtin’in yazarın var olan söylemlerin orkestra şef olduğu düşüncesi bütün sanat dalları için orijinalin önemini azaltmaktadır (Stam, 2005, s. 4).

    Bakhtin’in bir sözcenin diğer sözceyle zorunlu ilişkisi olarak tanımladığı ve romanın belirleyici özelliği olarak nitelendirdiği diyalojizm daha geniş, metinlerarasılıkla ilişkili bir bağlamda kültürün bütün söylemsel pratikleri tarafından yaratılan sonsuz ve sınırsız olasılığa, sanatsal metnin içinde konumlandırıldığı ve sadece ayırt edilebilir etkilerle değil aynı zamanda yayılma süreci aracılığıyla metne ulaşan iletişimsel sözler matrisine göndermede bulunmaktadır (Stam, 1992, s. 15).

    Bu kapsamda orijinal ve kopya arasındaki hiyerarşinin geçersizleştiği ve Bakhtin’in hibrit inşa olarak adlandırdığı artistik ifadenin daima birinin sözcüğünü diğerinin sözcüğüyle karıştırdığı söylenebilir. Bu bakış açısına göre adaptasyon da söylemler, beceriler ve izlere ilişkin bir orkestrasyon, farklı medya ve söylemleri bir araya getiren hibrit inşa olarak değerlendirilmelidir (Stam & Raengo, 2005, s. 9). Robert Stam ve Alessandra Raengo’nun da belirttiği gibi artık söz konusu olan metindeki çelişkiler, aşırılıklar ve çatlaklardır.

    Önemli olan flmin romanın ruhunu yansıtıp yansıtmamasından çok metni yaratıcı bir gözle değerlendirip değerlendiremediği olmalıdır (2005, s. 9).2 Dolayısıyla anlatı biliminin temel kavramlarından yararlanarak flmin anlatısal, biçimsel (mizansen, bakış açısı, ses ve müzik kullanımı) ve tematik özelliklerini belirlemek ve bunları toplumsal ve kültürel bir bağlamla ilişkilendirmek sinema ve edebiyat ilişkisini özcü bir bakış açısından kurtarmak açısından daha doğru bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu çalışma da bu doğrultuda bir çaba ortaya koymayı amaçlamaktadır.

    Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar (2012/1864) adlı romanından uyarladığı Yeraltı flmini Bakhtin’in diyalojizm, kronotop, karnaval ve metinlerarasılık gibi kavramlarından yola çıkarak değerlendirecek olan çalışma, romanın flme aktarılması sırasında yönetmenin tercih ettiği anlatısal, biçimsel ve tematik değişikliklere odaklanacak ve bunların toplumsal iktidar ilişkileri, ahlaki otorite ve toplum-birey ilişkisi bakımından ne anlama geldiğini araştıracaktır.

    Bu doğrultuda çalışmanın temel varsayımı, Demirkubuz’un romanı kendi tematik ve biçimsel yönelimi çerçevesinde gözden geçirirken, romanın bireycilik eleştirisini ve sunduğu çokseslilik boyutunu sınırlandırmış olduğudur. Filmde varoluşçu izlekler temel alınırken sınıfsal çelişkiler belirsizleştirilmekte ve iktidar eleştirisi geri plana atılmaktadır.

    Yeraltından Notlar

    Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı 19. yy’da ilerleme, modernleşme gibi doktrinlerin ve akıl ve bilime dair inancın üstünlük kazandığı Rusya’da yaşayan 40 yaşlarındaki bir entelektüelin hem dönemin sınıfsal açıdan hiyerarşik, katmanlaşmış Rus toplumuna yönelik gözlemlerini hem de çeşitli felsef doktrinler üzerine düşüncelerini, yaşamından seçtiği kimi örnek olaylar etrafında sorgulaması üzerine kurulmuştur.

    Bu sorgulama Aydınlanma teorisyenlerinin iddia ettiğinin aksine,4 medenileşmenin bireyin iyi ve güzel şeyleri arzulamasını gerektirmediğiyle ilişkilidir.5 Anı, otobiyograf gibi çeşitli türleri içine alan ve itirafar biçiminde kaleme alınan roman iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, romanın hem anlatıcısı hem de kahramanı olan yeraltı insanının akıl, bilim, aydınlanma, romantizm ve insan doğası üzerine görüşlerini dile getirmesi üzerinden kurgulanırken, ikinci bölüm kahramanın eski okul arkadaşları, meyhanede karşılaştığı subay, “fahişe” Liza ve uşağı Apollon’la geçmişte yaşadığı olayları anlatmaktadır.

    İnsanın yalnızca rasyonel bir varlık olmadığının, kendi çıkarına ve yararına olmayan şeyleri de arzulayabileceğinin ifade edildiği romanda kötülük, kıskançlık, haset, hınç, kin, zaaf gibi insan ruhunun karanlık yönlerine dikkat çekilmekte ve insan doğasının anlaşılmaz karakteri vurgulanmaktadır. Bu bağlamda kahramanın acı çekmeye, aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye yönelik eğilimleri, Terry Eagleton’ın Dostoyevski romanlarının çoğunda karşımıza çıktığını belirttiği sado-mazoşizm6 dinamiği tarafından belirlenmektedir.

    Eagleton’ın da ifade ettiği üzere, Dostoyevski’nin romanlarında ister memur isterse toprak sahibi, soylu rolünde sunulsunlar kendi yozlaşmalarını hem başkalarına saldırarak hem de kendilerini şiddetli bir cezalandırmaya tabi tutarak gösteren karakterler, tuhaf ve gülünç bir şekilde davranmakta, sıklıkla “acılı bir alçalma deneyimi” yaşamaktadırlar (2012, s. 231). İnsanlarla tahakküm içeren ilişkiler kuran yeraltı insanı da, ya kendisini küçük düşürecek eylemlere girişmekte, insanlara boyun eğmiş gibi görünerek içten içe bir hınç beslemekte ya da onları kendi otoritesine tabi kılmaya çabalamaktadır.

    Öteki insanların yüksek mevki sahibi olmaya, para kazanmaya ve şöhretli olmaya yönelik hırslarını küçümserken eş zamanlı olarak kendisinin de en az onlar kadar hatta onlardan daha kötü, aşağılık ve ahlaksız olduğunu ifade etmektedir. Kahramanın yeraltında yaşamasının nedeninin yalnızca toplum tarafından dışlanmasıyla değil, aynı zamanda topluma yabancılaşmasıyla ilgili olduğu açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda, romanın Rene Girard’ın da belirttiği üzere romantik eleştirmenlerin nitelendirdiği biçimde varoluşçu özgürlük ve isyanın bir örneği olarak görülemeyeceği , Dostoyevski’nin kahramanıyla alay ettiği, bireyci iddiaları yerle bir ettiği ve romanı acı ama aynı zamanda gülünçlükler içeren bir hiciv metni olarak kurguladığı söylenebilir (2001, s. 210-211).

    Girard’ın deyişiyle; “Akılcı, romantik ve ‘varoluşla ilgili’ soyutlamaların ardında saklanan hakikattir yeraltı. Yeraltı zaten var olan bir hastalığın ağırlaşması, ortadan kalktığı sanılan bir metafziğin kanserli hücreler gibi çoğalmasıdır. Yeraltı, kişinin soğuk akılcı mekanizmalardan aldığı öç değildir. Bize kurtuluşu getirecekmişçesine dalmamak gerekir ona” (2001, s. 210). Benzer biçimde Dostoyevski’nin romanda modern burjuva insanının yalnızlığını konu aldığını belirten Georg Lukács da romanın bu durumu idealize etmek yerine çıkmaz bir yol olarak sunduğunu vurgulamaktadır (1986, s. 71). Romanda karakterin arzuları ve hedeferi net bir biçimde tanımlanmamaktadır.

    Yeraltı insanı geçmişiyle ilgili bazı itirafarda bulunacağını söylese de, kendisiyle ve yaşadığı olaylarla ilgili çelişkili yorumlarda bulunarak, aynı cümle içinde iki karşıt fkri dile getirerek ve sıklıkla yalan söylediğini ifade ederek okuyucunun hem onun hakkında hem de anlatı hakkında sabit bir yargıya varmasını güçleştirmektedir. Bu durum da hem romanın karşıt seslerden oluşan çoğulcu bir yapıya kavuşmasını sağlamakta hem de anlatıcının güvenilirliğini zayıfatmaktadır. Bu kapsamda karakterin bir subay tarafından küçük düşürülmesine dair anlattığı öykünün, anlatıcının güvenilmezliğine dikkat çeken önemli örneklerden biri olduğu ifade edilebilir (Stam, 2005, s. 198).

    Karakter intikamını planlı biçimde kurguladığı çarpışma gösterisiyle aldığını ve subayla eşit hale geldiğini söylese de, romanda subayın onu gördüğüne ve varlığının farkına vardığına ilişkin hiçbir geçerli kanıt sunulmamaktadır. Okuyucuyla karşılıklı konuşma üslubuna yaslanan roman hem anlatıcının kendi düşüncelerini hem de kendisini öteki insanların yerine koyarak onların cevaplarını dile getirmesi bağlamında Bakhtin’in diyalojik ve çokseslilik olarak adlandırdığı bir yapıya karşılık gelmektedir.

    Bakhtin’in Dostoyevski’nin romanlarına dair saptamaları Yeraltından Notlar özelinde de geçerlidir. Dostoyevski’nin romanlarının çok katmanlı olduğunu ifade eden Bakhtin, her seste rekabet halindeki çelişkili öteki sesin duyulabileceğini belirterek, her ifadede bir çatlağın ve başka çelişkili bir ifadeye geçme hazırlığının söz konusu olduğunu vurgulamaktadır (2004, s. 79). Bakhtin’in deyişiyle; “Bir karakterin her deneyimi, her düşüncesi içsel olarak diyalojiktir, polemikle yüklüdür, mücadeleyle doludur ya da aksine kendi dışından gelecek esinlere açıktır -ama hiçbir durumda yalnızca kendi nesnesi üzerinde yoğunlaşmış değildir; sürekli başka bir kişiye bir yan-bakış eşlik eder ona.

    Dostoyevski’nin sanat biçimine bürünmüş bir bilinçler sosyolojisi sunduğu söylenebilir” (2004, s. 81). Son olarak romanın tematik yapısına bakıldığında ise üç temel izleğin ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Bunlardan ilki “Tek başınayım, ama onlar hep birlik” biçiminde sunulan toplum karşısındaki bireydir. İkincisi akıl ve bilime duyulan inançla arzular arasındaki karşıtlıktır. Sonuncusu ise bununla da bağlantılı olarak sunulan ahlaki doğru ve yücelik karşısında duyulan öfke ve bilinçli biçimde onu tahrip etme isteğidir.

    Yeraltı Filminde Metinlerarasılık ve Diyalojik Söylem

    Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından uyarlanan flmin pek çok noktada romandan farklılaştığı görülmektedir. Filmin olay örgüsü memurluk yapan ve ailesinden kalan bir apartman dairesinde tek başına yaşamını sürdüren Muharrem’in eski okul arkadaşlarıyla, karşılaştığı “fahişeyle” ve gündelikçi Türkan’la ilişkisi üzerinden yapılandırılmaktadır. Bu bağlamda yeraltı insanının intikam almayı planladığı, kendisinden daha üst bir sınıfa mensup subay anlatıdan çıkarılmış ve uşak Apollon’un yerine de anlatıya gündelikçi Türkan karakteri ilave edilmiştir.

    Ayrıca 19. yy.’da St. Petersburg’ta geçen roman 2000’ler Türkiyesi’ne uyarlanmış, dolayısıyla anlatıcının Rus toplumuna yönelik gözlemlerinin yerini Türkiye’nin toplumsal hafızasına kayıtlı bazı kültürel, politik ve toplumsal olaylar almıştır. Bunları metinlerarasılık kavramıyla da değerlendirmek mümkündür. Film hem kaynak roman hem de yönetmen ve oyuncu gibi dinamiklerle bağlantılı birçok farklı metni aynı anda düşünmeyi gerektirmektedir.

    Uyarlamada Yeraltından Notlar romanının yanı sıra, Dostoyevski ve Nietszche9 gibi düşünür ve edebiyatçıların fkirlerine, eserlerine göndermede bulunulmakta ve Demirkubuz’un önceki flmlerinden itibaren takipçisi olduğu varoluşçu izlek derinleştirilmektedir. Ayrıca auteur yönetmenlerden biri olarak görülebilecek Demirkubuz’un önceki flmlerinden sahneler alıntılanmasının yanı sıra kullandığı bazı tematik ve biçimsel unsurlar tekrarlanmaktadır. Muharrem ağlayarak Masumiyet (1997) flminden bir sahneyi izlemekte, Üçüncü Sayfa (1999) ve Yazgı’da (2001) olduğu gibi bir cinayet planı yapılmakta, açık kalan kapı, televizyon ve sessiz çocuk gibi bazı motifer kullanılmaktadır.

    Bu flmlerde olduğu gibi yoksulluktan kurtulmak için cinayeti göze alan bir kadın karakter karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak uzun, sabit planlardan yararlanılması ve ölü zamanların kullanılması flmin temposunu yavaşlatmakta ve yaşanılan anın uzatılmasını sağlamaktadır. Kapı eşiklerinin flmdeki çerçevelemelere dahil edilmesiyle ve iç mekân çekimlerinde kimi zaman üst açının kullanılmasıyla ise karakterin var olan mekâna sıkıştırılması mümkün kılınmaktadır.

    Ayrıca Muharrem yönetmenin diğer flmlerindeki zayıf iradeli erkek karakterlerin yanı sıra Türkiye sinemasındaki kaybeden ya da tutunamayan pek çok erkek karakterle ortaklık taşımaktadır. Örneğin Muharrem de Anayurt Oteli’ndeki 10 (Ömer Kavur, 1986) Zebercet gibi ailesinin ölümüyle birlikte yalnız kalmıştır ve varoluşsal bunalımlar yaşamaktadır.11 Ancak, Muharrem’in Zebercet’ten farklı olarak, toplumdan onay görme arzusundan sıyrıldığı ve kötülükle ilişkisini farklılaştırdığı görülmektedir (Ökten, 2012, s. 74; Yücel, 2012, s. 84).

    Türkiye’deki sinema ortamı ve başarının ödülle eşitlenmesi ise Zeki Demirkubuz’un ironik söylemi aracılığıyla dile getirilmektedir. Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde aldığı ödül bir edebiyat ödülüne, Mayıs Sıkıntısı (1999) flmi ise Ankara Sıkıntısı romanına dönüştürülmüştür. Ayrıca Cevat’ın ödül konuşmasıyla Nuri Bilge Ceylan’ın ödülünü Türkiye’ye adadığı Cannes’daki konuşması hatırlatılmakta ve bir tür ikirciklik/sahtelik duygusu yaratılmaktadır. Bunların yanı sıra esprili bir dille dönemin toplumsal ve siyasal kimi olaylarına da göndermeler yapılmaktadır.

    Politikacılara karşı düzenlenen ve toplumsal muhalefeti ifade eden yumurtalı protesto Muharrem’in kendisini rahatsız eden komşularının camına yumurta ve patates atıp kaçması biçiminde kendisine yer bulmaktadır. Yine Reha Erdem’in Kosmos (2010) flmindeki kuş sesi çıkaran insanlar flmde Muharrem’in apartmanda, otel odasında ya da otobüste ulumasıyla ve hırlamasıyla kesişmektedir. Son olarak ise Engin Günaydın’ın daha önce canlandırdığı rollere göndermede bulunulduğu söylenebilir. İzleyici Muharrem’i daha önce hesapçı, kurnaz, tekinsiz olmak üzere pek çok karaktere bürünen Günaydın’ın önceki karakterleriyle birlikte okumaktadır.

    Muharrem’in temizlikçi kadına yaşlı adamı öldürmesi için akıl vermesi, Vavien (Yağmur Taylan & Durul Taylan, 2009) flminde karısını öldürme planları yapan Celal’i akla getirmektedir. Ancak Demirkubuz’un bu flminde bütün bu alıntıları, daha önceki flmlerinden farklı olarak esprili bir dille ele aldığı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülük ve acımasızlığı trajediden daha çok absürd bir anlatım ve parodi çerçevesinde değerlendirdiği görülmektedir. Yeraltından Notlar’ın flme uyarlanması sırasında karşımıza çıkan önemli değişikliklerden bir diğeri, romanın diyalojik yapısıyla ilişkilidir.

    Robert Stam’e göre Yeraltından Notlar’ı adapte etmenin zorluklarından biri nevrotik anlatıcının/kahramanın içsel diyalojik söyleminin temsil edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yazar romandaki olayların çoğunun ruhsal ve söylemsel nitelikli olmasının adaptasyonu güçleştirdiğini ifade etmektedir (2005, s. 201). Stam’in bu düşüncesine paralel olarak, flmde romandaki diyalojik söylemin bir ölçüde kesintiye uğratıldığı görülmektedir. Romanda anlatıcının gerçekleri söyleyip söylemediğine ilişkin sıklıkla şüpheye düşülmesine karşın, filmde Muharrem’in hayalleri/arzuları/ fantezileri ve gerçekler arasında daha net ayrım yapılması flmin diyalojik yapısını zayıfatmaktadır.

    Karakterin diğer görüşlerle çok fazla hesaplaşmaya girdiği görülmemekte, anlatıcının düşüncelerine ya da hayallerine erişim olanağımız, anlatının absürd niteliğini pekiştiren birkaç sahne dışında üst ses kullanımıyla ve diğer karakterlerle olan diyaloglarıyla sınırlandırılmaktadır. Ancak zaman zaman sunulan görsel kompozisyonlar ve mizansen, karakterin içsel çatışmalarının ve çelişkilerinin dile getirilmesini sağlamaktadır.

    Örneğin eski okul arkadaşlarıyla yemek yediği lokanta sahnesinde karakterin düşündükleri ve söyledikleri arasındaki ikilem, tek planda çekilen sahnenin iki farklı (önce hayali ve sonra gerçek) versiyonunun sunulması aracılığıyla vurgulanmaktadır. Gerçeklik algısı karakterin söylediği bazı şeylerin zihninin bir dışavurumu olduğunun anlaşılmasıyla bozulmaktadır. 13 Ayrıca karakterin uyuduğu sırada tıkırtı sesi işitilmesi, genellikle baş aşağı yatması, aniden korkuyla uyanıp gözlerini açması ve derin derin nefes alıp vermesi gibi eylemleri huzursuz dünyası hakkında bilgi vermektedir.

    Onu çevresindeki topluluk yaşamından yalıtan ve genelde diğer karakterlerle arasında hep bir mesafe olduğu izlenimi yaratan yakın çekimlerine zaman zaman eşlik eden geniş açılı objektif, karakterin net, çevresindeki fgürlerin/nesnelerin fu olduğu (ya da bunun tam tersinin geçerli olduğu) görüntü kompozisyonları, sıklıkla baş aşağı yatarken üst açıdan çekilmesi, kimi zaman ayna ve penceredeki yansımalar aracılığıyla imgesinin çift hale getirilmesi karakterin grotesk bir görünüm kazanmasına neden olmaktadır. Kusarken, hırlarken, ulurken, kendini koklarken ve mastürbasyon yaparken görüntülenmesi de bu grotesk görünümü pekiştirmektedir.

    Bakhtin’in karnaval yaşamının özellikleri arasında saydığı altüst edici bedensel işlevler14 flmde toplumsal normların ve ahlak kurallarının bilinçli biçimde dışına çıkılmasıyla karşılığını bulmaktadır. Tuhaf ve gülünç davranışlarda bulunmak, kendisini küçük düşürmek toplum dışı kalan karakterin gösterisine dönüşmektedir. Ayrıca flmde her tür resmi konum ve ciddiyete yönelik alay, davranış kurallarının küfür, müstehcenlik, aşağılama ve kabalıkla ihlali ve yüksek kültür ile aşağı kültürün iç içe geçmesi gibi karnavaleskin diğer özellikleri de (Bakhtin, 2005) cisimleşmektedir.

    Ancak karnaval yaşamı Bakhtin’in düşüncesinde daha çok alt sınıfarın üst sınıfar karşısındaki direnişi ve iktidara yönelik başkaldırısı çerçevesinde değerlendirilmesine karşın -bütün hiyerarşilerin tepetaklak edildiği ve tersine çevrildiği karnaval ortamında herkes eşit statüdedir- burada sınıfsal bakış açısından ve otoriteye yönelik doğrudan bir eleştiriden farklı olarak, genel anlamda toplumsal düzenin yıkımını temel alan anarşist, bireyci bir yönelimin benimsendiği görülmektedir.

    Bu bağlamda groteskin de tam olarak halk kültürü unsurlarıyla şekillenen, topluluk yaşamını ve gülmenin yaşamı yenileme özelliğini temel alan Ortaçağ ve Rönesans dönemindeki işleviyle karşımıza çıkmadığı, “tüm derinliği, karmaşıklığı, tüketilemez kaynaklarıyla öznel insanın içselliği(ni)” keşfeden, bedensel hayatın yeme içme, çiftleşme ve dışkılama gibi imgelerinin yeniden hayat veren güçlerini yitirerek tüm kabalığıyla ele alındığı romantizm dönemindeki grotesk anlayışına yaklaştığı ifade edilmelidir (Bakhtin, 2005, s. 67, 72).

    Filmde de Dostoyevski’nin romanında olduğu gibi her şey birbirinin zıddının sınırında bulunmakta (Bakhtin, 2004, s. 249; Hauser, 2006, s. 311), komedi ve trajedi, iyilik ve kötülük, deha ve delilik, vicdan ve vicdansızlık, yüceltme ve aşağılama, utanç ve kibir, mazoşizm ve sadizm, felsefe ve popüler kültür gibi karşıtlıkların iç içe geçmesi çokanlamlılığa zemin hazırlamaktadır. Bu tarz bir araya gelişler ve çelişkili kodlamalar daha önce de belirtildiği üzere flmin karnavalesk yapısının bir özelliği diyebileceğimiz her türlü resmi konum ve ciddiyete yönelik alayı, görgü kurallarının/ahlaki kuralların dışına çıkılmasını mümkün kılmakta ve anlatının absürd niteliğini pekiştirmek için kullanılmaktadır.

    Romanda karakterin eve kapanıp günlerce okuması ve hayal kurması gibi entelektüel kimliğinin dışavurumu olan eylemler, flmde karakterin önce Nietszche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabını okuması, ardından Masumiyet’i izlerken ağlaması ancak hemen arkasından gözlük takarak vurdulu kırdılı üç boyutlu bir aksiyon flmi izlemesi ve spor salonuna giderek kadınları dikizlemesi biçiminde peş peşe tutarsız, bir duygudan diğerine hızla salındığı çelişkili eylemleriyle yer değiştirmektedir. Yüksek kültür ve aşağı kültürün bir araya getirilmesini mümkün kılan bu tarz sunumlar, ciddi olan şeylerin gülünçleştirilmesini cisimleştirmektedir (Bakhtin, 2001).

    Yine Bakhtin’in Dostoyevski’nin yapıtlarının neredeyse tümünde etkili olduğunu belirttiği, karnavallaşmış edebiyatın örneklerinden biri olarak nitelendirdiği Menippos Yergisi’nin (2001, s. 258-259) tuhaf davranış, sefalet doğalcılığı gibi kimi özelliklerinin de karşımıza çıktığı görülmektedir.

    Bakhtin’in hakikatin serüveninin batakhanelerde, genelevlerde, meyhanelerde gerçekleşmesi ve fkir kişisinin dünyevi kötülük ve ahlaksızlıkla, bayağılıkla karşılaşması çerçevesinde yorumladığı sefalet doğalcılığı (2001, s. 228) Muharrem’in “Birbirinden karanlık yerlerde dolaşıyor, çirkin ve utanç verici şeylere karşı dayanılmaz istek duyuyordum”, “Ufak çaplı fuhuş alemi yarattım”, “Başımda krallığımın tacı yeraltına dönüyordum” ve “Çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı” gibi sözleri aracılığıyla ve gece, geç saatlerde gezindiği karanlık, izbe mekânlar ve birlikte olduğu seks işçileriyle görünür kılınmaktadır.

    Ayrıca romanda evinden çıkmayarak kendisini topluluk yaşamından izole eden karakterin, flmde kimi zaman insanlarla iletişim kurmaktan kaçındığı, kimi zamansa teklifsizlikle onların mahremiyetini ihlal ettiği, görgü kurallarının dışına çıktığı; örneğin bir partideki yüksek sesli müzikten rahatsız olup komşularının camına yumurta ve patates attığı, otobüste başkalarının tuhaf bakışlarına aldırmadan uluduğu ya da gözlerini kendisiyle alay ettiğini düşündüğü ofsteki diğer memurların üzerine diktiği görülmektedir.

    Robert Stam’in, Nicolas Sarquis’in yönetmenliğini üstlendiği bir başka Yeraltından Notlar uyarlamasındaki (The Underground Man, 1981) kahraman için yaptığı tespit, Muharrem’le de ortaklık taşımaktadır. Zeki Demirkubuz’un flminde de yeraltı insanı sinik numarası yapan, hayal kırıklığına uğramış bir idealistten çok ıslah olmaz bir sinik olarak sunulmaktadır (Stam, 2005, s. 201).

    Filmdeki anlatıcı güvenilirlik bakımından romandaki anlatıcıdan farklılaşmaktadır. Romanda anlatıcının gerçekleri söyleyip söylemediğine, kendi paranoyalarını dile getirip getirmediğine ilişkin bir belirsizlik yaratılırken (Stam, 2005, s. 194)15 flmde hem yakın ve ayrıntı çekimler hem üst ses kullanımı aracılığıyla karakterin her tür eyleminin, düşüncesinin ve hayalinin tanığı olan izleyicinin onun, etrafındaki olaylara ya da kişilere ilişkin yargılarını paylaşması sağlanmaktadır.

    Gündelikçinin daha önce öldürmeye çalıştığı yaşlı ev sahibiyle servetine konmak için evlendiğinin, ödül alan Cevat’ın aslında bir fkir hırsızı ve arkadaşlarının “başarıya tapınan yalakalar” olduğunun vurgulandığı sahnelerde olay örgüsü ve mizansen aracılığıyla izleyicinin Muharrem’le özdeşleşmesi mümkün kılınmaktadır.

    Söz konusu sahnelerde ödül alan Cevat’ın topluluk adına konuşurken diğerlerinin onun her söylediğini onaylaması, arkadaşlarının Muharrem’i dışlaması, karakterin entelektüel birikiminin onlardan üstün kılınması iç sesi duyulan Muharrem’in onlar üzerinde bir tür ahlaki ve entelektüel otorite kazanmasını sağlamakta ve flmin diyalojik yapısını zayıfatmaktadır.

    Yeraltı Filminde Zaman-Mekân İlişkisi

    Roman ve flm arasındaki farklılıkları ele alırken üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da Bakhtin’in kronotop kavramı aracılığıyla değerlendirilebilecek zaman ve mekân arasındaki ilişkidir. Bakhtin’in kavramlarının çoğunlukla romanla ilişkili geliştirilmesine karşın uyarlamaları aydınlatmaya da yardımcı olduğunu ifade eden Robert Stam ve Alessandra Raengo’nun belirttiği üzere kronotop, roman ve flmdeki yer ve zamana ilişkin özellikleri tarihselleştirmeye imkan sağlamakta, zaman ya da yer arasında herhangi bir tercihten kaçınmaktadır (2005, s. 26).

    Kısaca zaman ve uzam arasındaki içkin ilişki olarak tanımlanabilecek kronotop, hem mekân zamanının maddileştirilmesini mümkün kılmakta hem de anlatının temel örgütlenmesini gerçekleştirmektedir (Bakhtin, 2001, s. 315-316). Ayrıca anlamın biçimlendirilmesi, romanın anlatısal olaylarının örgütlenmesi, karakterin şekillendirilmesi ve anlatı düğümlerinin birleştirilmesi hususunda önemli iş gören kavram karşılaşma, yol ve eşik gibi çeşitlere ayrılmaktadır.

    Karşılaşma kronotopunda zamansallık, duygu ve değerin yoğunluğu etkili olurken, karşılaşmayla bağlantılı ve daha düşük dereceli duygu yoğunluğuyla karakterize olan yol kronotopunda hem aralarında mesafe olan hem de toplumsal olarak ayrışan insanların bir araya geldiği, yeni başlangıçların ya da bitişlerin hayata geçtiği ya da zıtlıkların, çelişkilerin iç içe geçtiği görülmektedir (Bakhtin, 2001, s. 316-317). Eşik kronotopu ise daha çok eğretilemeli ve simgesel şeylerle ilgilidir; yaşamdaki dönüm noktaları ve kopuşlarla, karar anlarıyla, krizlerle ve hatta “bir yaşamı değiştirmede başarısızlığa uğrayan kararsızlıkla, eşiğin ötesine adım atma korkusuyla” bağlantılandırılmaktadır.

    Bakhtin’in deyişiyle, bu kronotopta “zaman temelde ansaldır; sanki hiç süresi (duration) yokmuş ve biyografk zamanın normal seyrinin dışına çıkmış gibidir” (2001, s. 322). Stam vd. Bakhtin’in sinemaya referansta bulunmasa bile onun kategorilerinin mekânsal ve zamansal göstergelerin tek bir bütünde kaynaştığı sinema için de uygun olduğunu ifade etmektedir. Yazarlara göre Bakhtin’in “zamanın yoğunlaştığı, ete kemiğe büründüğü, sanatsal olarak görünür olduğu” bir yer ve “mekânın sorumlu ve zamanın, hikâyenin ve tarihin hareketlerine duyarlı olduğu” bir yer olarak roman tanımlaması bazı açılardan edebiyattan daha fazla sinemaya uygundur (2008, s. 217-218).

    Stam ve Raengo da flmsel analiz için kronotopun kapsamının genişletilebileceğini ve sinemada üç unsur arasındaki etkileşime göndermede bulunulabileceğini belirtmektedir. Bunlar flmdeki dekor, zaman ve mekâna ilişkin düzenlemeler olarak sıralanabilir. Örneğin kara flmdeki barlar, salonlar ve şehrin caddeleri dekoru ifade ederken, Ray’in sinemasındaki yavaş ritim zamana ve Welles’in eğik (oblique) açısı ya da Godard’ın düzleştirilmiş (fattened) perspektif uzamsal artikülasyona karşılık gelmektedir (2005, s. 27). Vivian Sobchack de kronotopu kara flme uyarladığı “Lounge Time: Post-War Crises and Chronotope of Film Noir” başlıklı yazısında, kara flmdeki kronotopun,17 savaş sonrasındaki değerlerin krizini ifade eden zaman-mekân olarak ortaya çıktığını ifade etmektedir.

    Sobchack’e göre bu flmlerde kokteyl salonu, gece kulübü, otel ve yol üstü kafenin kiralık mekânı ile evcimen, güvenli ev dünyası arasında karşıtlık kurulmaktadır. Kara-flmdeki kronotop, ekonomik tutarlılık ve evcimenliğin parçalandığı savaş sonrası bastırılmış histeriyi sapkın biçimde kutsamaktadır (aktaran Stam vd., 2008, s. 218).

    Bu bağlamda Yeraltı flminin uzamı, karakterin yalnızlığını, tekdüze, sıkıcı, izole yaşamını ifade etmek üzere tasarlanan apartman dairesi; saatin geçmek bilmediği, demir parmaklı pencereleriyle kıstırılmışlık ve hapsedilmişlik hissi uyandıran memuriyet yaptığı ofsi; kâh mum ışığıyla kâh forasanla aydınlatılan ikinci sınıf bir otel odası; arkadaşlarıyla buluştuğu şık ve nezih bir restoran; yanlışlıkla gittiği ve rezalet çıkardığı lüks bir otel; üst açıdan çekilen ve sarmal şeklinde sunulan, ofse gidip gelirken kullandığı merdivenler ve flmin tamamına hâkim olan yavaş ritmin aksine kısa kesmelerle, yanıp sönen ışıklarla görüntülenen, kapı açılma/kapanma sesinin hatta kapının gıcırdaması gibi rahatsız edici seslerin işitildiği geceleri gizlice gezdiği karanlık, kuytu sokaklar ve pavyon, gece kulübü gibi tekinsiz ortamlar olarak sunulmaktadır.

    Ayrıca flmde karşılaşma kronotopu ve eşik kronotopu gibi zaman-mekânların önem kazandığı görülmektedir. Karşılaşma kronotopu anlatının düğüm noktalarını belirlerken, olayların esas olarak romandaki gibi epik zamanın ve biyografk zamanın üstünden atlandığı kriz anları ve felaketin patlak verdiği eşik kronotopunda ve ikamesi yemek odası olan kamusal alanda (Bakhtin, 2001, s. 275) yoğunlaştığı görülmektedir. Filmin zaman-uzamında sürekli tekrar eden olaylar -kahraman belgesel izler, yumurta yer, uyur, uyanır, temizlikçi gelir, kahvaltı yapar, daireye gider- kahramanının rutin yaşamının dengesini sarsan karşılaşmalarla bozulmaktadır.

    Karakterin eski bir okul arkadaşına uğraması kendisini arka arkaya, hem başlangıç hem de bitiş olarak nitelendirilebilecek, yıkımla sonuçlanan bir sürü krizin içinde bulmasıyla sonuçlanmaktadır. Çağrılmadığı halde yemeğe gitmekte, arkadaşları tarafından aşağılanacağı ve kendisini gülünç duruma düşüreceği eylemlerde bulunmakta, gündelikçi kadınla kavga etmekte ve tanıştığı “fahişeye” kötü davranıp evini tahrip etmektedir. Ayrıca kamera çerçevelemelerinin genellikle daha önce de belirtildiği gibi kapı ve pencere gibi düzlemlerin dışından, eşikten yapıldığı görülmekte ve karakterin sıklıkla apartman dairesine sıkıştırılması mümkün kılınmaktadır.

    Demirkubuz’un flmlerinden aşina olduğumuz açık kalan kapıyla biten son sekans ise eşikte olma halinin ana sahnesi haline dönüşmektedir. Bu kronotop bir yandan sınırların bertaraf edilmesini, içerisidışarısı, mahremiyet alanı-kamusal alan karşıtlığının bozguna uğratılmasını ifade ederken diğer yandan Bakhtin’in de belirttiği gibi yaşamı değiştirme kararsızlığının, eşiğin ötesine adım atma korkusunun altını çizmektedir (2001, s. 322). Bunlara ek olarak, bu zaman-uzamın anlatısal açıdan önemli bir işlevi karşıladığı, “fahişenin” eşikten Muharrem’in dairesine adım atmasıyla birlikte karakterin sunumuna ve tematik yapıya dair anlatının döngüselliğini ortaya çıkardığı görülmektedir.

    Çünkü kadın karakterin içeri girmesiyle birlikte kahramana dair sado-mazoşizm vurgusu yeniden işlerlik kazanmaktadır. Bir yandan “fahişenin” dizine yatıp, iyi olmak istediğini söyleyerek kendisini kurbanlaştırmakta diğer yandan kurt taklidi yaparak kadını korkutmakta ve onun üzerinde bir tür sadizm uygulamaktadır. Ayrıca bu sahnelerde açık kalan kapının ikinci bir işlevi de karanlık iç mekân ve aydınlık dış mekân karşıtlığından hareketle karakterin değişme olasılığına ilişkin yorumlar yapılmasına imkan sağlamasıdır.

    Apartmandaki ışığın kapı aralığından daireye süzülmesi, karakterin değişme olasılığına dair bir tür umudu akla getirirken, “fahişenin” evden ayrılmasının ardından Muharrem’in acıdan haz aldığını keşfetmesiyle birlikte apartmandaki ışık sönmekte, pencereden sızan ışık dışında daire tamamen karanlığa gömülmekte ve kapının kapanma sesinin duyulması ve ekranın kararmasıyla birlikte değişim umudu yitirilmektedir. Ancak hem romanda hem de flmde olaylar kriz anlarında ve eşiklerde cereyan etse de olayların kapsamı, düzenlenişi ve süresi bakımından her iki anlatı türü arasında birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Romanda olaylar sondan başa doğru anlatılmakta; karakter şimdiki düşünceleri ve gözlemleri doğrultusunda geçmişteki olayları yorumlamaktadır.

    Roman felsef ilk bölümün ardından karakterin subayla birkaç yıla yayılan kavgasını, eski okul arkadaşlarıyla yaşadığı tatsız buluşmayı ve “fahişe” Liza’yla tanışmasını anlatmaktadır. Film ise hem romanda geçen kimi olayları güncelleştirmekte hem de romanın tematik bütünlüğüne uygun olarak yeni olaylar eklemektedir. Karakterin memuriyet yaptığı dönemde başından geçenleri kısmen kronolojik sıranın dışına çıkarak aktarmaktadır. Muharrem’in gündelikçiyle yaptığı cinayet planı, arkadaşlarıyla buluşması ve “fahişeyle” tanışması gibi olaylardan oluşan uzun bir sekans geriye dönüş biçiminde yapılandırılmaktadır.

    Muharrem’in gece aniden uykusundan uyanması çekimiyle başlayan ve anımsama olarak sunulan sekans, aynı çekimin tekrarlanmasıyla sonlandırılmakta ve olayların devamını görmemizi sağlayan şimdiki zamana geçilmektedir. Ancak anımsama olarak sunulan arkadaşlarla buluşma ve şimdiki zamana ait “fahişenin” eve gelişi arasında hem romanda olmayan ek olaylara yer verilmesi hem de anımsanan olayların ne kadar süre önce olduğuna dair herhangi bir bilgi sunulmaması olaylar arasında geçen süreye ilişkin çıkarım yapmayı güçleştirmektedir.

    Bu doğrultuda flmin geriye dönüş biçiminde sunulan ilk sekansında her şeyi bilen anlatıcının kullanıldığı, şimdiki zamanda geçen sekansta ise anlatılan öykü ve olaylar arasında eşzamanlılığın söz konusu olduğu görülmektedir. Olaylara karakterle aynı anda tanıklık edilmekte, karakterin izleyiciden daha fazlasını bildiğine ilişkin herhangi bir kanıt sunulmamaktadır. Romanda ise olaylar arasında ne kadar süre olduğuna ilişkin çıkarım yapmak daha kolaydır. Romanda karakterin Liza’yla tanışması ve Liza’nın eve gelişi arasında yalnızca uşağıyla yaptığı tartışma yer almakta, iki olay arasında dört gün olduğu ifade edilmektedir.

    Yeraltı Filminde Tematik Yapı

    Yeraltından Notlar flme aktarılırken tarihsel, toplumsal bağlam ve yönetmenin kişisel üslubu çerçevesinde romandaki tematik yapının da birtakım değişikliklere uğratıldığı görülmektedir. Söz konusu değişikliklerin en önemlilerinden biri, flmde romanın ilk bölümüne yer verilmemesi nedeniyle Aydınlanma eleştirisinin zayıfatılmasıdır. Akıl ve arzu arasında bir karşıtlık kuran ve 19. yy. Rus toplumuna eleştiriler sunan romanın aksine, flmde toplumsal ve siyasal bağlam arka planda kalmakta, varoluşçu izlekler belirginleştirilmekte; karakterin itirafarı aracılığıyla yabancılaşması, topluluk dışı kalması ve mazoşizmi vurgulanmaktadır.

    Ayrıca Muharrem’in iletişim kurduğu insanların hepsinin başarı, para, güce ya da üne tapınan olumsuz fgürlere dönüştürülmesi ve Muharrem’in onlarla ilişkili yargılarının doğrulanması sonucunda romandaki ironik tutumdan farklı olarak yeraltı yaşamı bir tür seçenek haline dönüştürülmektedir. Filmin karnavalesk ve diyalojik boyutunun zayıfamasına neden olan bu tutum ahlaki ve siyasi otoritenin sorgulanma olasılığını azaltmaktadır. Fırat Yücel’in de belirttiği üzere Demirkubuz’un herhangi bir ahlaki otoriteyle ya da tahakküm aygıtıyla hesaplaşmaksızın, insan doğasına ilişkin itirafarı bir tür özgürleşme eylemi olarak sunması kendi içinde bir tür kapanma yaratmakta, kişinin insani kötülüğün itirafıyla yeraltına çekilişi adeta zorunlu kılınmaktadır.

    Yücel’in deyişiyle; “Bu tür bir içe bakış ve itiraf pratiğinin […] bir başkaldırı niteliği taşıması çok zor, kayıtsızlığa ve sinizme yönelmesi ise çok muhtemeldir, dahası kendi içinde kapanan bir yapıya sahip olduğu için […] kibirli bir tekbenci dünya görüşünde sıkışıp kalma riski taşı(maktadır)” (2012, s. 84- 85). Dolayısıyla Demirkubuz’un önceki flmlerinde olduğu gibi toplumcu gerçekçiliği temel alan muhalif bir tutum yerine, insanın akılla açıklanamayan yönlerini ve özyıkıcılığı temel alan bir gerçekçilik anlayışından yana konum aldığı görülmektedir (Suner, 2006, s. 168, 214). Bu çerçevede romandaki Rus toplumunun sınıfsal açıdan katmanlaşmış olmasına yönelik eleştirel vurgunun, karakteri anlamamız bakımından önem kazanan sınıfsal çelişkilerin ve bunun yarattığı gurur yarasının da yönetmenin tematik yönelimine uygun olarak belirsizleştirildiği söylenebilir.

    Romanda Rus toplumunun sınıfsal açıdan hiyerarşik bir toplum olduğuna dikkat çekilirken temel değerlerin statü, servet ve başarı olmasına yönelik bir sorgulama yer almaktadır. Kahraman sürekli olarak yoksulluğunun fark edilmesinden endişe etmektedir. Hatta Lentricchia ve McAuliffe yeraltı insanının kibrini yaratan şeyin yoksulluk olduğunu ifade ederken (2004, s. 83), Hauser Dostoyevski romanlarında “yoksulluğun soyluluğuna değinen bir hava sezil(diğini)” belirtmekte (2006, s. 312), Nurdan Gürbilek ise Dostoyevski romanlarında yoksulluğun başkalarına anlatılır hale gelmesinin yarattığı gurur yarasından bahsetmektedir (2013, s. 27).

    Yeraltından Notlar’da da kişinin toplum içindeki değerinin sınıfsal konumuna ya da görünümüne bağlı olmasından dolayı hissedilen dışlanmışlık, yoksunluk hissi, görünmezlik duygusu ve hınç belirgindir. Örneğin karakterin eski okul arkadaşlarıyla yemek yediği sahnede maaşı ve işi hakkında sorular sorulması aşağılanmış hissetmesine neden olmaktadır. Bunda her ne kadar çekidüzen vermeye çalışsa da hırpani kıyafeti de etkilidir. Uzun uzun kıyafetin, hatta yaka kürklerinin kişinin toplumsal statüsünü belirlediği anlatılmaktadır. Ayrıca romanda kahramanın Liza’yla yeniden karşılaşmak istememesinin önemli nedenlerinden biri de Liza’nın onun yoksulluğunu görecek olmasıyla ve yarattığı kahraman imajının yıkılmasıyla ilişkilendirilmektedir.

    Yeraltı insanı kılıksız, perişan bir vaziyette Liza’ya yakalanmaktan ve onun karşısında aşağılanmış olmaktan mutsuz olmaktadır. Yine aristokrat subayla yoksul memurun karşı karşıya geldiği meyhane sahnesinde toplumsal eşitsizlik vurgusuyla birlikte otorite tarafından görülme arzusu ancak eylemde bulunma yetersizliği öne çıkmaktadır. Marshall Berman’ın da belirttiği gibi, yeraltı insanı, meyhanede subay tarafından görmezden gelinmesinin ve hakarete uğramasının yarattığı “Hamlet tarzı bir içe dönük çileden sonra” birkaç yıla yayılan intikam planı tasarlayacak, feodal Rusya’nın kast yapısına ilişkin yazılı olmayan kuralların hüküm sürdüğü Nevski Bulvarı’ndaki çarpışma eylemiyle sokakta hakları için savaşacak ve subayla eşitlik talebinde bulunacaktır.

    Berman’a göre yeraltı insanı “yeni insandır”. Onu “altmışların insanı” olarak öne çıkaran şey, subay sınıfıyla “bir çarpışma, sarsıcı bir karşılaşma arzusudur -kendisi bu karşılaşmanın kurbanı olsa bile” (2016, s. 298, 301-302). Ancak “(m)emur sınıfından birinin subay sınıfının adamları için dert olması mümkün değildir. Çünkü bu sınıf -19 Şubat’tan sonra da hala Rusya’yı yöneten soylu sınıfı- diğer sınıfın, Petersburg’un eğitimli ve kendini eğitmiş proleterlerinin varlığından bile habersizdir” (Berman, 2016, s. 298-299). Filmdeyse karakterler arasında bu tarz bir çatışma yaratacak sınıfsal karşılaşma ya da önemli bir sınıfsal farklılaşma yoktur.

    Muharrem’in yoksul olduğuna ya da bu yoksulluğundan utandığına dair herhangi bir belirti sunulmamaktadır. Orta halli bir memur olan ve kendine ait bir evi olan Muharrem, ne roman kahramanı gibi arkadaşlarıyla bir araya geleceği yemekte ne giyeceğini ne de yanındaki gündelikçinin maaşını nasıl ödeyeceğini düşünmektedir. Bu bağlamda auteur yönetmenin, romanı kendi temaları ve motiferi etrafında dönüştürdüğü söylenebilir.

    Örneğin alt sınıftan gündelikçinin flme dâhil edilme biçimi sınıfsal bir sorgulamadan çok kadınlarla ilgili cinsiyetçi klişeleri ve kodlamaları pekiştirme işlevi görmektedir. Romandaki insanlara tepeden baktığı söylenen erkek uşağın yerine Demirkubuz’un Üçüncü Sayfa (1999), Yazgı (2001) gibi flmlerinde de karşımıza çıkan cinayet işleyebilecek kadar gözü kara, hesapçı, fırsatçı, etrafındaki erkekleri kullanan, yoksulluktan kurtulma/sınıf atlama arzusundaki kadın karakter geçirilmektedir.

    Romanda yeraltı insanının kendisinden alt sınıfta yer alanlara karşı yürüttüğü kavga daha çok bir paranoyaya göndermede bulunurken, flmde Muharrem’in Türkan hakkındaki olumsuz görüşlerinin haklılaştırıldığı görülmektedir. İlk sahnelerde üç çocuğuyla sokağa atıldığı, çeşitli hakaretlere maruz kaldığı, insan onuru, haysiyeti gibi namus kodlarını kullandığı ve patronu tarafından neredeyse bir kölelik sözleşmesi imzalamaya zorlandığı için kurbanlaştırılan kadın karakter sonradan erkek karaktere ihanet eden bir tür femme fatale’e dönüştürülmektedir.

    Türkan’ın cinayet girişiminde bulunması, Muharrem’le işbirliğini inkâr edip öldürmeye çalıştığı yaşlı adamla evlenmesi ve daha önce yaşlı adam için söylediği kötü sözleri yok sayarak Muharrem’e sırtını çevirmesi, Türkan’ı erkekler için bir tür tehlike/sınır haline getirmektedir. Kadın karakterin bir başka erkeğin parasal olanaklarından yararlanarak Muharrem’in daha önce onun için üstlendiği “kurtarıcı rolü” sarsıntıya uğratması “orospu” kelimesiyle damgalanmasıyla sonuçlanmaktadır. Kadın karakterin en az Muharrem kadar hatta ondan daha fazla kötülük yapma potansiyeli taşıdığı vurgulanmakta, Muharrem’in yaşlı adamı öldürme planları gülünçleştirilirken kadın karakterle ilişkili olarak tekinsizlik duygusu yaratılmaktadır.

    Romanda yeraltı insanının kendisinin üstünde ya da altında yer alan sınıfara karşı düşmanlığı flmde orta sınıf ahlakının, değerlerinin ve ikiyüzlülüğünün sorgulanması kapsamında genel olarak başarıya, statüye, üne ve güce tapınan insanlara yöneltilmektedir. Taşraya atanan bir subay olan Zverkov flmde ünlü bir edebiyatçıya dönüştürülmüş ve bu kişinin yeterli edebiyat bilgisine sahip olmayan ve başkalarının fkirlerini çalan bir hırsız olduğu vurgulanmıştır.

    Dolayısıyla her iki anlatıda da başarı, güç ve üstünlüğün toplumda yükselen değerler olduğunun ifade edilmesine karşın, bu başarının nedenleri farklılaşmaktadır. 19. yy.’da geçen romanda para, unvan, sınıfsal statü ve kadınlarla yaşanan ilişkilerin üstünlük göstergesi olması tenkit edilirken, 2000’ler Türkiyesi’nde geçen flmde nasıl elde edildiğine bakılmaksızın ödül kazanmanın başarı ölçütü olarak sunulmasının sorgulandığı görülmektedir. Zeki Demirkubuz da bir söyleşisinde flmin “bu ülkenin başarı ahlakına bir cevap” olarak okunmasını istemektedir (Aytaç vd., 2012, s. 32).

    Ancak roman ve flm arasında bazı tematik ortaklıklar olduğu görülebilir. Her iki anlatıda da karakterin eski okul arkadaşlarıyla buluştuğu yemekte karşılaştığı dışlamacı tutum ve buna rağmen aralarında olmak için sarf ettiği çaba öne çıkmaktadır. Muharrem’in ya tek başına, belirli bir mesafeden arkadaşlarını izlediği ya da dikkati kendi üzerine çekmek için tuhaf ve gülünç davranışlarda bulunduğu görülmektedir. Romandaki “ben tek başınayım, onlarsa herkes” ifadesi (Girard, 2001, s. 210) flmde de öne çıkmakta ve karakterin gerçek dostluk üzerine sözleri onun başkalarına olan bağımlılığını ve yalnızlığını somutlaştırmaktadır.

    Ayrıca romanda karakterin aşağılanmasına ya da küçük düşürülmesine neden olan davranışlarının temel nedeninin mazoşizmden kaynaklandığı belirtilirken, flmde mazoşizm anlatının sonunda karakterin kendisiyle ilgili keşf olarak nitelendirilmektedir. Karakter kendisini gülünç duruma düşürmekten, acı çekmekten ya da aşağılanmaktan haz aldığını itiraf etmektedir. Ancak karakter ne romanda ne de flmde sadece bir mazoşist olarak sunulmaktadır. “Fahişeye” yaptığı fziksel ve psikolojik işkenceden de görüldüğü üzere aynı zamanda bir sadist olarak konumlandırılmaktadır. Romanda karakterin Liza’ya kötü davranmasının nedeni yalnızca arkadaşlarına yöneltemediği öfkesini Liza’dan çıkarmasıyla değil, aynı zamanda kahramanın yüce ve güzel şeyler karşısında hınç duymasıyla ilgilidir.

    Kadını kurtarmak istediği yalanının arkasında onu dibe doğru sürükleme isteği yatmaktadır. Bu kapsamda kurbanlaştırılan “fahişe” fgürünün yeraltı insanının ruhundaki kötülükle karşıtlık oluşturulması için anlatıya ilave edildiği görülmektedir. Romanda “fahişenin” oldukça saf, neredeyse bir melek olarak sunulması, cinsel açıdan aktif olan ancak “ruhu temiz kalan fahişe” klişesine göndermede bulunmakta ve dönemin kadın cinselliği konusundaki muhafazakar tutumunu yansıtmaktadır. Filmde ise Muharrem’in “fahişeyle” ilişkisi belirsiz bırakılmıştır.

    Filmde ismi bile telaffuz edilmeyen fahişe karakterinin arzuları, düşünceleri ve istekleriyle ilgili olarak sınırlı bir bakış açısı sunulmuştur. Arkadaşlarını bulmaya çalışırken tesadüf eseri “fahişeye” rastlayan ve arkadaşlarına olan hıncını “fahişeden” çıkaran Muharrem, bu durumu kurt taklidi yapıp onu korkutmaya ve fiziksel saldırıya kadar vardırmaktadır. Bir yandan eliyle duvarda kurt işareti yaparken diğer yandan onun yüzüne doğru hırlamaktadır.

    Nazlı Ökten, bu sahnenin sadece insan ve hayvan arasındaki kesişimi göstermediğini aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki tahakküm ilişkisine indirgenmiş cinsellik üzerine düşünmeyi sağladığını ifade etmektedir (2012, s. 74). Ancak flmin özellikle son sahnesinde “fahişeye” uygulanan şiddetin bu tarz bir eleştirel bakışı geçersizleştirdiği, otel odasında Muharrem’i iterek kendisini koruyan kadın karakterin evde geçen sahnede edilgenleştirildiği, romandan farklı olarak Muharrem’in “fahişeyle” ilgili içsel hesaplaşmalarının, vicdan azaplarının geri planda tutulduğu ve Muharrem’in üst sesi aracılığıyla dile getirilen “Acı en üst sınırına ulaştığında alçakçasına zayıfamaya, yerini hiç tatmadığım cinsten başka bir duyguya bırakmaya başladı. Kendini olanca şiddetiyle hissettiren, diş ağrısına benzeyen zevkli bir duygu.

    Birden başıma gelen bütün felaketlerin nedeninin bu olduğunu anladım. Artık değişemeyeceğimi, bunu kendimin de istemediğini, başka bir adam olamayacağımı söylüyordum” ifadesiyle birlikte vurgunun kadının rızası dışında gerçekleştiğini düşündüğümüz sevişme eyleminden çok Muharrem’in mazoşizmine ve insan doğasının karmaşık yapısına kaydırıldığı görülmektedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak Zeki Demirkubuz’un Yeraltından Notlar romanını kendi tematik yönelimine uygun biçimde gözden geçirdiği, yönetmenin kendi flmleri başta olmak üzere Kosmos, Mayıs Sıkıntısı gibi pek çok flme, Nuri Bilge Ceylan’a, dönemin kimi politik ve toplumsal olaylarına göndermelerde bulunduğu; yakın çekim ve bakış açısı çekimleri, uzun planlar, netlik kaydırmaları, mizansen ve ses efektleri gibi sinema dilinin sağladığı olanaklar aracılığıyla romanı yeniden değerlendirdiği görülmektedir.

    19. yy.’da geçen öyküyü 21. yy.’a taşıyan Demirkubuz, romanın kimi bölümlerinde öne çıkarılan yoksulluğa ya da sınıfsal çelişkilere ilişkin vurguyu göz ardı etmekte, romandaki hem topluluk içine kabul edilmeme hem de sınıfsal karşılaşmalar nedeniyle yaşanılan hınç duygusunu sadece topluluk dışında bırakılmışlıkla ilişkilendirmekte ve subay Zverkov’un en iyi roman ödülü kazanan bir edebiyatçıya dönüştürülmesinin de gösterdiği üzere, ağırlıklı olarak “gösteriş budalalığı”, “gösterişli lafar”, “kendini beğenmişlik”, “süslü kişilik” ve “yalakalık” gibi kelimeler çerçevesinde kendi döneminin sanatçılarını ve aydınlarını hicvetmektedir.

    Ayrıca gurur yarası, aşağılanmanın ve acı çekmenin yarattığı hazlar ve insanın akılla açıklanamayacak yönleri iki yapıt arasındaki ortak noktalar olarak belirirken, romandaki ironik bireycilik eleştirisinden farklı olarak flmde bireycilikten yana bir tutum benimsendiği görülmektedir.

    Kaynak: http://zekidemirkubuz.com/Movie.aspx?MovieID=9
    BİR UYARLAMA ÖRNEĞİ OLARAK YERALTI FİLMİ Eren Yüksel Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

  • Frekansların Gizemi – 2

     

    12 Saat ve 8K Solfej Frekansları Dinle

    Evrendeki her şey matematiğe dayalıdır. Dil matematiktir çünkü ses, matematik olan elektromanyetik frekanslardır. Dil ve sesler, Hertz frekansları veya saniyedeki döngü olarak adlandırılan belirli hızlarda titreştikleri için duyulur. Beyniniz bu enerjili titreşimleri algılar ve mesajları programlamanıza veya nörolojinize ve yaşam deneyimlerinden oluşan hafıza devrelerine göre yorumlar.

    Harfler = sayılar = sesler = renkler = şekiller kurşun-menekşe kalay – çivit gümüş – mavi cıva – yeşil bakır – sarı altın – turuncu demir – kırmızı

    Benjamin Lonetree’nin “Yedi İnce Titreşim” e göre Schumann: 7,83 Hz 14 Hz 21 Hz 26 Hz 33 Hz 39 Hz 45 Hz Ve Dan Winter’ın Kutsal Geometri sitesine göre (Dünya’nın Schumann Rezonansı ve Kendini Sevk Eden Dünya) Schumann frekansları, bu farklılıklar dışında aynıdır: 7,83 Hz yerine 7,8 21 Hz yerine 20 1. UT … 396 Hz (Ağacın Merkez Sütunu) 2. RE … 417 Hz (Ağacın Sol Sütunu) 3. MI … 528 Hz (Ağacın Sağ Sütunu) 4. FA … 639 Hz (Ağacın Merkez Sütunu) 5. SOL..741 Hz (Ağacın Sol Sütunu) 6. LA … 852 Hz (Ağacın Sağ Sütunu)

    Renk Frekansları, Bilimsel Renk Terapisi ve Ses Terapisi Çarkı

    Renk frekansı, oktavların bilimsel yasası kullanılarak belirlendi. Işık ve ses, farklı dalga türlerine rağmen, her iki frekanstır. Bir piyanonun notalarını orta C’den 49 oktav kadar uzatabilirsek, o oktavdaki C’nin frekansı yeşilin frekansı ile aynı olur. F # kırmızı ile aynı olacaktır. Diğer nota frekansları, diğer renklerin frekanslarına karşılık gelir. Orta C’nin notası, C’nin bir oktav üstündeki notası ile uyum içinde olduğu gibi, yeşil renk C’nin notasıyla uyumludur, çünkü orta C’nin üzerindeki 49. oktavda aynı frekanstadır. F # aynı nedenden dolayı kırmızı renk ile uyum içindedir. Oktavın on iki notası, karşılık gelen renkleriyle bu çizelgede gösterilir. Terapötik Renk Sesi’ndeki renklerin Tekerlek tam tersidir.

    Terapötik Renk Terapisi ve Ses Terapi Çarkı Terapötik Renk Kartelası, vücudun bir bölgesine denge getirmeye yardımcı olmak için yararlıdır. Ses terapisinin kullanılmasıyla, muhtemelen BioTuner’ımızı kullanarak, bir kişinin belirli bir notada düşük veya yüksek olduğu belirlenirse, dengeyi geri getirmeye yardımcı olmak için karşılık gelen terapötik rengi kullanabilir. Bazen yüksek puan alan bir alanın bir eksiklik mi yoksa fazlalık mı olduğunu belirlemek zordur. Örnek olarak, saç analizi ile bir kişi kalsiyum açısından yüksek puan alabilir. Bu, vücutlarında aşırı kalsiyum olduğu anlamına gelmez. Kan testi kalsiyum eksikliğini gösteriyorsa, saçtaki kalsiyum vücudun onu ememediğini ve saça attığını gösterebilir ve böylece yüksek puan verir. Sıklık, birim zamanda yinelenen bir olayın meydana gelme sayısıdır. Aynı zamanda zamansal frekans olarak da adlandırılır. Periyot, tekrar eden bir olaydaki bir döngünün süresidir, bu nedenle periyot, frekansın tersidir

    Tanımlar ve Birimler

    Dönme, salınımlar veya dalgalar gibi döngüsel süreçler için frekans, birim zaman başına bir dizi döngü veya dönem olarak tanımlanır. Optik, akustik ve radyo gibi fizik ve mühendislik disiplinlerinde, frekans genellikle bir Latin harfi f ile mi yoksa bir Yunan harfi ile mi gösterilir? (nu). SI birimlerinde, frekans birimi, Alman fizikçi Heinrich Hertz’in adını taşıyan hertz’dir (Hz). Örneğin, 1 Hz, bir olayın saniyede bir kez tekrar ettiği, 2 Hz’nin saniyede iki kez olduğu vb. Anlamına gelir. Bu birim başlangıçta, hala bazen kullanılan saniyede döngü (cps) olarak adlandırılıyordu. Kalp atış hızı ve müzik temposu, dakika başına atış (BPM) olarak ölçülür. Dönme sıklığı genellikle dakikadaki devir sayısı (rpm) olarak ifade edilir. Hz cinsinden karşılık gelen değeri elde etmek için BPM ve rpm değerleri 60’a bölünmelidir: bu nedenle 60 BPM, 1 Hz’ye çevrilir. Periyot genellikle T olarak belirtilir ve f frekansının tersidir: Dönem için SI (ve İngilizce) birimi saniye (ler) dir.

    Dalgaların frekansı

    Frekans, dalga boyu kavramı ile ters orantılıdır, basitçe, frekans dalga boyu ile ters orantılı mıdır? (lambda). Frekansı f, dalganın dalga boyuna bölünen faz hızına v eşittir? dalganın: Bir vakumda hareket eden elektromanyetik dalgaların özel durumunda, v = c, burada c ışığın boşluktaki hızıdır ve bu ifade şöyle olur: Tek renkli bir kaynaktan gelen dalgalar bir ortamdan diğerine geçtiğinde, frekansları tamamen aynı kalır – yalnızca dalga boyları ve hızları değişir.

    Işık fiziği

    Radyant enerji, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir. Çoğu insan, bu enerji biçimini düşünürken, doğal güneş ışığını veya elektrik ışığını düşünür. Optik sensörlerimiz (gözlerimiz) aracılığıyla algıladığımız ışık türü beyaz ışık olarak sınıflandırılır ve bir dizi dalga boyunda bir dizi renkten (kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit, mor) oluşur veya frekanslar. Görünür (beyaz) ışık, tüm elektromanyetik radyasyon spektrumunun yalnızca küçük bir kısmıdır. Bu dalga boyu ölçeğinin kısa ucunda güneşten gelen görülemeyen ultraviyole (UV) ışık vardır. Bu spektrumun uzun ucunda, gece görüşü ve diğer ısı arayan cihazlar için kullanılan kızılötesi (IR) ışık vardır. UV’den daha kısa dalga boylarında X ışınları ve Gama ışınları vardır.

    IR’den daha uzun dalga boylarında mikrodalgalar (radar) ve radyo / televizyon dalgaları vardır. Elektromanyetik radyasyon, ışık dalgasının frekansına (veya dalga boyuna) göre sınıflandırılır. Bu, (artan frekans sırasına göre) şunları içerir: radyo dalgaları, mikrodalgalar, terahertz radyasyonu, kızılötesi (IR) radyasyon, görünür ışık, ultraviyole (UV) radyasyonu, X-ışınları ve gama ışınları. Bunlardan radyo dalgaları en uzun dalga boylarına ve Gama ışınları en kısa dalga boyuna sahiptir. Görünür spektrum veya ışık olarak adlandırılan küçük bir frekans penceresi, bu dar spektrumun sınırlarının varyasyonlarıyla çeşitli organizmaların gözü tarafından algılanır.

    Ses fiziği

    Ses, katı, sıvı veya gaz yoluyla iletilen titreşimdir; Özellikle ses, kulaklar tarafından algılanabilen frekanslardan oluşan titreşimler anlamına gelir. İnsanlar için işitme, yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz (20 kHz) arasındaki frekanslarla sınırlıdır ve üst sınır genellikle yaşla birlikte azalır. Diğer türlerin farklı bir işitme aralığı vardır. Örneğin, köpekler 20 kHz’den daha yüksek titreşimleri algılayabilir. Ana duyulardan biri tarafından algılanan bir sinyal olan ses, birçok tür tarafından tehlike, yön bulma, avlanma ve iletişimi tespit etmek için kullanılır. Ses olarak yorumlanabilecek mekanik titreşimler, gazlar, sıvılar, katılar ve plazmalar gibi tüm madde formlarından geçebilir. Sesi destekleyen maddeye ortam denir. Ses boşluktan geçemez.

    Enine Boyuna Dalgalar

    Çeşitli frekanslardaki sinüzoidal dalgalar; alttaki dalgalar yukarıdakilerden daha yüksek frekanslara sahiptir. Yatay eksen zamanı temsil eder. Ses, aynı zamanda sıkıştırma dalgaları olarak da adlandırılan uzunlamasına dalgalar olarak gazlar, plazma ve sıvılar yoluyla iletilir. Katılar yoluyla, bununla birlikte, hem uzunlamasına hem de enine dalgalar olarak iletilebilir. Uzunlamasına ses dalgaları, denge basıncından farklı basınç sapmaları dalgalarıdır ve yerel sıkışma ve seyrelme bölgelerine neden olurken katılarda enine dalgalar, değişen kesme gerilimi dalgalarıdır. Ortamdaki madde periyodik olarak bir ses dalgası tarafından yer değiştirir ve bu nedenle salınır. Ses dalgasının taşıdığı enerji, maddenin ekstra sıkıştırmasının potansiyel enerjisi (uzunlamasına dalgalar durumunda) veya yanal yer değiştirme gerilimi (enine dalgalar durumunda) ile maddenin salınımlarının kinetik enerjisi arasında ileri geri dönüşür.

    Ses dalgası özellikleri

    Ses dalgaları, frekans, dalga boyu, periyot, genlik, yoğunluk, hız ve yön (bazen hız ve yön bir hız vektörü olarak birleştirilir veya dalga boyu ve yön bir dalga vektörü olarak birleştirilir) dalgaların genel özellikleri ile karakterize edilir. . Kesme dalgaları olarak da bilinen enine dalgalar, ek bir polarizasyon özelliğine sahiptir. Ses özellikleri, ses dalgalarının tipine (boylamasına ve enine) ve ayrıca iletim ortamının fiziksel özelliklerine bağlı olabilir. Ses dalgasının perdesi bir tür değişiklikten etkilendiğinde, ses dalgası maksimumları arasındaki mesafe de değişir ve bu da bir frekans değişikliğine neden olur. Bir ses dalgasının yüksekliği değiştiğinde, içinden geçen hava dalgasındaki sıkıştırma miktarı da değişir ve bu da genlik olarak tanımlanabilir. Müzik ve akustikte, bir piyanoda orta C’nin üzerindeki standart A perdesinin frekansı genellikle 440 Hz olarak tanımlanır, yani saniyede 440 döngü (Dinle (yardım · bilgi)) ve orkestranın katıldığı konser perdesi olarak bilinir. melodiler.

    Diğer Frekans Türleri

    • Açısal frekans ? oryantasyon açısındaki (dönüş sırasında) veya sinüzoidal bir dalga formunun fazındaki (örneğin salınımlarda ve dalgalarda) değişim hızı olarak tanımlanır: Açısal frekans, saniye başına radyan (rad / s) cinsinden ölçülür. • Uzamsal frekans, zamansal frekansa benzer, ancak zaman ekseni, bir veya daha fazla uzamsal yer değiştirme ekseniyle değiştirilir. • Dalga numarası, açısal frekansın uzaysal analoğudur. Birden fazla olması durumunda uzaysal boyut, dalga sayısı bir vektör miktarıdır.

    FREKANSLAR VE RENK

    Işık dalgası dalgaları konusundaki tartışmamız için milimikron ölçümünü kullanacağız. Bir ışığın dalga boyu, ışığın rengini belirler. Şekil 1-18, dalga boyu 700 milimikron olan ışığın kırmızı olduğunu ve dalga boyu 500 milimikron olan ışığın mavi-yeşil olduğunu göstermektedir. Bu çizim, görünür spektrumdaki farklı renklerin yaklaşık dalga boylarını gösterir. Gerçekte ışığın rengi dalga boyuna değil frekansına bağlıdır. Bununla birlikte, ışık dalga boyunda ölçülür

    Dalgaboyu

    Dalga boylarının frekansları (Hz) Radyo 3 x 1019 Frekans ve Dalgaboyu Dalga boyunu frekansa ve frekansa dönüştürme frekansı dalga boyuna dönüştür: Bir radyo kadranında istasyonlar dalga boylarında “metre” ile ve frekanslarda “kilohertz” (KHz) ile ölçülen konumlardadır. Kadrandaki her belirli noktanın bir dalga boyu ve karşılık gelen bir frekansı vardır.

    Frekans (f) ve dalga boyu () arasında dönüştürme yapmanın bir yolu vardır ki bu da Fahrenheit ile Santigrat arasındaki veya pound ve kilogram arasındaki dönüşüm kadar kolaydır. Herhangi bir frekansı dalga boyuna dönüştürmek için ışık hızını buna bölün. Yani, dalga boyu = 299792458 frekansa bölünür. Formül şu şekilde tersine işler: frekans = 299792458 dalgaboyuna bölünür. İşi kolaylaştırmak için ışık hızını 300 milyona yaklaştırmak mümkün. Ayrıca, bu formülde dalga boyları her zaman metre cinsinden ölçülür ve frekanslar Hertz cinsindendir. 1KHz (kilohertz) bin hertz; 1MHz (megahertz) bir milyon hertz’dir. Örnek: Radio1 FM 97-99 megahertz’in dalga boyu nedir? 99 megahertz, 99 milyon hertz, yani dalga boyunu elde etmek için … dalga boyu = 300 milyon bölü 99 milyon = 3 metreden biraz fazla. Başka bir örnek: BBC Radio4 uzun dalga 1500 metre frekansı nedir?

    Tamam, frekansı = 300 milyon bölü 1500 = yaklaşık 200.000 = 200 kilohertz (İstasyon şu anda 198 kilohertz’de) NEDEN? Bu nasıl oluyor? Bunu, bir duvarın önünden geçerek (örneğin, ışık hızının yüz milyonda biri olması için saniyede 3 metre hızla) ve bir Tebeşir yukarı ve aşağı hareket ettirerek duvarda tebeşir ile dalga. Tebeşiri saniyede üç kez 3 Hertz’lik bir frekansta yukarı ve aşağı hareket ettirirseniz ve duvarda çizdiğiniz dalganın dalga uzunluğu (tepeden tepeye) BİR METRE’dir. Işık hızında hareket eden ve saniyede milyonlarca kez yukarı ve aşağı hareket eden radyo dalgaları, uzayda çizilmiş karşılık gelen bir dalga boyuna sahiptir. Saniyede 300 milyon metrede, saniyede 300 milyon döngü (300 megahertz) olan bir radyo frekansı, uzayda bir metre aralıklarla zirveleri olan bir çizgi çizer.

    Tamam, böylece herhangi bir * frekansı bir dalga boyuna dönüştürebilirsiniz. Ve bir frekansa kadar herhangi bir dalga boyu. * Burada elektromanyetik dalgalardan bahsediyoruz, radyo, mikrodalga, ışık, vb. Bunların hepsi ışık hızında hareket ediyor. SES ve diğer mekanik dalgalar için hesaplamalar biraz farklıdır çünkü ses hızında ilerlerler. Bu nedenle, ses için frekansa karşı dalga boyunu hesaplıyorsanız, denklemlerdeki ışık hızından ziyade ses hızını kullanmanız gerekir. 10KHz kadar düşük frekanslara sahip radyo dalgalarına sahip olmak mümkündür, ancak bunların dalga boyları aynı frekanstaki ses dalgalarından çok daha uzundur. Bu sitede bu tür şeyleri yararlı bulursanız, bkz. [Yanıt] Bu tarzdaki diğer öğeler arasında şunlar yer alır: Logaritma’nın hile açıkladı ve Bir Mikrodalga Fırın Nasıl Çalışır Diğer frekans / dalga boyu bağlantıları şunları içerir: http://www.gordon.army.mil/stt/31c/b03SAP2.html – bu gerçekten iyi bağlantı

    Işık hızı

    Işık hızı saniyede 299,792,458 metredir. Veya saniyede yaklaşık 300 milyon metre veya saniyede 186 bin mil veya nanosaniye başına 1 fit. Bazen “C” olarak bilinen ışık hızı (E = MC2’de olduğu gibi), Evrenin bir sabitidir. Nasıl ölçerseniz ölçün, gerçekten saniyede 299,792,458 metre veya saniyede yaklaşık 186,282,4 mildir. Bazen ışık hızı yaklaşık 300 milyondur ve 3 x 108 olarak yazılır.

    Cymatics

    Sesin oluşturduğu geometrik desenler Dr. Hans Jenny, dalga biçimleri ve madde arasındaki ilişkiyi, ses titreşimlerinin nasıl etkilediğini ve fiziksel biçimi yarattığını kapsamlı bir şekilde inceledi. Bir damla su ve likopodyum tozu ile kaplı ince bir yüzey gibi malzemelere sabit ziftler gönderirdi. Perde çaldığında, maddelerde inanılmaz geometrik desenler yaratırdı. Beşgen yıldızlar, altıgen hücreler, spiraller, yapraklar ve karmaşık Mandalalar gibi görünürlerdi. Joshua Leeds – Ses Çözümleri – Sesin Gücünün Yazarı Sesin su üzerindeki etkisi Çorak mayşe 24x ve Domates (üst sıra) Diatom 900x [© Dr. Stephen S. Nagyand] ve Cymatic image Chladni 4341 Hz [© Alexander Lauterwasser] (alt sıra) Yaratılış mitlerinde dünyayı desteklediği düşünülen kaplumbağa, kabuğundaki simatik ses modeliyle çarpıcı bir benzerliğe sahiptir. I-Ching’in eski Çin kehanet sistemini yaratmak için kullanılan bir kaplumbağa kabuğuydu.

    Marie Louise Von Franz, I-Ching’i DNA’mızın mükemmel bir matematiksel modeli olarak önermektedir. Bu yaratılış efsanesi, varlığımızın DNA tarafından nasıl desteklendiğinin ve mümkün kılındığının bir açıklaması olabilir mi? [Von Franz, 1975] 1021 Hz, 2041 Hz, 1088 Hz ve 1085 Hz’de simatik ses görüntülerinin yanında kaplumbağa resmi. Doctor Masaru Emoto’nun araştırmasını gösteren resimler, Fujiwara Barajı, namazdan önce. Fujiwara Barajı, namazdan sonra. (üst sıra) Sevgi ve Takdir. Teşekkür ederim. (alt satır) Dr.Emoto’nun [i] suyun yapısını değiştirmek için insan niyetini kullanan araştırması, düşüncelerin su temelli yaşamı değiştirdiğini gösteriyor. William Tiller’in pH deneyi [ii], odaklanmış meditasyonun alanı değiştirebileceğini ve etkinleştirebileceğini kanıtladı; şaşırtıcı bir şekilde bu dönüştürülebilirlik sonsuza kadar korunur. Her iki deney de düşünceleri gösterir.

    Dean Radin’in [iii] deneyleri insanlığın önsezisini gösteriyor. Ben Libet’in araştırması, kararları onların farkına varmadan önce verdiğimizi gösteriyor, bazıları bunun özgür irade eksikliğini gösterdiğini düşünüyor, ancak Sheldrake tarafından tanımlanan iç içe geçmiş titreşim hiyerarşilerini gösteriyor olabilir. [i] Bay Emoto’nun çalışmasından bize, insanın titreşim enerjisinin, düşüncelerinin, sözlerinin, fikirlerinin ve müziğinin suyun moleküler yapısını etkilediğine dair gerçek kanıtlar sağlandı; aynı su, olgun bir insan vücudunun yüzde yetmişinden fazlasını oluşturan ve gezegenimizin aynı miktarını kapsar. Su, bu gezegendeki tüm yaşamın kaynağıdır, kalite ve bütünlük, tüm yaşam biçimleri için hayati derecede önemlidir.

    Vücut süngere çok benzer ve sıvı tutan hücreler adı verilen trilyonlarca odadan oluşur. Yaşam kalitemiz doğrudan suyumuzun kalitesine bağlıdır. Su çok yumuşak bir maddedir. Fiziksel şekli, mevcut ortam ne olursa olsun kolayca adapte olur. Ancak değişen tek şey fiziksel görünümü değildir, moleküler şekil de değişir. Ortamın enerjisi veya titreşimleri suyun moleküler şeklini değiştirecektir. Bu anlamda su sadece çevreyi görsel olarak yansıtma özelliğine sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda çevreyi moleküler olarak da yansıtır. Emoto, fotoğraf teknikleriyle sudaki bu moleküler değişiklikleri görsel olarak belgeliyor. Su damlacıklarını donduruyor ve daha sonra bunları fotografik yeteneklere sahip karanlık alan mikroskobu altında inceliyor.

    Çalışmaları, suyun moleküler yapısının çeşitliliğini ve çevrenin suyun yapısı üzerindeki etkisini açıkça göstermektedir.

    Http://www.life-enthusiast.com/twilight/research_emoto.htm adresinde mevcuttur — [ii]

    Oldukça tecrübeli dört meditasyoncu su içeren bir cihaza odaklanır; meditasyon ile pH seviyesini birer birer artırır veya azaltırlar. Subtle Energies Yazan: William A. Tiller pH ile kasıtlı bir elektronik cihazın çalışması sırasındaki zaman. Deney 6a’nın spesifik amacı, suyun hidrojen iyonu konsantrasyonunu 10 faktör (bir pH birimi) ile değiştirmekti. Üretilen değişiklikler 0,5 ila 1 pH birimi aralığındaydı. Deney 6b için spesifik amaç, meyve sineği larvalarının gelişiminde ATP’nin ADP’ye oranını arttırmak ve böylece gelişme sürelerini önemli ölçüde azaltmaktı. Burada, çeşitli deneysel koşullar altında gelişme süresinde ve enerji metabolizmasında istatistiksel olarak önemli farklılıklar (% 10 ila 15) gözlenmiştir.

    Deney 6e için spesifik amaç, spesifik bir karaciğer enziminin, alkalin fosfatazın termodinamik aktivitesini arttırmaktı ve yine istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar üretildi. Http://www.tiller.org/ adresinde mevcuttur. — [iii] Dean Radin’in ilk deneyi, rastgele duygusal ve sakin resimlere maruz kalan insan deneklerin nasıl önsezi sergilediklerini gösteriyor. Görüntü gösterilmeden yarım saniye ile iki saniye önce meydana gelen duygusal bir endişe veya sakinlik tepkisi (EEG değişiklikleri, kan akışındaki değişiklikler, terlemedeki artış vb. Ölçülerek) kaydedilir. Bu, öznenin aktarılmadan önce görüntü hakkında ileri görüşlü bilgiye sahip olduğunu gösterir.

    Cymatics – Ses ve Titreşim Dinamikleri

    1967’de İsviçreli bir doktor, sanatçı ve araştırmacı olan merhum Hans Jenny, iki dilli Kymatik -Wellen und Schwingungen mit ihrer Struktur und Dynamik / Cymatics -The Structure and Dynamics of Waves and Vibrations adlı kitabını yayınladı. Bu kitapta Jenny, iki yüz yıl önceki Chladni gibi, kum, sporlar, demir talaşları, su ve yapışkan maddeler gibi çeşitli malzemeleri alıp bunları titreşimli metal plakalara ve zarlara yerleştirdiğinde neler olduğunu gösterdi. Daha sonra ortaya çıkan, neredeyse mükemmel bir şekilde düzenlenmiş ve durağan olandan çalkantılı bir şekilde gelişen, organik ve sürekli hareket halinde olanlara kadar değişen şekiller ve hareket kalıplarıdır.

    Jenny, bu plakaları ve zarları titreştirmek için kristal osilatörlerden ve tonoskop adıyla kendi icadından yararlandı. Bu ileriye doğru büyük bir adımdı. Kristal osilatörlerin avantajı, kişinin tam olarak hangi frekans ve genlik / hacim istediğini belirleyebilmesidir. Birinin frekansı veya genliği veya her ikisini değiştirme olasılığına sahip olduğu sürekli bir olaylar zincirini araştırmak ve takip etmek artık mümkündü. Gönderen: http://www.mysticalsun.com/cymatics/cymatics.html

    Sesler, Kırpma Çemberi yaratma ve Gezegensel Şifa

    Yayınlayan: Enygma, Tarih: Jun-03-2003 “Fiziksel dünyada biçim ve ses ilişkisini görmeye başlayabileceğimiz şey Dr. Hans Jenny’nin işidir. Jenny’nin deneyleri, ses frekanslarının rastgele, asılı parçacıkları düzenleme veya organize etme eğiliminde olduğunu göstermiştir. hidro-dinamik dağılımda emülsiyonlar düzenli, biçimsel, periyodik kalıplara. Başka bir deyişle, ses, aracılığıyla zamansal frekans kalıplarının biçimsel uzamsal ve geometrik kalıplar haline gelebildiği bir araçtır. ” – Sacred Geometry’den Robert Lawlor. Dr. Hans Jenny, dalga biçimleri ve madde arasındaki ilişkiyi, ses titreşimlerinin nasıl etkilediğini ve fiziksel biçimi yarattığını kapsamlı bir şekilde inceledi. Bir damla su ve likopodyum tozu ile kaplı ince bir yüzey gibi malzemelere sabit ziftler gönderirdi. Perde çaldığında, maddelerde inanılmaz geometrik desenler yaratırdı.

    Beşgen yıldızlar, altıgen hücreler, spiraller, yapraklar ve karmaşık Mandalalar gibi görünürlerdi. (Mandala, genellikle meditasyon için kullanılan uyumlu geometrik desenlerin dairesel, karmaşık, genellikle matematiksel bir koleksiyonudur – tanıdık geliyor mu?). Tüm bu çeşitli şekiller, perde sabit kaldığı sürece formlarını koruyacaktı. Perde kaydırılır kaydırılmaz, form kaosa dönüşecek ve ardından yeni bir model oluşturacaktı. Ses frekansı yükseldikçe, modeller giderek daha karmaşık hale geldi. Daha da ilginç olanı, iki saha aynı anda çalındığında, yaratılan desenler canlı organizmalar gibi titreşir ve hareket ederdi. Bazıları tıpkı damarlarda dolaşan kan gibi görünürken, diğerleri tıpkı dönen galaksilere benziyor.

    Neye baktığınızı bilmiyor olsaydınız, hava durumu modellerinin, galaksilerin, doğanın yakın planlarının ve hayatın nabzı atan insan biyolojisinin siyah beyaz filmlerine baktığınızı düşünürdünüz. Bu modeller, fiziksel evrende ve sesle yakından ilişkili gibi görünen insan bilincinde temelde yatan bir düzeni göstermektedir. Dr. Hans Jenny’nin çalışmasıyla ilgili ilginç bir gerçek, eski Vedik ve Tantrik uygulamalarında kullanılan Yantralar’dır. Bir Yantra, belirli bir sese karşılık gelen bir Mandala türüdür (Mantra), bu da belirli bir enerjiyle ilgilidir (tanrının bir yönü veya yönü ile sembolize edilir). Bu sesler, Dr.Hans Jenny’ninki ile benzer testlere tabi tutulduğunda, karşılık gelen Yantra’larını tam olarak yarattıkları bulundu.

    Bir örnek OM sesi ve ona karşılık gelen Yantra, Shri Yantra’dır. Modern biyokimyacılar, astrofizikçiler ve yogilerin hepsi, gerçekliğin moleküler düzeyinde, bedenlerimizin titreşen atomik parçacıklardan oluşan sistemler olduğu konusunda hemfikir. Vücudumuzun her bir parçası, her hücre, salgı bezi ve organ farklı frekanslarda yankılanır ve bu nedenle kendi özel ana notuna sahip olduğu söylenebilir. O halde çok gerçek anlamda, varlığımızın tam merkezinde sesten oluşuyoruz. Titreşimin özünden oluştuğumuz için çevremizdeki titreşimlerin bizi etkileyeceği mantıklı olacaktır, ama nasıl? Rezonans ve sürüklenme ilkesi aracılığıyla, benzer titreşimsel yapıya sahip iki nesnenin sempatik titreşim veya rezonansta olduğu söylenir. Toplam bir sistem olarak vücut, en doğal ve rahat olduğunda saniyede yaklaşık 7,8 ila 8 döngü oranında titreşir.

    Bir duruma karşılık gelen alfa beyin dalgaları gevşeme, ayrıca döngü başına 8 aralığındadır. Dünyanın kendisi saniyede 8 döngüden oluşan aynı titreşim frekansında titreşir. Her yaşam formunun sinir sistemi bu temel frekansa uyumlanmıştır. Belli bir frekansta titriyoruz, dünya belirli bir frekansta titreşiyor, kutsal geometrik modeller belirli bir frekansta titreşiyor, bu yüzden ekin oluşumlarının belirli ses frekansları tarafından yaratıldığını takip ediyor mu? Dr. Jenny’nin deneylerinde keşfettiği gibi, perde frekansı arttıkça, biçimler gittikçe daha karmaşık hale geldi, tıpkı yıllar içinde ekin oluşumlarının daha karmaşık hale gelmesi gibi. Yantra işleminin temeli, “şekil enerjisi” veya “biçim enerjisi” denen bir şeydir. Buradaki fikir, her şeklin çok özel bir frekans ve enerji modeli yaymasıdır. Şekil enerjisindeki eski inançlara örnek olarak doğu felsefelerinin Yantraları ve Mandalaları, Davut’un yıldızı, beş köşeli yıldız (beşgen), Hıristiyan ve Kelt haçları, piramitler vb. Verilebilir.

    Bazı ‘güçler’ de çeşitli şekillere atfedilir. Temelde Yantralar, makrokozmosun yararlı enerjileri ile rezonans oluşturmak için gizli anahtarlardır. Çoğu zaman, Yantralar bizi son derece yüksek enerjiler ve varlıklar ile temasa geçirebilir, manevi yolda paha biçilmez bir yardım olabilir. Tarlalardaki ekin çemberleri “Yantra’lar” mı? Ve bunlar gezegensel şifa için bir araç mı? Oluşumları inceleyen ve tasarımlarında yinelenen bir model bulan matematikçi Gerald Hawkins. Hawkins, geometrik oluşumların çoğunun bir şekilde bir daireye dahil edildiğini biliyordu. Ara sıra diğer görüntülerle gizlenmiş olsa da, Hawkins hemen hemen tüm ekin çemberlerinin üçgen, kare ve altıgen gibi basit biçimler aldığını ve bunları çember içine koyduğunu keşfetti.

    Bunlar kesinlikle üç boyutlu şekillerin “eskizlerini” temsil edebilir. Ayrıca Paul Vigay’in “Crop Circles: Quest for Truth” daki 3D modellemesine bakın. Hawkins, dairenin yüzey alanını alıp iç taraftaki kare, üçgen veya altıgen alanına böldüğünde olağanüstü bir şey keşfetti. Bu sayılar arasındaki ilişkiler, diyatonik oranlar veya oktavdaki gerçek tonlardır. Başka bir deyişle, bu basit düz ekin çemberleri müzik frekanslarını gösterir. – Seyretmek! Ses, müzik ve geometri arasında ortak bir bağlantı. Bu bulgunun önemi küçümsenemez, çünkü bu daha önce KİMSENİN bilmediği bir şeydi. Hawkins, temel kare, üçgen ve altıgenin çember içine yerleştirildiğinde müzikal oranlar ürettiği tamamen yeni bir “geometrik teoremler” seti göstererek herkesi şaşırttı.

    Freddy Silva, Temmuz 2002’de yayınlanan “Tarlalardaki Sırlar” adlı kitabında bu materyalin çoğunu ele alıyor ve Hawkins’in son çalışmalarını Crop Circular web sitesinde yayınlamaya devam ediyor, daha fazlasını buradan okuyabilirsiniz: Freddy Silva. CCN üyesi ve katkıda bulunan, (* New To Crop Circles * bölümündeki “The History of Crop Circles”), David Kingston, “Sounds of The Crop Circles” adlı ürün oluşumlarında kaydedilen frekanslara dayalı, bilgisayar tarafından üretilen bir müzik parçası yarattı. David Kingston.

    Önerilen Kaynaklar: Cymatics: Hans Jenny’nin Dalga Olayları ve Titreşim Çalışması. Sentetik: R. Buckminster Fuller. (Not: Hans Jenny, Fuller’ın bir öğrencisiydi) Tarlaların Sırları: Freddy Silva. Kutsal Geometri: Robert Lawlor

    http://www.cropcircleanswers.comhttp://www.cropcirclenews.com/modules/sections/index.php?op=viewarticle&artid=22 COSMOS’UN BLUEPRINTS – Sayfa 3 Telif hakkı 2008 Christine Sterne Yazarın izniyle sunulmuştur

    KAYIP ANAHTARLAR

    Cymatic desenleri, Dr. Emoto’nun donmuş suyu ve sayısız doğal geometri, kozmosun morfolojisini ve bilincin maddi dünyayı yeniden şekillendirebileceğini titizlikle gösteriyor. Davut Yıldızı, organik yaşamın özünü kontrol eden Kuvvet Özünün [i] Simyasal bir temsilidir. Bu, Süleyman’ın Mührü’ne (Davut Yıldızı) daha derin bir anlam katacaktı. Yaşam gücünün kasıtlı bir geometrik açıklaması mı? [i] Orta Çağ simyacıları, her şeyden önce simya sanatını temsil eden genel bir sembol ve ikinci olarak da su ve ateş kombinasyonları için bir işaret olarak kullandılar. Bu iki üçgeni birleştirince ateş suyunun, şarabın özü veya ruhunun sembolünü oluşturdu: alkol. Aynı zamanda beşinci element olan mükemmelliğin bir işareti olarak da kullanıldı.

    Http://fusionanomaly.net/alchemy.html adresinde mevcuttur Cymatic desen, evrenin su, bal peteği ve simya tasvirlerini yansıtır: Süleyman Mührü. Altıgen geometri. Solomon’s Seal C3. (üst sıra) Watermolecule 25x. [© Raul M. Gonzalez] Cymatic 37,9Hz. [© Alexander Lauterwasser] Kar kristali 25x. [© Ted Kinsman] (orta sıra)

    Bal peteği. Devlerin geçiş yolu. (alt satır) “Sembolizm, Gizemlerin dilidir [ve] tüm Doğa. Dilin sınırlamalarını aşan düşünceleri iletmek için. Kayıp anahtarlarını keşfedebilenler, onlarla birlikte felsefi, bilimsel ve dinsel gerçeklerin hazinesini açabilir.” [Manly P.Hall, 2003] Güce yatırım yapılan semboller ilkeldir. Bir daire içindeki bir nokta olan Güneş’in astrolojik sembolü, Prima-Causa’nın ilkel bir tanımlamasıdır.

    Daire sonsuzluğu ya da ilk gücü sembolize eder; nokta (Bindu) bu gücün ortaya çıkışını gösterir. Bindu, kutsal başlangıç ​​noktası ve dönüş Toz halinde simatik desen Halka Bulutsusu. Helix Bulutsusu. Kedi gözü bulutsusu. Nebula görüntüleri: http://hubblesite.org/gallery/album/nebula_collection/ Pisagor [i], sonik sessizlikte bir evrenin temeli olarak sesle [1] birlikte onaylanan geometrinin zarif yasallığını anlamıştı. Temel bir algoritma birçok kişi tarafından savunulmuştur; Pisagor ve Platon’dan David Bohm, Carl Jung, sinirbilimciler ve karmaşıklık teorisyenlerine [ii]. [1] Consubstantiate Tek bir ortak madde, doğa veya özde birleşmek veya birleşmek. — [i] MÖ yedinci yüzyıldaki hayatı Yunanlılar arasında Hermetik felsefenin ve numerolojik mistisizmin başlangıcına işaret eden Pisagor.

    Henüz otuzlu ve kırklı yaşlarında dünyayı dolaştı, ulaşabildiği her rahiplik ve ezoterik kolejle çalıştı ve fiziksel olarak ziyaret edemediği kişilerin metinlerini temin etti. Nihayet kendi okulunu kurmak için yerleştiğinde, İbranice Kabalistlere ve Hindu Brahmanlara, tam sayılar ve Kutsal Geometri hakkındaki kendi öğretilerinin dayandığı sayı gizemleri hakkında onu aydınlattıkları için itibar etti.

    Http://www.tarot.com/about-tarot/library/essays/history adresinde mevcuttur.

    Petek – Pisagorlular altıgeni, kutsal sayısı altı (ikili Üçlü Tanrıça) olan Afrodit’in ruhunun bir ifadesi olarak algıladılar ve bal peteğinde mükemmel altıgenler yaratmayı anlayan kutsal yaratıkları olarak arılara taptılar. Doğanın sırlarını geometri yoluyla anlamaya çalışan Pisagorlular, petek diyagramındaki tüm altıgenlerin kenarlarının, çizgileri bitişik altıgenlerin merkezinde buluşana kadar uzatılmasından kaynaklanan altmış derecelik açıların tümü olan sonsuz üçgen kafes üzerinde meditasyon yaptılar. Onlara kozmosun altında yatan simetrinin bir ifşası gibi geldi.

    Dahası, o zamanlar yaygın olarak bilinen tek koruyucu bal ve tuz olduğundan, her ikisi de diriliş veya reenkarnasyon sembolleriydi. Ölüler, özellikle yeniden doğmak için cenin pozisyonuna yerleştirildikleri büyük küpler veya mezar vazolarında balda mumyalanıyordu. Demeter, tıpkı adı “arı” anlamına gelen İncil’deki Deborah gibi, yaşamın döngülerini yöneten “saf anne arı” idi. Kadın üreme organları gibi şekillenen ballı kekler, Tanrıça’ya tapınmada belirgin bir şekilde figürlenmiştir. Arı genellikle doğanın dişil gücünün bir sembolü olarak görülüyordu, çünkü bu büyülü, güzel tada sahip maddeyi yarattı ve onu geometrik gizemli altıgen hücrelerde sakladı.

    Tanrıça ile bu kadar çok eski bağlantıya sahip olduğu için, orta çağdaki zindanların Bakire Meryem’e “bal yuvası” ve “damlayan bal peteği” olarak hitap etmesi kaçınılmazdı. Http://de.wikipedia.org/wiki/Benutzer_Diskussion:Auto-horst adresinde mevcuttur. “… ve tüm cennet müzikal bir ölçek ve bir sayı …” [Aristoteles’in Pisagorlar hakkındaki açıklaması (Metafizik A5, 985b23) Pisagorculara, gezegenler arasındaki mesafelerin, koparılmış bir ipte üretilen uyumlu seslerle aynı oranlara sahip olacağı açık görünüyordu. Onlara göre, güneş sistemi, merkezi bir ateş etrafında daireler halinde dönen on küreden oluşuyordu; her küre, havada hızla savrulan bir merminin ses çıkarması gibi bir ses yayıyordu; daha yakın küreler daha düşük tonlar verirken, uzaktaki daha hızlı hareket eder ve daha yüksek perdeli sesler verir. Hepsi kürelerin müziği olan güzel bir armonide bir araya geldi.

    Belçikalı Bilim Adamı Johan Gielis, doğada bulunan şekilleri tek bir matematiksel denklemle birbirine bağlayan bir Süperformül yarattı. Önceki denklemler “tek başına var olma” eğilimindeydi. Johan Gielis’in Süper Formülü, diatomlar, denizyıldızları ve çiçekler de dahil olmak üzere muhteşem bir simetrik organik form dizisi oluşturur. Bilgisayar teknolojisi, bu denklemin görünüşte sonsuz şekil üretme yeteneğine izin verir! Süper formül, bir dairenin denklemini (r², burada r = yarıçap) bir süper elips için olan denklemle birleştirir. Süperformülün oluşturduğu şekiller, gen ekspresyon mekanizmasıyla ilginç paralellikler paylaşır. Bir organizmanın fenotipi, genotipinin doğrudan bir ifadesidir, DNA nükleotidleri tarafından oluşturulan değişkenler bir organizmanın şeklini kontrol eder. Genetik bilimi, organizmaların ve genlerin ortak bir “atadan” veya atadan kalma genden evrimleştiğini varsayar; Süperşekiller de, matematiksel açıklama ve biçim açısından en basit şeklin daireninki olduğu Süperformülden kaynaklanır.

    . [Christina Brodie, 2004.] Daha fazla ayrıntı için http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/surfaces/superellipse & http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/curves/supershape Paul bourke’nin web sitesinde 3 boyutlu süper şekiller http://astronomy.swin.edu.au/~pbourke/surfaces/supershape3d/ Johann Gielis’in ana sayfası http://www.geniaal.be/html/fs004technology.htm “. sembolizm, ırkın çağları ve hayalleri düşüncesini birkaç geleneksel çizgide içerme erdemine sahiptir. Hayal gücümüzü ateşler ve bizi sözsüz bir düşünce alanına götürür.” [Lin Yutang]

    JUNKIE PAGANS, BİRLEŞTİRİLMİŞ ALANI 5000 YIL ÖNCE HARİTALANDI

    Çakraların ve Yantra-Mandalaların eski Hint diyagramları, sesin geometrisine çarpıcı bir şekilde benziyor. Kızılderililer kuantum fiziğini anladılar; bedenin ve Evrenin titreşen bir enerji bulutu olduğunu ve sağlık ve mutluluğun sırrının bu enerji katmanlarını uyumlu tutmak olduğunu. Düşük frekanslı sesler, frekans arttıkça ses modelleri daha karmaşık ve karmaşık hale geldikçe daireler oluşturur. Fotoğraf / telif hakkının nazik izni ile: Alexander Lauterwasser, ana sayfa: www.wasserklangbilder.de Bindu, ilk enerjinin Hindu tanımıdır; ardından Çakra ve Yantra-Mandala resimleri.

    Yantra yankı simatik yapıları olarak bilinen Çakra sistemi ve Hindu Mandala’nın diyagramları. Buddha’nın ilk temsili, simatik örüntüyü yeniden canlandıran birçok ilginç ezoterik semboller içerdiği anlaşılan ayak iziydi. Bir zamanlar ilkel bir pagan dini olarak kabul edilen Hinduizm, kuantum teorisinin ince bir öngörüsünü sergiliyor. Mevcut bilim, daha kafa karıştırıcı Vedik gerçeklerden oluşan bir özet [1] gibi görünüyor. Kuantum Mekaniği ve atomik yapı içindeki uçsuz bucaksız uzay, gerçekliğin holografik olduğunu doğruluyor; bir bilye bir hidrojen çekirdeğini temsil ediyorsa, onun etrafında dönen elektron iki mil uzaklıktadır; Katı olduğunu düşündüğümüz nesneler ezici bir şekilde hiçliktir [i], gerçeklik bir yanılsamadır [ii]

    Madde ihmal edilebilir bitlerden oluşur! Yine de uzay, bol miktarda potansiyelle doludur. David Bohm’un holografik evren vizyonunu okuyana kadar bu kavramı bilimsel olarak mantıklı olsa da kavramsallaştırmak imkansız buldum. [1] Palimpsest (“el yazması” nda olduğu gibi) n. : üzerine birden fazla metnin yazıldığı, daha önceki yazı tamamen silinmiş ve hala görünür halde olan bir el yazması (genellikle papirüs veya parşömen üzerine yazılmış) — [i] İçsel olmayan varoluşla ne kastedilmektedir? Bu, fincanın nihayetinde var olmadığını söylemek mi? – Pek değil. – Kupa var, ancak bu dünyadaki her şey gibi, varlığı da başka olaylara bağlı.

    Bir fincanda o belirli fincana veya genel olarak fincana özgü hiçbir şey yoktur. İçi boş, küresel, silindirik veya sızdırmaz olma gibi özellikler bardaklara özgü değildir. Bardak olmayan diğer nesneler, örneğin vazolar ve bardaklar gibi benzer özelliklere sahiptir. Bardağın özellikleri ve bileşenleri ne bardağın kendisidir ne de kendi başlarına bardağı ifade etmez. Malzeme fincan değil. Şekil, fincan değil. Fonksiyon fincan değildir. Sadece tüm bu yönler birlikte fincanı oluşturur. Bu nedenle, bir nesnenin bir fincan olması için, var olması için belirli koşulların bir koleksiyonuna ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. İşlev, kullanım, şekil, temel malzeme ve bardağın diğer yönlerinin kombinasyonuna bağlıdır. Ancak tüm bu koşullar eşzamanlı olarak mevcutsa, zihin nesneye hacamat yükler.

    Bir koşulun ortadan kalkması durumunda, örneğin, bardağın şekli kırılarak değiştirilirse, fincan, kabalığının bir kısmını veya tamamını kaybeder, çünkü nesnenin işlevi, şekli ve algı yoluyla kadehlik ithafı bozulur. Dolayısıyla fincanın varlığı dış koşullara bağlıdır. Yunan filozof Platon’un fikir teorisine aşina olan okuyucular, bunun Platon’un idealizminin antitezi olduğuna dikkat edin. Platon, her şeyin ideal bir özü olduğunu savunur, örn. fincanlar, masalar, evler, insanlar vb.

    Belki de fincanların özünün nihayetinde zihin aleminde var olduğunu varsayarak Platon’a biraz itibar edebiliriz. Sonuçta, bir nesnenin özelliklerini algılayan ve bir nesneye içtenliği, diğerine de masallığı yükleyen akıldır. “Kupa” ve “masa” düşünen akıldır. Bu nesnelerin varlığından zihnin sorumlu olduğu sonucu mu geliyor? – Görünüşe göre, görsel ve dokunsal bir his yoksa zihin bardak ve masaları algılamıyor. Ve fiziksel bir nesne yoksa görsel ve dokunsal bir his olamaz. Dolayısıyla algı, fiziksel nesnenin varlığına bağlı olan duyumların varlığına bağlıdır. Bu, bardağın özünün akılda olmadığını söylemektir. Fiziksel nesnede de bulunmaz. Açıkçası, özü ne fiziksel ne de zihinseldir. Platon’un hayal ettiği gibi dünyada, akılda ve kesinlikle hiçbir cennet aleminde bulunamaz.

    Dolayısıyla, algı nesnelerinin içsel bir varoluşa sahip olmadığı sonucuna varmalıyız. Kupa gibi basit bir nesne için durum buysa, o zaman arabalar, evler, makineler vb. Gibi bileşik şeyler için de geçerli olmalıdır. Örneğin bir araba, bir motora, tekerleklere, akslara, dişlilere ihtiyaç duyar. ve çalışacak diğer birçok şey. Belki de bardak gibi insan yapımı nesneler ile toprak, bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi doğal fenomenler arasındaki farkı düşünmeliyiz.

    Nesnelerin içsel varoluşunun yokluğunun, doğal fenomenler ve varlıklar için aynı anlama gelmediği iddia edilebilir. Bir insan söz konusu olduğunda, bir kişiyi tanımlamak için yararlanabileceğimiz bir beden, zihin, karakter, eylemler, alışkanlıklar, davranışlar ve diğer şeyler geçmişi vardır. Hatta bu özellikleri daha temel özelliklere ayırabiliriz. Örneğin, zihni analiz edebilir ve duyumların, bilişin, duyguların, fikirlerin olduğunu görebiliriz. Ya da beyni analiz edip nöronlar, aksonlar, sinapslar ve nörotransmiterler olduğunu bulabiliriz. Ancak bu bileşenlerin hiçbiri kişinin, zihnin veya beynin özünü tanımlamaz. Yine, öz, anlaşılmaz kalır. Http://www.thebigview.com/buddhism/emptiness.html adresinde mevcuttur. — [ii]

    George Berkeley “şaşırtıcı gerçeği keşfetti. bu düzgün bir şey değil. bilinçli şeyler vardır ”. Modern terimlerle, George Berkeley’in Materyalizm doktrini, Evrenin sanal bir gerçeklik olduğu fikrini destekleyecektir. Bu fikir, eski Yunan filozofu Elis’li Pyrrho (M.Ö. 360- -275?) Kadar eskilere kadar bulunabilir ve doğu felsefi geleneğinde, dış dünyanın yanılsama olduğu, yalnızca ‘isim ve biçim’ olduğu düşüncesi hakimdir. MÖ 3000 yıl öncesine dayanan Hindu Upanishad’ların teması. Http://www.spiritualgenome.com/berkeley.htm adresinde mevcuttur “Bir gün, gerçekliği vaftiz ettiğimiz şeyin, rüyalar dünyasından daha büyük bir yanılsama olduğu resmi olarak kabul edilmek zorunda kalacak.” [Dali] Kuantum gerçekliğini dalgalı bir parıltı bulutu olarak görselleştirirseniz, her parçacık, maddi dünyayı o belirli açıdan görselleştirmek için gereken tüm bilgileri içeren holografik bir film şeffaflığıdır.

    Bu vizyon, duyularımızın [i] gerçekliği, olası 20.000’den saniyede yalnızca 20 bilinçli anı [ii] işleyerek nasıl sentezlediğinin anlaşılmasıyla birleştiğinde, gerçekliğin nasıl bu kadar şiddetli bir şekilde görünmediğini anlamaya başlayabilirsiniz. Hindu [iii] ve Budist [iv] Metinler, kuantum düşüncenin şaşırtıcı arenasına kolayca oturur. Maddi gerçekliğin yanılsaması, Upanishad’ların odak noktasıdır [v] c.3, MÖ 000. [i] Beynin tüm vücut parçaları aynı ilgiyi görmez. Göreceli önem genellikle duyusal veya motor korteksin uzunluğunun haritalanması ile temsil edilir.

    Bu kortikal haritalar (Şekil 22b) ölçekli çizilmemiştir; bunun yerine, nöral işlem gücünün farklı bölgelere ayırdığı miktarı yansıtmak için çeşitli şekillerde bozulurlar. Bu, vücudun duyusal haritasının insan formuna çevirisi olan homunculus’ta insan vücudunun grotesk görünümünü açıklar. Http://universe-review.ca/R10-16-ANS.htm adresinde mevcuttur — [ii] Gerçekliğin, sınırlı ve yanlış duyularımız tarafından inşa edilen bir yanılsama olduğu, Marshall McLuhan tarafından Gutenberg Komplosunda güzelce ele alınan bir temadır. Penny Lee, “Gerçekliğin biyolojik bölünmesi” başlıklı bir pasajda, “The Whorf Teori Kompleksi” nde Penny Lee, Bertalanffy’den alıntı yapar: “Her canlı organizma, o büyük gerçeklik pastasından, algılayabileceği ve ona göre bir dilim keser. psiko-fiziksel organizasyonu, yani reseptör ve efektör organlarının yapısı sayesinde tepki verebilir ve dahası: ‘tabiri caizse herhangi bir organizma, çevreleyen nesnelerin [ve eylemlerin!] çokluğunu ortadan kaldırır! tepki verdiği ve topluluğu “ortamını” oluşturan özellikler. O belirli organizma için geri kalan her şey mevcut değil. Her hayvan, bir sabun köpüğü gibi, kendine özgü ortamıyla çevrilidir ve ona uygun olan bu özelliklerle yenilenir.

    Bir hayvanın ortamını yeniden yapılandırarak, sabun köpüğüne girersek, dünya derinden değişir. Birçok özellik kaybolur, diğerleri ortaya çıkar ve tamamen yeni bir dünya bulunur. ‘ [iii] Einstein Vedalarla Buluşuyor: Bilim ve Maneviyatta Paralel SözlerBilim adamlarından ve büyük dini liderlerden gelen bilgeliği karşılaştırmak. Thomas McFarlane tarafından düzenlendi Formun Başı Matematiksel bir gerçek zamansızdır, onu keşfettiğimizde ortaya çıkmaz. Yine de keşfi çok gerçek bir olaydır. Erwin Schrödinger Gerçekleşme yeniden elde edilecek bir şey değildir; zaten orada. Gerekli olan tek şey, ‘ben fark etmedim’ düşüncesinden kurtulmaktır. Sri Ramana Maharshi Örneğin, elektronun pozisyonunun aynı kalıp kalmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz; Elektronun konumunun zamanla değişip değişmediğini sorarsak, “hayır” demeliyiz; elektronun durup durmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz; hareket halinde olup olmadığını sorarsak, “hayır” demeliyiz. J. Robert Oppenheimer Uzak ve yakında, hareket ediyor ve hareket etmiyor.

    Bhagavad Gita Şeylerin ya var olduğu ya da olmadığı ilkel bir düşünce biçimidir. Sör Arthur Eddington “Öyle” demek, kalıcılığı kavramaktır. “Değildir” demek, nihilizm görüşünü benimsemektir. Bu nedenle bilge kişi “var” veya “yok” demez. Siddha Nagarjuna Maddenin en küçük birimleri aslında kelimenin sıradan anlamıyla fiziksel nesneler değildir; onlar formlardır. Werner Heisenberg Yaratıcı Brahma’dan tek bir çimen bıçağına kadar her şey, tek bir Atman’ın görünüşte farklı isimleri ve biçimleridir. Shankara Kütle ve enerji arasında temel bir ayrım yoktur.

    Enerjinin kütlesi vardır ve kütle enerjiyi temsil eder. İki korunum yasası yerine sadece bir tane var, kütle enerjisi. Albert Einstein … Yalnızca düşüncede keyfi bir ayrım, maddenin biçimini enerji biçiminden ayırır. Madde, sonunda kendisini bilinmeyen bir Gücün formülasyonu olarak ifade eder. Sri Aurobindo Bizim gibi fiziğe inanan insanlar, geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasındaki ayrımın inatçı, ısrarcı bir yanılsama olduğunu bilirler. Albert Einstein Geçmiş, gelecek … isimlerden, düşünce biçimlerinden, ortak kullanım sözcüklerinden, yalnızca yüzeysel gerçeklerden başka bir şey değildir. T. R. V. Murti Yaygın olarak kullanılan “uzay” ve “zaman” sözcükleri, aslında bir idealleştirme ve aşırı basitleştirme olan bir uzay ve zaman yapısına karşılık gelir

    Werner Heisenberg Ardışık olaylardan ayrı bir gerçeklik olarak kalan mutlak bir zaman gibisi yoktur. Zaman ve uzay türetilmiş kavramlardır, referans kipleridir. K. Venkata Ramanan Duyular aracılığıyla boş alan olarak algıladığımız şey … kendimiz dahil her şeyin varoluş zeminidir. Duyularımıza görünen şeyler türevsel biçimlerdir ve gerçek anlamları ancak içinde üretildikleri ve sürdürüldükleri ve nihayetinde yok olmaları gereken plenumu düşündüğümüzde görülebilir. David Bohm Bütün bu dünyalar nereden geliyor? Uzaydan geliyorlar. Tüm varlıklar uzaydan doğarlar ve uzaya geri dönerler: uzay aslında onların başlangıcıdır ve uzay onların son sonudur. Upanişadlar Nedensellik, duyu izlenimlerimizi düzene indirdiğimiz bir algılama modu olarak düşünülebilir.

    Niels Bohr Zaman, uzay ve nedensellik, Mutlak’ın içinden göründüğü cam gibidir … Mutlak’ta ne zaman, ne mekan ne de nedensellik vardır. Vivekananda Bir teori ne kadar etkileyici olursa, öncüllerinin sadeliği ne kadar büyükse, ilişkilendirdiği şeyler o kadar farklı ve uygulama alanı o kadar genişliyor. Albert Einstein Bilimde olduğu gibi, metafizik düşüncede de, bu genel ve nihai çözüm muhtemelen her şeyi içeren ve açıklayan en iyisidir, böylece her deneyim gerçeği bütünde yerini alır. Sri Aurobindo Http://www.beliefnet.com/story/100/story_10011_1.html [iv] adresinde mevcuttur Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. -Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür.

    -Buddha Anlama tutkusu, insanın nesnel dünyayı herhangi bir ampirik temel olmaksızın, kısacası metafizik yoluyla, saf düşünceyle rasyonel olarak kavrayabileceği yanılsamasına defalarca yol açtı. -Einstein İsimlere ve formlara bağlanarak, onların zihnin kendi faaliyetlerinden başka bir temele sahip olmadıklarının farkına varmayarak, hata yükselir ve özgürleşmenin yolu tıkanır. -Buddha Bizim düşüncemizde … bedensel nesnenin bu kavramına, başlangıçta ona yol açan duyu izleniminden yüksek derecede bağımsız olan bir anlam atfediyoruz. Bedensel nesneye “gerçek bir varoluş” atfettiğimizde kastettiğimiz şey budur. … Aralarındaki bu tür kavramlar ve zihinsel ilişkiler sayesinde, kendimizi duyu izlenimleri labirentinde yönlendirebiliyoruz.

    Bu kavramlar ve ilişkiler … bize bireysel duyu deneyiminin kendisinden daha güçlü ve daha değiştirilemez olarak görünür, ki bunun karakteri bir illüzyon veya halüsinasyonun sonucu dışında hiçbir şey asla tam olarak garanti edilmez. -Einstein Nesnelerin çokluğunun kendi içlerinde bir gerçekliği olmadığını, sadece akıl tarafından görüldüğünü ve bu nedenle, maya ve bir rüyanın doğasında olduğunu öğretiyorum. … Bir anlamda duyular tarafından bireyselleştirilmiş nesneler olarak görüldükleri ve ayırt edildikleri doğrudur; ama başka bir anlamda, öz-doğanın herhangi bir karakteristik izinin yokluğundan dolayı, bunlar görülmez, sadece hayal edilir. Bir anlamda kavranabilirler, ancak başka bir anlamda kavranamazlar. -Buddha Genel göreliliğe göre, herhangi bir fiziksel içerikten kopuk mekan kavramı yoktur. -Einstein İçinde güneş veya gezegen olmayan yalnızca boş uzay varsa, uzay özünü kaybeder. -Buddha Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. -Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür. –

    Buddha Http://www.integralscience.org/einsteinbuddha/ adresinde mevcuttur. — [v] Einstein Vedalarla Buluşuyor: Bilim ve Maneviyatta Paralel SözlerBilim adamlarından ve büyük dini liderlerden gelen bilgeliği karşılaştırmak. Thomas McFarlane tarafından düzenlendi Http://www.beliefnet.com/story/100/story_10011_1.html adresinde mevcuttur http://www.integralscience.org/einsteinbuddha/ Matematiksel bir gerçek zamansızdır, onu keşfettiğimizde ortaya çıkmaz. Yine de keşfi çok gerçek bir olaydır. Erwin Schrödinger Gerçekleşme yeniden elde edilecek bir şey değildir; zaten orada. Gerekli olan tek şey, ‘ben fark etmedim’ düşüncesinden kurtulmaktır. Sri Ramana Maharshi Fiziksel kavramlar, insan zihninin özgür yaratımlarıdır ve öyle görünse de, dış dünya tarafından benzersiz bir şekilde belirlenmezler. Einstein Nedensellik, ardıllık, atomlar, birincil unsurlar gibi tüm kavramlar … zihnin hayal gücünün ve tezahürlerinin birer ürünüdür.

    Buda Bölüm 4’e devam edin >> Kozmik Taslaklar: Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 | Bölüm 4 | 5.bölüm Geri bildiriminizi Christine Sterne’e gönderin: asherah66@googlemail.com İlgili Bağlantılar * http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm * http://www.world-mysteries.com/sci_17.htm * http://www.world-mysteries.com/awr.htm * http://www.world-mysteries.com/sci_14.htm Bilim Gizemleri COSMOS’UN BLUEPRINTS – Sayfa 4 Telif hakkı 2008 Christine Sterne Yazarın izniyle sunulmuştur.

    Sri-Yantra-Mandala, yaratılışın ilkel Hindu sesi olan OM mantrasının görüntüsüdür. OM bir tonoskopa tonlandığında, önce bir daire oluşturur. Ton tamamlandığında, daire ardışık olarak eşmerkezli kareler, üçgenler ile doldurulur ve son olarak, “mmm” ölürken Sri Yantra [i]. [i] Yantras nasıl çalışır? Yantra işleminin temelinde “biçim enerjisi” veya “biçim enerjisi” denen bir şey vardır. Buradaki fikir, her şeklin çok özel bir frekans ve enerji modeli yaymasıdır. Şekil enerjisine eski inançların örnekleri, doğu felsefelerinin yantraları ve mandalaları, Davut’un yıldızı, beş köşeli yıldız (beşgen), Hıristiyan haçı, piramitler ve benzerleridir. Çeşitli şekillere belirli ‘güçler’ atfedilir. Kişi bir yantraya odaklandığında, zihni o yantranın özgül biçim enerjisine rezonansla atomatik olarak “uyumlanır”. Rezonans süreci daha sonra sürdürülür ve güçlendirilir. Yantra yalnızca bir “ayarlama” mekanizması veya bir kapı olarak işlev görür. Süptil enerji yantranın kendisinden değil, makrokozmostan gelir. Temelde yantralar, makrokozmosun yararlı enerjileriyle rezonans oluşturmak için gizli anahtarlardır.

    Çoğu zaman yantralar bizi son derece yüksek enerjiler ve varlıklar ile temasa geçirebilir, manevi yolda paha biçilmez bir yardım olabilir. Http://sivasakti.com/articles/intro-yantra.html adresinde mevcuttur Om bir tonoskopta çaldı [© Madhu Khanna] – üst sıra 3D Sri Yantra (orta sıra) Sri yantra mandala (alt sıra) Yantra ile ne kadar benzer bir sembolik ses modeli olduğu şaşırtıcıdır, merkezdeki Davut Yıldızı, yantranın geometrisine ürkütücü bir şekilde benzeyen nilüfer yaprakları ile çevrilidir. Çakra Merkezleri Cymatic Light Picture Geleneksel Yantra Fotoğraf / telif hakkının nazik izni ile: Alexander Lauterwasser, ana sayfa: www.wasserklangbilder.de Sanskritçe’de ‘YANTRA’, kozmik enerjinin makinesi veya soğurucusu anlamına gelir; Yantra, evrensel bilince bağlanan bir ayar çatalı olan güneş sistemimizle rezonansa girer. Vedik bilim adamları dalga enerjisinin simbiyotik ilişkisini anladılar; ses titreşimlerinin geometri [i] OLDUĞU. Zayıf nabızların daha güçlü olanlar tarafından yutulduğu sürüklenme fenomeni, mantra söyleyen adanmış içinde OM’nin frekansını yaratacaktır.

    Hindular, sesin [ii] ve geometrinin eşanlamlı [1] yeteneğini biliyorlardı. [1] Transubstantiate (Bir maddeyi) diğerine değiştirmek için; dönüşümü. — [i] Tantranın sembolik diyagramlarına (yantralar, çakralar) ibadet etme uygulaması da Vedalara (örneğin Atharvaveda, Taittiriya Aranyaka) kadar izlenmiştir. Http://ccbs.ntu.edu.tw/FULLTEXT/JR-ENG/chak.htm adresinde mevcuttur. Shamasastry, R. (1929) Kautilya’s Arthasastra Arthaçastra – Arthashastra Wesleyan Mission Press. [ii]

    Kutsal bir haberci ve kuvvet olarak sesin önemi Kabala, Budist ve Hindu metinlerinde oldukça değerlidir Vedik bilgi, tanrılar tarafından sızan bir tür eter olarak atmosferde asılı kalır; hakikatin yalnızca, yükseltilmiş duyuları onu algılamalarına izin veren aydınlanmış öğrenciler tarafından anlaşılması gerekir. En kutsal Vedalara sruti denilmesinin nedeni budur – bunlar kutsal insanlar tarafından duyulmuştur. Dolayısıyla, Vedaların havadaki ses titreşimi olarak tanımlanması: Ben [Krişna], tüm canlı varlıklarda omkara şeklinde Vedik ses titreşimini kişisel olarak kurarım.

    Böylece, bir nilüfer sapı üzerindeki tek bir lif teli gibi, ince bir şekilde algılanır. Tıpkı bir örümceğin kalbinden ağını çıkarıp ağzından yayması gibi, Tanrının Yüce Kişiliği de Kendisini tüm kutsal Vedik ölçüleri içeren ve aşkın zevkle dolu, yankılanan ilkel yaşamsal hava olarak gösterir (Bhagavata-Purana 11.21.38- 39). Http://www.apologeticspress.org/articles/2580 adresinde mevcuttur. 3D Sri Yantra ve Kuma Meru Yantra (üst sıra) Sri yantra, Keşmir c C12th-15th ::. Yantra Nepal, C19 ::. Yantra Nepal C18 (alt sıra) Kumda Sesli A Titreşimler, Titreşimler, Dalgalar,

    Solfej Skalası

    Güncel Değiştirilmiş Solfej 1. Do – queant laxis 2. Re – sonare fibris 3. Mi – ra gestorum 4. Fa – muli tuorum 5. Sol – ve kirlilik 6. La – biireatum 7. TI – Sancto Iohannes (“Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodları” nın 177. Sayfasından: Şekil 5.6): Gizli Solfej Frekansları: Yaratılış ve Yıkım İçin Ses Titreşim Oranları: 1. Ut = 396 = 9 2. Re = 417 = 3 3. Mi = 528 = 6 4. Fa = 639 = 9 5. Sol = 741 = 3 6. La = 852 = 6 (Sayfa 166 ve 167’den): Webster Sözlüğünden “Gizli Girişler” Dahil Latince Solfejdeki Tonların Tanımları Not 1: Bu sayfada yazım hataları var. Çoğu, elimden geldiğince, aynen kitapta olduğu gibi yazdığım gibi kitaptan geliyor.

    Not 2: Her tanıma italik olarak eklenen vurgu, kitapla özel ilgiyi gösterir. UT-quent laxis 1. Erken solminzasyon sisteminde diyatonik ölçekte ilk nota için kullanılan ve daha sonra do ile değiştirilen bir hece. 2. Vaftizci Yahya’ya bir ortaçağ ilahisinde bu notaya söylenen hece. <ML (Orta Çağ Latince) – Orta Çağ Ölçeğinde (G) ‘nin ilk en düşük tonunu temsil etmek için kullanılan Gamma kasılması Ut, Re, Mi, Fa, So, La, Si. <Gk – Gamma- 1. Yunan alfabesinin üçüncü harfi. 2. bir dizi öğenin üçüncüsü. 3. Bir takımyıldızın genellikle üçüncü en parlak yıldızı olan yıldız. 4. eşit ağırlık birimi bir mikrogram. 5. 10 ila beşinci güç gaussuna eşit bir manyetik alan kuvveti birimi. (quent: needing), (laxis: gevşek; eksen – iki veya daha fazla ulusun bir üyeliği.

    Ayrıca Eksen Güçleri.) RE-sonare fibris (Res-o-nance) 1 a: rezonans olma niteliği durumu. b (1) mekanik veya elektriksel bir sistemde, sistemin doğal titreşim periyoduyla aynı veya hemen hemen aynı periyotta nispeten küçük bir periyodik uyaranın neden olduğu büyük genlikli bir titreşim 2. yansıma yoluyla sesin uzaması; yankılanma. 3 A. Özellikle konuşma sesleri kaynağının amplifikasyonu. fonasyon, havanın sempatik titreşimi ile, eesp. ağız, burun ve farenks boşluklarında. b. baş, göğüs ve boğaz boşlukları arasında genlik dağılımının sağladığı belirli bir ses konuşma sesinin karakteristik bir niteliği. 4a. belirli bir frekans için ortalamadan çok daha büyük bir değerin korunduğu bir elektrik devresi olarak frekansı titreşen sistemin doğal frekansına yakın olan bir uyarana yanıt olarak üretilen normalden daha büyük bir titreşim.

    Zenginleştirilmiş bir anlam, derinlik veya ima niteliği; bir şiirin yüzeysel anlamının ötesinde bir rezonansı vardır. 6. Bir molekülün değerlik elektronlarının düzenlemelerinin iki veya daha fazla durum arasında gidip geldiği kimyasal fenomen. (tanı amaçlı vurmalı olarak) hava mevcut olduğunda üretilen bir ses [1485-95]; <MF (Orta Fransız), <L Resonantia, Echo = Rezon (are) to resound + Antia-ance. (Latince’den alıntı sözcüklerde ortaya çıkan bir önek, geri yönde eylemi ifade eden fiilleri oluşturmak için kullanın, Bir duruma yanıt olarak veya bir durumu geri almayı amaçlayan eylem veya yeni eylemin performansının daha önceki bir durumunu geri getirmesi işler. (fibris: lif ipi, ses teli.) MI-ra gestorum (Mucize) 1.

    Bilinen tüm insan güçlerini veya doğal güçleri aşan ve özellikle ilahi veya doğaüstü bir nedene atfedilen olağanüstü bir olay. tanrıya. 2. bir şeye ilişkin mükemmel veya aşan bir örnek; hayret, hayret {1125-75}, ME <L Miraculum = Mira (Ri) merak etmek. fr (Fransızca): nişan alma, ışığa karşı tutunmayı hedefleme. (gestorum: jest; düşünceyi ifade etmek için hareketler, etki amaçlı duygu, herhangi bir eylem, iletişim vb.) FA-muli tuorum (Famuls.) … çoğul Famuli, 1a. hizmetkarlar veya görevliler, özellikle. bir bilgin ya da büyücünün [1830 – 40 L (Latin), hizmetçi, ailenin. (Tourum – quorum – 1. bir işin yürütülmesi veya yasal olarak bir faaliyeti yürütmek için mevcut olması gereken bir grubun üye sayısı. Genellikle çoğunluk. 2. özellikle seçilmiş bir grup.

    [1425-75; <L çoğunluk çoğunluğu ; Latince yazılmış komisyonlarda yeter sayı belirten bir kelimenin kullanımından.) SO-lve kirliliği (So-lve ‘) 1. cevabını veya açıklamasını bulmak için; temizleme; açıklamak; bir gizemi veya bulmacayı çözmek, cevabını veya çözümünü bulmak için (matematiksel bir problem.) [1400-50, Geç ME <L Solvere gevşetmek için, çözündürmek = so-var, sonra velarl, se-set-luere yıkamak; (bkz. Abdest.) Abdest n. 1 A özellikle su veya başka bir sıvı ile temizlik. dini bir ritüel olarak. [1350-1400]. (Pollutii-kirletme-luted,

    1. faul veya kirli yapmak için,) LA-bii reatum (Labi-al) 1. Labium ile ilgili veya bir Labium’a benzeyen. 2. dudaklarla ilgili, 3. (bir konuşma sesinin) her iki dudaktan biri kullanılarak ifade edilir. 4. bir dişin dudaklara bakan yüzeyini belirtme. 5. labial konuşma sesi, özellikle. ünsüz, [1585-95]; ML lingual. (reatum – tepki – 1. tersine bir hareket veya eğilim; ters yönde veya tarzda bir eylem. 2. Aşırı siyasi muhafazakarlığa doğru bir hareket; 3. Daha önceki bir sistem veya düzene geri dönme arzusu. bazı etki, olay vb .; 4. bir eylem veya duruma fizyolojik bir yanıt b. yabancı maddeye duyarlılığı gösteren fizyolojik bir değişiklik.) 6. mech. bir sistemin uygulanan bir kuvvete anlık tepkisi, uygulanan kuvvete eşit büyüklükte, ancak ters yönde bir kuvvetin uygulanması olarak kendini gösterir [1635-45]. SI (Sancte Johannes) 1. Özellikle Hıristiyan Kilisesi tarafından resmen tanınan olağanüstü kutsal bir kişi. Canonization ile. 2. büyük erdem veya iyiliksever bir kişi. 3. bir kurucu veya patron, hareket. 4. çeşitli Hıristiyan grupların bir üyesi. 5.Aziz olarak kabul etmek. Canonize [1150-1200]; ME Seinte. Canon: 1. Bir konsey veya başka bir yetkili makam tarafından yürürlüğe konan ve Roma Katolik Kilisesi’nde Papa tarafından onaylanan bir dini kural veya yasa. 3. Aksiyomatik ve evrensel olarak bağlayıcı olarak kabul edilen bir kurallar, ilkeler veya standartlar bütünü, özellikle. bir sanat çalışma alanında. 6. Resmi olarak tanınan herhangi bir kutsal kitap seti. 10. Kitlenin Sanctus ile komünyon arasındaki kısmı. 11. Bir melodik dizinin diğeriyle tutarlı, nota nota taklidi, ikinci satırın ilkinden sonra başlaması. (aksiyomatik). 1. Bir aksiyomla ilgili veya bir aksiyomun doğası; apaçık. 2. evrensel olarak kabul edilmiş bir ilke veya kural. 3. Mantık veya matematikte, ondan çıkan sonuçları incelemek için kanıtı olmadığı varsayılan bir önerme.

    Referans: Dr Len Horowitz “Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodları” BİYOLOJİK APOKALİPS İÇİN ŞİFA KODLARI yazan: Len Horowitz, DMD, MA, MPH ŞİFA KODLARI: KUTSAL KİTAP KODLARI İkinci Korintliler’de Pavlus, kutsal bilgiyle yakından ilişkili olan seslerin ve tonların anlamından söz eder. Bu kutsal bilgi, Tanrı tarafından yaratılış, yıkım ve mucizeler için kullanılmış ve ses ve sözlerle tasvir edilmiştir. Yaratılış’ta, başlangıçta Tanrı’nın her şeyi Sözden yarattığı söylenir. Birçok Yahudi-Hıristiyan, Tanrı’nın Söz olduğunu söyler. Word nedir? Ses. Ses nedir?

    Elektromanyetik frekanslardır: matematik ve fizik. Yahveh olmayan Tanrı’nın adını söylediğinizde bir rezonans, bir elektromanyetik frekans vardır. W harfi Yunanlılarla birlikte geldi. Yehova bile değil. İncil’de Tanrı’nın Musa’ya yanan çalıda “Benim adım Yod-He-Vau-He” dediği bir yer vardır. Tetragrammaton. YHWH veya JHVH. Jahvah olarak telaffuz edilir. Ünlüler yoktu. En sevdiğim İncil, Tam Yahudi İncilidir. İbraniceden İngilizceye doğrudan bir çeviridir. ALFA-SAYISAL KODLAR Dr. Joseph Puleo’nun (Healing Codes’un ortak yazarı) Jeshua adını verdiği çok kutsanmış bir yakın arkadaşı var. Bir gün işten eve giderken arabasının ön camındayken aniden bazı rakamlar gördü. İncil’de yaşlıların rüyalar gördüklerini, vizyonlar göreceğini ve gençlerin peygamberlik edeceğini söyleyen bir ayet vardır.

    Joey bu sayıları yazdı ve onları araştırmak için yaklaşık üç hafta harcadı ve bu sayıların, ruhun özü olan matematik okuyan son derece ruhsal olarak gelişmiş insanlardan oluşan matematiksel bir gizem okulunda öğretilen eski gizli Pisagor matematiğini temsil ettiği sonucuna vardı. Bu bilginin kutsal olduğunu biliyorlardı ve bunu gizli tuttular. Joey, Pisagor matematiğinin önemli bir bileşenini yeniden keşfettiğini fark etti ve bu onu Biyolojik Kıyamet İçin Şifa Kodları kitabında ortaya koyduğumuz İncil kodlarına götürdü. Pisagor matematiğinde, birden dokuza kadar sayılara sahipsiniz. Başka numara yok. On aslında bir artı sıfırdır. Bu nedenle sadece dokuz hastalık ve sadece dokuz tedavi vardır. Her şeyden sadece dokuz tane var. Joey, birden dokuza kadar olan sayıların İngilizce ile ilgili olduğunu anlamaya başladı. Böylece sayıları A’dan Z’ye, birden dokuza giden alfabeyle eşleştirdi. Sonra Tanrı kelimesi G-O-D gibi farklı kelimeler ekledi ve bu 8’e çıktı. Sonsuzluğun işareti. “Bu ilginç. Bu 8 rakamı ile ilgili diğer kelimeler inanç ve güvendir.

    İncil size Tanrı’nın asla toplama veya çıkarma yapmadığını söyler. O çoğalır. Yani 8’in katlarını alırsanız, o zaman tam sayıları toplayın, siz get: 1×8 = 8. 2×8 = 16 ve 1 + 6 = 7. 3×8 = 24 ve 2 + 4 = 6 vb. Aniden bir modelin geliştiğini görürsünüz: 8,7,6,5,4,3 2,1,9,8,7,6,5,4,3,2,1,9,8,7,6,5,4,3,2,1,9,8,7,6,5 İngilizce alfabe olan 4,3,2,1 geriye doğru. Dil öğrenimine aşina olan insanlarla konuşursanız, kutsal, ruhani dillerin İbranice ve Sanskritçe olduğunu söylerler. Yine de Joey matematiksel olarak bu eski diller ile İngilizce arasında bir ilişki olduğunu, ancak geriye doğru, yeterince ilginç olduğunu keşfetti. Anglo-Saksonlar bu kodları ve Pisagor matematiğini 1400’lerde anladılar ve bu kutsal bilgiyi bir koda dayalı olarak kullanarak kitleler için İngilizceyi yarattılar, böylece İngilizce konuştuğunuzda, kutsal bir dili geriye doğru konuşuyorsunuz. Bu nedenle, titreşimli bir özle iletişim kurmak yerine,

    İngilizce konuştuğumuzda, aslında birbirimizin kalpleriyle ve Tanrı’nın ruhsal özüyle iletişim kurmakta bir engelimiz var. Bir elektromanyetik frekans bloğu oluşur.

    KODLARI TEST ETMEK

    Havada Ölüm’de, Illuminati’nin özellikle 6’nın sütununu tüm kodları için veya kodlarının çoğunu, çok gizli ajanlar olan Illuminati’nin en yüksek seviyeleri için kullandığını açıklıyorum. Ve MI6’nın 66 frekansının Gestapo SS, 66’nınkine ne kadar benzediğini ve Exxon Corporation 66’nın ve chemtrails ve alüminyum oksit spreyinden sorumlu Maxxam Corporation’ın nasıl 66 olduğunu görmeye başlayacaksınız. . Bu kodu matematiksel olarak test edebilirsiniz. Kissinger ve Rockefeller gibi isimler ile aşılama ve soykırım arasında korelasyonel frekanslar yapabilirsiniz.

    Birdenbire, bu ilişkilerle ilişkili, sadece tesadüfen olmasını neredeyse imkansız kılan korelasyon katsayıları olduğunu fark edersiniz. Vahiy 13:18, “İşte bilgelik burada yatıyor. İşte anlayanların canavarın sayısını saymalarına izin verdikleri bilgelik, çünkü bu bir kişinin veya bir insanın sayısıdır ve onun sayısı 666 “. Bilgiye sahip olan, kutsal kayıp sırları anlayanların artık sayma yetkisi verilebileceğini söylüyor. Canavarı tanımlamak ve size vermek için canavarın sayısını saymak için gereken kodlara ve bilgeliğe sahipsiniz. küçük bir ipucu, Tanrı dedi, “Ve aynı zamanda bir kişinin adıdır”. Alfanümerik. “Sayın,” Tanrı der, çünkü sayı 666’ya çıkıyor. Muhtemelen ilişkili olduğunu düşündüğüm üç düzine ismi denedim bu komplo.

    SİMATİK: SES DALGALARININ MADDEDEKİ TAHMİNİ

    Joey, Cymatics alanını tanımlayan Stan Tenen’in çalışmasını inceledi. Dalgaların ve Titreşimlerin Yapısı ve Dinamikleri kitabının yazarı İsviçreli doktor ve araştırmacı Hans Jenny, güneş sistemlerine benzeyen oluşumlarla sonuçlanan sabunlu su gibi çeşitli yapıları inceleyen Cymatics adlı bir alana öncülük etti. Piramit tipi yapılar, altıgen ses titreşimine bağlı olarak halka yapıları vb. Cymatics, ses, frekans, titreşim ve fiziksel maddenin tezahürü – yaratılışçılık, ses, ses, Tanrı Sözü tarafından yaratılan gezegensel güneş sistemleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Örneğin, İbrani alfabesinin harflerini frekansları aktaran ve metal parçalar veya kum içeren bir plakayı titreştiren bir ses monitöründe söylediğinizde, kum titreşerek bu harflerin şekline dönüşür. Aleph, Beth, Daleth şarkı söylemek ya da konuşmak, bu harflerin frekans modellerinin plaka üzerinde oluşmasına neden olacaktır. Dolayısıyla, İbranice ruhen mükemmel bir dil olmaya kararlıydı.

    KÜMELENMİŞ SU

    Cymatics alanı, saf, bozulmamış suyun gerçekte neye benzediğine çok benzeyen kümelenmiş su şekillerini size gösterebilir. Nuh ve ondan önceki insanlar bugün yaşadıklarımızın çok ötesinde yaşadılar. Havadaki oksijen seviyesi (yüksek manyetik alan altında yaklaşık% 36 idi) ve içtikleri saf su nedeniyle 700 ila 800 yaşları arasında yaşadılar. Bu DNA çift sarmallı sarmal, elektromanyetik potansiyelini ve iletim yeteneklerini ancak altıgen şekilli halka yapılarından oluşan saf, bozulmamış suyla çevrelendiğinde koruyabilir. Bu, DNA’nın destekleyici matrisini oluşturur. Vahiy, son zamanlardaki büyük şifanın, bir kez daha nehirlerden ve akarsulardan akacak olan kristal berraklığında suyla ilişkilendirileceğini kehanet ediyor (diyor ki, insanlardır). Bu milletlerin şifası için sudur.

    DNA MESSENGER’DIR

    Bu on yılda tıp alanında en iyi beş Nobel Ödüllüsü’nden üçü, DNA’nızın sadece yaşam için bir plan olmadığı sonucuna vardı. DNA’nızın birincil işlevinin% 93’ünün hücreler arası iletişim için fonon emisyonları olduğunu belirttiler. Fotonlar hafif paketlerdir. Fononlar sağlam paketlerdir. DNA’nız gerçekte Tanrı’ya titreşen, her saniye size sevgi ile ışınlayan küçük bir antendir. Bilim adamları buna hücresel üst düzenleme diyor. Elektromanyetik frekanslar, fiziksel formun tezahürüne göre yukarı regüle edilir. Bu, eğer kanseriniz varsa, o ilahi sevginin Kutsal Ruhunda kalarak onu ortadan kaldırabileceğiniz anlamına gelir. DNA’nızın yüzde üçü fiziksel tezahürünüzle bağlantılıdır. Bu, DNA’nın bir işlevidir, ama sevgiyle sizin eşsiz kendinizi ifade etmeniz için titreştirilmiştir.

    SOLFEGGIO ÖLÇEĞİNİN NOTLARI

    Joey ses, müzik, dil ve maneviyatın yakından bağlantılı olduğunu fark etti. Vaftizci Aziz John’a İlahiyi aramaya başladı. Willi Apel, bu ilahiyi tüm çağların en derin ruhen canlandırıcı ilahisi olarak adlandırdı ve ne yazık ki yaklaşık 152 Gregoryen ilahisi ile birlikte bir şekilde kayboldu veya sonsuza dek bastırıldı. İncil’de, Derece Şarkıları, 120’den 134’e Mezmurlar, Davud’un Şarkıları, Derece Süleyman’ın Şarkıları’nı araştırdı ve İncil’in bu alanında olağanüstü müzikal çıkarımlar olduğunu buldu. Var kıtalar desenlerle düzenlenmiştir. Altı özel not arıyordu. Willi Apel, Vaftizci Yahya İlahisinin altı özel notaya söylendiğini ve her notanın bir önceki notadan bir tam ton daha yüksek olduğunu söyledi. Bu yüzden Joey ona notları vermesi için Jeshua’ya dua etti ve sonunda 7: 12-83

    Numaralarına yönlendirildi, burada az önce bahsettiğim Pisagor matematiğini kullanarak tekrar eden bir dizi kod gördü. Bu Joey’nin bana anlattığı gerçek bir hikaye. Bir gece uyuyordu ve aniden güzel kutsanmış Jeshua geldi, elinde bir İncil tutan kocaman bir meleğin yanında durdu ve İncil’in her yerinde pus vardı. Jeshua gülümsüyordu ve “Sana benden istediğini vermek istiyorum kardeşim, ama önce bazı soruları cevaplamalısın” dedi. Bu yüzden birkaç basit soru sordu. Joey cevap verdi ve bir soruyu doğru yanıtladığı her seferinde Jeshua gülümserdi ve İncil’in üzerindeki sis dağılır ve söz konusu İncil’deki yeri görebilirdi. Onu yönetiyorlardı. Son olarak, son sorudan sonra Jeshua, Joey’i Numbers 7: 12’ye yönlendirdi.

    O, “Ve ilk gün teklifini sunan, Yahuda oymağından Amminadab oğlu Nahşon’dur” diye okudu. Oradan altı ayet sayarsanız, “ikinci gün” başlar. Oradan altı mısra başlar, “Üçüncü günde” Orada varlıklardan altı mısra aşağıda, “Dördüncü günde” başlar. Joey, Pisagor matematiğini yaptığında, çok basamaklı tam sayıları tek basamaklı tam sayıya indirgediğinde, 3,9,6, 3,9,6, 3,9,6’nın katlarını, yani saniyede döngü olan Hertz’i gördü. bu, eski müzikal Solfej gamının ilk notasıydı. Joey, 20. yüzyılın en büyük dehası olan Nicola Tesla’nın Einstein’ın değil, Tesla’nın parlak çalışmasını yansıttı. Tesla elektromanyetik ve elektrofizik okudu. Serbest enerji yarattı (bu Rockefeller ve Kraliyet Ailesi karteli tarafından bastırıldı).

    Tesla, Royal Raymond Rife ve John Keely öğrencileri 3, 6 ve 9’un gücünün farkındaydı. Joey bu üç sayının katlarını aldı. 3’ün katları her zaman 369 modelini verir ve 6’nın katları 639’u verir. 9’un katları her zaman 9 tamamlamaya gelir. Sayılar 7:13 şöyle der: “Ve sunusu bir gümüş yükleyiciydi, ağırlığı 130 şekeldi, kutsal alanın şekelinden sonra 70 şekellik bir gümüş kase; her ikisi de et için yağla karıştırılmış ince unla doluydu teklif.” Bundan sadece altı ayet, 19. ayet tekrar ediyor. Oradan aşağıda altı mısra tekrar ediyor. Oradan aşağıda altı mısra tekrar eder ve altı mısra yine aşağıdadır. Bu, Tanrı’nın yaratma, yıkım ve mucizeler için kullandığı Tanrı’nın eski müzikal ölçeğinin şifresi olan İncil’de şimdiye kadar keşfedilmiş en güçlü koddur.

    Neden altı numarayı kullandı? Altıncı sayı her zaman kutsal bir sayı olmuştur. Altı, Tanrı’nın evreni yaratması için harcadığı günlerin sayısıdır. Altı gün, eski Levil rahiplerinin trompetlerini çaldıkları ve Eriha şehri çevresinde belirli tonlar ürettikleri günlerin sayısıdır. Unutmayın, 3000 yıl önce İncil’e ayet numaralarını ekleyenler eski Levil rahipleriydi. Tevrat’ı Yunanca Septuagint’e çevirdiler. Başlangıçta Tevrat’ın ayet numaraları yoktu. Joey sayıları Pisagor matematiğine çevirdi. 13. ayet 1 + 3 = 4’tür. Ayet 19, 9 + 1 = 10 veya 1’dir. Ayet 16, 1 + 6 = 7’dir. 417, eski müzikal gamın ikinci notasının koduydu. 417, 417, 417.

    Üçüncü not, 14. ayet ile başlamıştır. Kodu düzenlemektedir. 5,2,8, 5,2,8, 5,2,8. Joey altı tonun tümüne sahip olduktan sonra, ilahinin kelimelerini aramaya başladı. Jeshua’nın yönettiği, her yerin Apocrypha’sına girdi. Hıristiyanlara, Apocrypha’nın İncil’in meşru bir kitabı olmadığı söylenir, ancak Webster’s Dictionary size Protestan Apocrypha’nın İncil’in meşru bir kitabı olarak kabul edildiğini söyler. Kral James versiyonunun ardından İncil’den kaldırıldı. Başlangıçta King James versiyonu onu içeriyordu ve sonra çektiler. İçinde, Vaftizci Aziz John’un eski İlahisini buldu. Solfej, müziğin ilk altı satırının sırasıyla ölçeğin ardışık ilk altı notasında başladığı bir ortaçağ ilahisinden Vaftizci Yahya’ya doğdu.

    Joey o zamandan beri nasıl manipüle ettiklerini, tonlarını değiştirdiklerini fark etti. Tanrı’nın müzik ölçeği orijinal olarak dokuz notaydı, ancak en önemli notalar, en azından Vaftizci Yahya’ya İlahi için altı notaydı. Joey, orijinal Solfej’in notalarının Ut, Re, Mi, Fa, Sol, La olduğunu öğrendi. Her nota önceki nottan tam olarak bir derece daha yüksektir, tam tonlar, yarım tonlar değil. Ti (SI’dan gelen Sancto Iohannes) değiştirilmiş ölçeğe aittir. Bugün Do, Re, Mi, Fa, Sol, La, Ti, Do var ama bu orijinal ölçek değil. Ek aldatma için Roma Katolik Kilisesi’ne teşekkür edebiliriz. Kutsal altı notalı bir müzik ölçeğini yedi notaya çevirdiğinizde, tüm elektromanyetik frekansını değiştirir ve her şeyi dengesizleştirir.

    TONLARIN TANIMLARI:

    Ut queant laxis, diyatonik ölçekteki ilk nottur; 105 güç gaussuna eşit bir manyetik alan kuvveti birimi. İkinci not, bir uyarana yanıt olarak üretilen normalden daha büyük bir titreşim olan Resonare fibrisidir. Üçüncü not Mira gestorum – İngilizce Mucizeler. “İlahi veya doğaüstü bir nedene, özellikle Tanrı’ya atfedilen olağanüstü bir olay.” Dördüncü not, “özellikle akademik veya büyülü bir yapıya sahip hizmetliler veya görevliler” olarak tanımlanan Famuli tuorum’dur.

    Vahiylerde sözü edilen 144.000, şu anda Tanrı tarafından bir araya getiriliyor, beşinci nota birleştirilecek. Beşinci not, Kirliliği çöz veya sorunu çöz, “özellikle dini bir ritüel olarak su veya sıvıyla temizlik” dir. Dünyayı Kutsal Ruh’ta vaftiz etmek, insan ruhu ile Tanrı’nınki arasına bir paylaşım getirmek. Son not, Labiireatum, dudaklarla ilgili dudaklar, labia. Ayrıca Webster’ın dışında “ters bir hareket veya eğilim, ters yönde bir eylem” olarak tanımlanır. Daha önceki bir sisteme veya düzene dönme arzusu. Tüm ses aracılığıyla yaratır. Ses, elektromanyetik frekanslardır. Bu matematik ve fiziktir. İşte bu yüzden dua mucizeler yaratır.

    TANRISLIĞA DÖNÜŞ

    Bu gezegenin bin yıldır devam ettiği yön buna değmemiştir. Geri dönüyoruz. Aşırı siyasi muhafazakarlığa doğru bir hareket. Kişisel olarak, siyasi açıdan Tanrı’dan daha muhafazakar birini tanımıyorum. İnsanlığa olan sevgisi dahil her şeyi muhafaza ediyor. Tanrı da Yeni bir Dünya Düzeni istiyor. Kaderimizi belirlememize yardımcı olmak için Tanrı’nın bize bahşettiği özgür iradeyi, insanlardan özgür iradeyi çalan şirket faşistleri tarafından yönetilmesini istemiyor. Bu en büyük ihlaldir. Akademik olarak, nüfus azalmasına katılıyorum, ancak Tanrı’nın insanlara özgür iradeleri olarak verdiğini çaldığınızda değil.

    WEBSTER SÖZLÜĞÜNDEKİ KODLAR

    Ansiklopedilere göre, Noah Webster en üst düzey Masonlarla yakından bağlantılıydı ve sözlüğü İncil’e dayanıyordu. İncil’in kodlandığını bildiği için Webster Sözlüğü’nü de kodladı. Örneğin, bazı sözlüklerdeki gizli girişleri ve gizli girişlere çapraz referansları yine de görebilirsiniz. Biyolojik Kıyamet için Şifa Kodlarını okursanız, İncil’i veya Webster Sözlüğünü bir daha asla aynı şekilde okumazsınız. Her zaman kodların olduğunun farkında olacaksınız ve bu kodları arayacaksınız. Biz ilahi insanlarız. Biz “Tanrı’nın kutsal çocuklarıyız, Baba’nın suretinde yaratılmışız”.

    Tıpkı siz, iyi ebeveynler olarak, çocuklarınızın kutsanmış ve yaratıcı olmasını istediğiniz ve onların çalışmalarıyla gurur duyduğunuz gibi, Evren Tanrısı ile de aynı şeydir. Bizi Dünya Gezegeni adlı bir okula göndererek hayatımızda yaratıcı, başarılı, sevgi dolu, sağlıklı ve mutlu olmamızı sağladı. Len Horowitz’in Emerging Viruses: AIDS & Ebola, Healing Codes for the Biological Apocalypse and Death in the Air: Globalism, Terrorism and Toxic Warfare kitapları Tüketici Sağlık Örgütü’nde mevcuttur. Aşılara mükemmel bir şekilde maruz kalan Horowitz on Vaccines bandı da Tüketici Sağlığı Örgütü’nde mevcuttur. Daha fazla bilgi için lütfen 416-924-9800’ü arayın Len Horowitz ile şu numaradan iletişime geçebilirsiniz: 1-888-508-4787;

    Web sitesi www.tetrahedron.org Makale Bilgileri Cilt 24 Sayı 12 Aralık 2001 Aramak: Önerilen Kitaplar Tonal Frekansların İyileştirme, İyileştirme ve Gençleştirme için Kullanımı Philip Ledoux’dan Biyolojik kıyamet için Şifa Kodları’nda Dr. Leonard G. Horowitz ve Dr. Joseph S. Puleo, Gizli Solfej Frekanslarını yayınladılar.

    Temel olarak, okulun ilk birkaç sınıfında hepimizin öğrendiği “Doe, Rae, Mi, Fa, So, La, Ti, Doe” diyatonik ölçeğidir. Zamanla, bu diyatonik ölçeğin aralığı değişti ve bir şekilde Horowitz ve Puleo orijinal perde frekanslarını buldu. Solfejde “Ti” eksik ve “Doe” dediğimiz şey “Ut” olarak biliniyordu. İşte bu altı notanın orijinal perde frekansları: 1. Ut = 396Hz, 9’a düşer [sayıları azaltır: 3 + 9 = 12 = 1 + 2 = 3; 3+ 6 = 9] 2. Re = 417Hz, 3’e düşer 3. Mi = 528Hz, 6’ya düşer 4. Fa = 639Hz, 9’a düşer 5. Sol = 741Hz 3’e düşer 6. La = 852Hz, 6’ya düşer Ayrıca Mi’nin “Mucizeler” veya 528Hz için olduğunu – dünyanın her yerindeki genetik mühendisleri tarafından DNA’yı onarmak için kullanılan tam frekanstır.

    Yazarların John Keely’nin çalışmasından kelimelerle bir müzikal ölçek olarak dahil ettikleri bir başka ilginç haber; Keely, müzik notalarıyla ilgili ışık tonlarını (pigment renklerini değil) ilişkilendirdi. Kadronun altındaki ilk satırda “C” olan “G-Clef” üzerinde ve ölçeği ve kadroyu büyütmeyi sürdürmek: * C = Kırmızı = Tonik * D = Turuncu = Süper Tonik * E = Sarı = Aracı * F = Yeşil = Alt Baskın * G = Mavi = Baskın * A = Indigo = Süper Dominant, Sub Mediant * B = Mor = Öncü Ton, Alt Tonik * C = Kırmızı = Oktav Bu çizelgeye ayrıca Dinshah Sağlık Derneği’nden bir başkası eklenmiştir: * Kırmızı = 397.3Hz En Yakın Not: G = 392Hz * Turuncu = 430,8 En Yakın Not: A = 440

    * Sarı = 464.4 En Yakın Not: A # = 466 * Limon = 497,9 En Yakın Not: B = 494 * Yeşil = 431,5 En Yakın Not: C = 523 * Turkuaz = 565.0 En Yakın Not: C # = 554 * Mavi = 598.6 En Yakın Not: D = 587 * Indigo = 632.1 En Yakın Not: D # = 622 * Menekşe = 665.7 En Yakın Not: E = 659 * Mor = 565.0 (ters polarite) En Yakın Not: A # ve E = 562 (her ikisi de ters polarite) * Macenta = 531,5 (ters polarite) En Yakın Not: G ve E = 525 (her ikisi de ters polarite) * Scarlet = 497.9 (ters polarite) En Yakın Not: G # ve D = 501 (her ikisi de ters polarite) www.lightwithin.com adresinden bu ek bilgi toplanmıştır: Altı Solfej Frekansı şunları içerir: * UT – 396 Hz – Özgürleştiren Suç ve Korku * RE – 417 Hz – Geri Alma Durumları ve Değişimi Kolaylaştıran * MI – 528 Hz – Dönüşüm ve Mucizeler (DNA Onarımı) * FA – 639 Hz – Bağlantı / İlişkiler * SOL – 741 Hz – Uyanış Sezgisi * LA – 852 Hz – Manevi Düzene Dönüş Bu grafikten daha büyük çıktı.

  • The Fountain: Darren Aronofsky Mistisizmi

     

    KONU

    Filmin 21. yüzyıldaki diliminde bilim adamı olan Tommy Creo, ölmek üzere olan kanser hastası eşi Izzi’yi kurtarabilmek için umutsuzca hastalığa çare bulmaya çalışmaktadır.

    Bu sırada Izzi 16. yüzyıl İspanya ‘sında geçen bir hikâye yazmaktadır. Hikâyede Engizisyon tarafından toprakları elinden alınmakla tehdit edilen Kraliçe Isabella, sadık konkistador Tomás’ı İspanya ‘yı kölelikten kurtarabilmenin tek yolu olduğuna inandığı Hayat Ağacını araması için Maya ormanlarına gönderir. Hikâye İspanya ‘da başlayıp Xibalba denilen Nebula‘da bitecektir ancak Izzi’nin hikâyeyi bitirecek kadar zamanı olmadığı için Tommy’den hikâyeyi bitirmesini ister.

    26. yüzyılda ise uzay gezgini olan Tom uzaydaki gezintisi sırasında kendisini çok uzun sürelerdir rahatsız eden olayların arkasındaki gerçekleri keşfeder. Bu üç adamın hikâyesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.


    https://youtu.be/7YPLpxv1LtQ

    ALINTILAR

    “Ölüm huzura giden yoldur.”

    “Ölüm yaradılışın bir parçasıdır.”

    “Her gölge, ne kadar koyu olursa olsun, sabah güneşi tarafından tehdit edilir.”

    “Ölüm bir hastalıktır. Aynı diğerleri gibi. Ve bir tedavisi vardır.”

    “Bedenlerimiz ruhlarımızın hapishaneleridir. Derimiz ve kanımız,
    tutsaklığımızın demir parmaklıklarıdır. Yine de korkmayın. Et çürür. Ölüm her şeyi küle çevirir ve,
    böylece, ölüm her ruhu serbest bırakır.”

    “Kraliçeniz Dünya’da ölümsüzlük arıyor… Sahte bir cennet. Bu, delalettir.
    O sizi kibirliliğe sürüklüyor ve ruhtan uzaklaştırıyor. Ama bu aptallıktır,
    çünkü, o da ölecek. Kıyamet Günü kaçınılmazdır. Her yaşayan ruh yargılanmalıdır.”

    “Utancım büyük. Ülkemi koruyamadım.”

    “Eski Ahit’e göre, Cennet Bahçesi’nde iki ağaç vardı. Bilgi Ağacı ve Hayat Ağacı.
    Adem ve Havva, Bilgi Ağacı’nın meyvelerinden yiyince, Tanrı bahçeyi onlara yasakladı
    ve Hayat Ağacı’nı sakladı.”

    “Hepimiz hayatımız boyunca bütünün bir parçası olmak için çabaladık. Öldüğümüzde tam olmak isteriz, güzelliğe ulaşabilmek için. Çok azımız başarabiliriz. Çoğumuz geldiğimiz gibi gideriz, tekmeleyerek ve bağırarak.”



    Darren Aronofsky’nin altı yıl sinemadan uzak kalmasına sebep olan üçüncü uzun metraj filmi The Fountain’a, Pi ve Requiem for a Dream ile kendini kanıtlayan ve özgüven kazanan yönetmenin meydan okuması olarak bakılabilir. The Matrix’i izlediğinde bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebileceğini, bir sonraki aşamanın ne olacağını kendisine soran Aronofsky’nin, aradığı cevabı bulmak için çıktığı uzun ve sancılı yolculuk, The Fountain gibi eşsiz bir bilimkurgu filminin yaratılmasıyla tamamlandı.

    İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan ve yuhalanan, eleştirilen ve gişede zarar eden The Fountain; içeriği, anlatısı ve özellikle de görselliğiyle gerçekten de daha ne kadar ileri gidilebilir sorusuna verilmiş tatmin edici bir cevap olarak, bilimkurgu sineması tarihindeki yerini aldı. Her izleyenin farklı algıladığı ve anlamakta zorlandığı The Fountain, tam da Aronofsky’nin istediği gibi çeşitli tartışmalar yarattı. Aronofsky, her izleyenin kendi cevaplarını bulmasını istediğinden, haklı olarak filmin hangi gerçeklikte olduğunu açıklamaktan kaçındı. Bu gerçeği bulmak bize düştüğünden, parçaları birleştirerek filmin yarattığı karmaşayı çözmek istedim ve filmi, hikâyeyi mantıklı ve gerçekçi bir zemine oturttuğumu düşündüğüm iki farklı biçimde çözümlemeye çalıştım.

    FİLM ANALİZİ

    ***Yazının bundan sonraki bölümü The Fountain ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

    The Fountain’ın Çözümüne Dair: Filmde Kaç Farklı Zaman Dilimi Var?

    Girişte bahsettiğim gibi filmi çözümleyebilmek için öncelikle bu soruya net bir cevap verebilmek gerekiyor. The Fountain’da iki farklı zaman dilimi olduğu söyleyeyim. 16. yüzyılda geçen kısmın Izzi’nin kitabı ve dolayısıyla da sadece kurgudan ibaret olduğu düşünüldüğünde geriye iki seçenek kalıyor. Film, ya 21. yüzyıldaki gerçekliğin dışına çıkmıyor ya da 26. yüzyıl, 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı.

    Hikâyenin yalnızca 21. yüzyılda geçtiği bir gerçeklik kurduğumuzda, 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu varsayabilir veya bu bölümü 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyenin devamı olarak düşünebiliriz. Sonuçta Izzi, kitabının İspanya’da başlayıp Xibalba’da son bulacağını söylemiş ve ölmeden önce son bölümü Tommy’nin yazması için ısrarcı olmuştu. Tommy de Izzi’nin son dileğini, onun istediği şekilde yerine getirmiş olabilir. Ne var ki, sözünü ettiğimiz kurgularda havada kalan çok fazla detay olduğunu ve taşların tam olarak yerine oturmadığını düşünüyorum.

    Çözüm 1: İçsel Yolculuk

    Izzi’yi kaybeden Tommy, ölümü alt etmek için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Guatemala’daki ağaçtan elde ettiği karışımın Donovan’ın tümörünü yok etmesi ve becerilerini geliştirmesi sebebiyle ağaçla ilgili her şeyi öğrenmek isteyen Tommy, ekibini seferber ediyor. Ancak tıpta çığır açtığını düşünebileceğimiz bu tedaviyi daha ileri götüremiyor, ölüme çare bulamıyor. Izzi’yi kurtaramaması, hastalık olduğunu düşündüğü ölümün tedavisini bulamaması ve Izzi’nin son isteğini yerine getirememesi, Tommy’yi farklı arayışlara yönlendiriyor. Yaşamaya devam edebilmesi, bu yenilgilerin üstesinden gelebilmesi için bakış açısını değiştirmesi gerektiğinin farkına varıyor. Arayışa giren Tommy, kurtuluşu Budizm’de buluyor.

    Zen Budizm’ini öğrenen Tommy’yi Lotus duruşuyla meditasyon yaparken görüyoruz. Bu noktada, filmin üç parçalı anlatısında 26. yüzyılda geçtiği varsayılan bölümün, Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Zen Budizm’i ile içine yönelen Tommy, bu meditasyon tekniğiyle egosu ve kişiliğiyle mücadele ediyor. Ne kadar olduğunu bilemesek de uzun bir sürecin sonunda kişiliğinde keskin bir dönüşüm meydana geliyor. Hayat ve varoluş hakkında yeni bir perspektif kazanıyor ve bir tür aydınlanma yaşıyor.

    Filmin üçüncü kısmının Tommy’nin iç dünyası olduğunu söyledik. Peki, Aronofsky, Tommy’nin iç dünyasını, neden onu şeffaf bir kürenin içerisine yerleştirerek görselleştiriyor? Bunun tek bir sebebi yok. Filmin farklı okumalara açık olabilmesi için, seyircinin Tommy’nin yolculuğunu içsel ve dışsal bir yolculuk olarak değerlendirebilmesi gerekiyor. Dışsal bir yolculuk olabilmesi için de bu uzay yolculuğunun şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Şeffaf küre, aynı zamanda meditasyon halindeki Tommy’nin dış dünyadan kopuşunun, kendi iç dünyasını yönelişinin bir simgesi.

    Kürede Tommy’nin bir türlü kaçamadığı anılarını ve içinde filizlenen yeni inancı görmekteyiz. Bu inanç, Moses Morales adlı rehberin Izzi’ye anlattığı mezara dikilen tohum ile ağaca dönüşme ve bu dönüşümün form değiştirerek devam ettiği bir hikâyeden ibaretti. Moses Morales’in babasının gerçekten bu döngüye girdiğine inandığı gerçek bir hikâye… Tommy, başta inanmasa da Izzi’nin mezarına bir tohum ekmişti. İnanmaya başlamasının sebebi Budizm’e yöneldiğinde aynı inancı görmesidir. Budizm’de de benzer bir yaşam döngüsü ve dönüşüm vardır. Aronofsky de zaten farklı kültürlerdeki ve mitlerdeki benzer hikâye ve inançları filmin tamamında iç içe geçirerek, sentezleyerek farklı bir yapı kuruyor.

    Ölümün bir hastalık olduğunu iddia eden bilim insanı Tommy, Zen Budizm’i ile bu iddiasından vazgeçiyor. Ölümün hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ve bununla birlikte ölümün bir son olmadığına inanmaya başlıyor. Tommy, ölümün yaklaştığını biliyor ve korkmaya başlıyor. Ölmeden önce Izzi’nin kitabını bitirmesi gerekiyor ama sonunu bilmiyor. Tommy, kitabı Nirvana’ya ulaştığında bitiriyor. Xibalba’ya ulaşması, esasında Nirvana’ya ulaştığını gösteriyor. Çünkü Tommy’nin içsel yolculuğu, Nirvana’ya ulaştığı takdirde anlam kazanabilecektir. Burada önemli bir husus daha var.

    O da Tommy’nin, Izzi’nin kitabını bitiriş şekli. Thomas, Hayat Ağacı’na buluyor, ölümsüzlük veren reçinesinden içiyor ama kendisinin ve kraliçesinin hayal ettiği gibi ölümsüzlüğe ulaşamıyor. Tommy’nin Izzi’yi kurtaramaması ve ölümsüzlüğe erişememesi gibi Thomas da kraliçeyi kurtaramıyor ve ölümsüzlüğe erişemiyor. Thomas, ölümsüzlük verdiğine inanılan reçineden kana kana içtiğinde çiçeğe dönüşüyor. Çünkü Tommy artık buna inanıyor.

    Çözümü 2: İçsel Ve Dışsal Bir Yolculuk

    21. yüzyıldaki hikâyenin sonunda Tommy’yi ölüme çare bulabilmek için Guatemala’daki ağaçla ilgili her şeyi bilmek istediğini söylediği ve kendisini bilime adadığı anda bırakmıştık. 26. yüzyılda dev bir küre veya baloncuk içerisinde Xibalba’ya yolculuk eden Tom’un, 21. yüzyılda bıraktığımız Tommy olduğunu düşünmek zorundayız. Sebeplerine geçmeden önce şunu söyleyelim: böyle düşündüğümüzde Tommy’nin bir hastalık olduğunu düşündüğü ölüme çare bulduğunu, ölümsüzlüğü keşfettiğini kabul etmiş oluyoruz. Şimdi bu sonuca nasıl vardığımızı en başa dönerek açıklamaya çalışalım. Hastalığı sebebiyle kriz geçiren Izzi, son günlerinde Tommy’ye gerçekliğine inandığı bir hikâye anlatıyor.

    Çıktığı bir seyahatte, Moses Morales adlı Mayalı bir rehber, Izzi’ye ölen babasından bahsediyor. Moses, babasının öldüğüne inanmıyor. Mezarı kazarlarsa babasını orada bulamayacaklarını söylüyor. Babasının mezarının üzerine bir tohum ekmişler. Tohum ağaç olmuş. Moses, babasının o ağacın bir parçası olduğuna inanmış. Bir bilim insanı olan Tommy, bu hikâyeyi dinlediğinde doğal olarak inanmıyor ve saçmalık olduğunu düşünüyor. Ancak Izzi öldükten sonra mezarını kazıp bir tohum dikiyor. 21. yüzyıl ile 26. yüzyıl arasında, elimizdeki tüm bilgileri kullanarak -Tommy özelinde- neler olduğunu düşünmek ve boşlukları doldurmak bize düşüyor.

    Hayattaki nihai amacına -ölümsüzlüğe- ulaşan Tommy’nin hikâyenin önceki çözümünde olduğu gibi Zen Budizm’ine yöneldiğini burada da söyleyeceğiz. Tommy’nin Zen Budizm’ine yönelme sebepleri de aynı. Xibalba’ya yaptığı yolculuk esnasında da meditasyon yapmaya devam eden Tommy, Izzi’nin son isteğini yerine getirememenin ve onsuz yaşamanın verdiği ıstırabın üstesinden gelmeye çalışıyor. O, 21. yüzyılda bıraktığımız, sadece bilime ve bilimsel gerçeklere inanan Tommy değil artık. Beş yüz yıldan uzun bir süredir yaşayan, içgörüsü kuvvetli, ruhani tarafını keşfetmiş bilge bir insan…

    Tommy, neden bir ağaçla yolculuk etmektedir, ağaçla konuşmasının, ona sarılmasından nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Tommy, ağacın Izzi olduğuna inanıyor. Beş yüz yıl önce Izzi’nin mezarına diktiği tohum ağaç oldu. Izzi anlattığında, Tommy’ye safsata gibi gelse de zamanla kişisel olarak bilimde daha ileriye gidemeyeceği bir noktaya ulaştığında, kendisini aştığında, alternatif inançlar alternatif olmaktan çıkıverdi onun için. Yine de ölümsüzlüğe erişmiş bir insan olarak, Izzi’nin anlattığı ve inandığı biçimiyle ebediyen var olma fikrini, alternatif bir ölümsüzlük fikrini benimsemesi oldukça zordu.

    Kırılma noktası Tommy’nin Budizm felsefesiyle hayatına yeni bir yön verdiğinde gerçekleşti. Çünkü aynı inancı, aynı döngüyü Budizm’de de gördü ve koşulsuzca bağlandı. Bir ağacın bedeninde de olsa Izzi’nin var olduğu bir dünyada yaşayan Tommy, Izzzi’yi ikinci kez kaybetmeden evvel (Ağacın yaşlanması ve ölümünün yaklaşması) Xibalba’ya gitmesini sağlayacak imkânların da oluşmasıyla ağacı küresine alarak son yolculuğuna çıkıyor. Bu noktada, Tommy, neden Xibalba’ya gidiyor sorusunu cevaplamak gerekiyor.

    Ağacın yaşlanması ve ölmesinin, Izzi’yi yeniden kaybetmek anlamına geldiğini söylemiştik. Tommy, bu dünyadaki ölümsüzlüğün Izzi olmadan bir anlamı olmayacağını fark ediyor ve Izzi ile sonsuza kadar birlikte olabilecekleri Xibalba’da yeniden doğuş inancına tutunurken buluyor kendini. Tommy’nin yolculuğu bu motivasyonla başlıyor.

    26. yüzyıldaki kısmın 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı olduğunu işaret eden çok önemli başka veriler de var. Bunların biri Tommy’nin sağ koluna mürekkeple işlediği ince ve kalın halkaların, kendi deyimiyle aradan geçen zamanı gösteriyor oluşudur. 21. yüzyılda evlilik yüzüğünü kaybeden Tommy, Izzi’ye olan bağlılığının simgesi olan yüzüğü bulamadığı için acı çekiyor. Izzi öldükten sonra, Izzi’nin kitabını tamamlaması için hediye ettiği kalemle mürekkebi parmağına işliyor Tommy. Parmağında mürekkeple oluşturduğu halkayı 26. yüzyılda da görüyoruz. Hatta yılları koluna işleme fikri de buradan çıkıyor. Tommy’nin kolundaki halkalardan bahsederken, “Bütün bu yıllar, bu anlılar, hep sen vardın” dediğini duyuyoruz. Izzi, öldükten sonra da hep yanında; ruhuyla, anılarıyla ve yeni yaşam formuyla… Tommy’nin “bütün bu yıllar”dan kastı şüphesiz ki, aradan geçen beş yüz yıl.

    Tommy’nin yolculuğu sırasında Izzi ile olan anılarının onu yalnız bırakmadığını görüyoruz.. Hasta yatağında Izzi, ilk kar yağdığı için Tommy ile yürüyüş yapmak isteyen Izzi ve kitabının bitirilmesini isteyen Izzi… Aronofsky, Tommy’ye acı veren anıları yerleştiriyor küreye. Yüzyıllar geçse de unutamadığı, üstesinden gelemediği anılar… Adına Tom denen 26. yüzyıldaki karakterin anılarının 21. yüzyıldaki Tommy’nin anıları olması ikisini birbirine bağlayan en önemli ayrıntı diyebiliriz. Çünkü anılarımız geçmişimizdir, yaşanmışlıklarımızdır.

    En büyük korkusunu, ölümü yenmeyi başaran Tommy, Xibalba’ya vardığında ölüp yeniden doğacağına inansa da korktuğunu söylüyor. Ancak Izzi ile sonsuza kadar yaşama fikrine sıkıca sarılarak küresinden ayrılıyor. Vicdan azabını dindirmek ve huzur bulabilmek içinse yapması gereken son şeyi yerine getiriyor: Izzi’nin kitabını bitiriyor.

    Sonuç

    Filmin yazarı, yönetmeni, her şeyi Darren Aronofsky, The Fountain’ın bir bilimkurgu filmi olduğunu söylüyor. En başta The Matrix’i izlerken bilimkurgu filmi yapmayı kafasına koyan Aronofsky, “Uzayı dıştan çok, içten ele alan bir film çekmeyi karar verdik. Uzayın dışı, teknoloji delisi filmler tarafından esir alınmıştı çoktan. Daha canlı, farklı ve minimalist bir bilimkurgu filmi yapmanın mutlaka bir yolu olmalıydı.” diyor. Bu sebeple ikinci çözümü daha olası buluyorum. The Fountain’ın bir bilimkurgu olabilmesi için Tommy’nin ölümsüzlüğü bulması şart.

    Ölümsüzlüğü bulduğunu kabul ettiğimizde de 26. yüzyıla kadar yaşadığını ve Xibalba’ya doğru o uzay yolculuğunu yaptığını doğal olarak kabul etmiş oluyoruz. 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olarak okuduğumuzda Aronofsky’nin “Minimalist bilimkurgu yapmak için yola çıktık” söylemiyle çelişiyoruz. Minimalist bilimkurgu söyleminin The Fountain çözümlemesinde anahtarımız olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz ki, çelişkilere rağmen birinci çözümün de yabana atılmaması gerekiyor. Bu iki çözüm dışında The Fountain’ı bir paralel evren bilimkurgusu olarak okuyabilir veya üç hikâyeyi birbirinden bağımsız olarak da değerlendirebilirsiniz. Karar sizin.


    FOTOĞRAFÇI ANALİZİ

    Yani merak ediyor olabilirsiniz… ama Çeşme bir film… filmler filmdir, fotoğraf değil !!

    Bu doğru. Ancak en akılda kalan filmleri parçalara ayırarak, en iyi sahnelerin bazıları tek bir görüntüde özetlenebilir. Sinematografi ve bir video kamera ile zamanın hareketini yakalama yeteneği mükemmel ve kendi başına sanatsal bir yetenek olsa da, uzun çekimler şeklinde ekrana gelenler gibi bazı anları analiz etmek gerçekten büyüleyici olabilir. tam uzunlukları.

    Amaçlarımız için, Çeşme’yi fotoğrafçılar olarak analiz etmek, bir adım geri çekilip filmden bağımsız ve hareketsiz görüntülere bakmayı gerektirir. Sanatsal bir bakış açısıyla fotoğrafçılık hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, bunlar oldukça faydalı olabilir ve bu şeylerin aklımızda yer almasına neden olan bazı unsurları vurgulayacağız.

    Bununla birlikte, Çeşme’den birkaç fotoğrafı vurgulayalım ve bunları bir fotoğraf merceğinden tartışalım:

    1). Uzay gemisi”

    Çeşme’nin en akılda kalan bölümlerinden biri, etrafta süzülen “uzay gemisi” tasviridir. Temelde bir adam, ölen bir ağaç ve anılarını içeren bir küre.

    Bir fotoğraf olarak bu gerçekten çok etkileyici. Masaüstümüzde ara sıra duvar kağıdı olarak görünmesinin bir nedeni var. Hemen çekici olan ilk şey renk paleti. Hem yumuşak hem de yoğun olmayı başarırken, aynı zamanda bunun uzayda dolaşan bir şey olduğu hissini iletiyor. Belki bazı bulutsuların yanından geçerek. Kim bilir ? İnsanların keşfetmeye devam ettiği en büyük gizemlerden biri – dışarıda ne tür görünmeyen şeyler var? Kehribar rengi tonları tam olarak Dünya’ya bağlı değil, kesinlikle burada tasvir edilen şekillerde değil ve şüphesiz bu hayranlık uyandırıyor.

    Kompozisyon açısından bakıldığında, görüntü de oldukça olağanüstü. Kürenin dış sol kenarı, gözünüzün izlediği ve çerçevenin sağ tarafına geri döndüğü görüntü çerçevesinin üst ve alt kısmına giden ön çizgiler oluşturur. Bununla birlikte, görüntü, karenin en sol bölümünü oluşturan negatif boşluk, filmin ön ve merkezini oluşturan (kameraya diğer konudan biraz daha yakın olsa bile) ve çerçevenin en sağındaki kadın ve ağaç.

    Görüntüyü bizim için bir araya getiren şey, hem sahnenin izleyici için gerekli olmayan kısımlarını küçültmek hem de diğer şeylerin önemini artırmak için gölgelerin ve vurguların kullanılmasıdır. Ön planda, neredeyse tamamen karanlık olan siyah bir kütle (belki kurutulmuş odun veya çimen veya başka bir şey) var. Bunun görüntünün yalnızca sağ yarısını oluşturması, solda ise ön plandaki bir nesneden yoksun olması oldukça ilginç – negatif alanı güçlendiriyor ve bu uzay küresinin uzayda kelimenin tam anlamıyla kendi başına dolaştığı hissini artırıyor .

    Parlak noktalar gözlerimizi hem erkeğe, hem kadına hem de ağaca çeker. Konumun bağlamını bilmek kesinlikle değerli olsa da, insanlar ve belirli nesne görüntünün temel konularını oluşturur. Hikayenin daha geniş bağlamı göz önüne alındığında – bu insanların bulunduğu yer, duygularını iletmek için mükemmeldir.

    Filmi görmediyseniz, anında net olmayabilir, ancak tıpkı düğünleri fotoğrafladığımız zamanki gibi – gördüğünüz görüntüler, daha iyi bir hale getirilmesi için genellikle bağlam bilgisi gerektirir.

    2). Hayat Ağacı

    Filmin sonlarına doğru, Hayat Ağacı’nın bu görüntüsünü görüyoruz. Bu, birçok filmde, dini metinlerde ve öfkeli kolej çocuklarının dövmelerinde tekrar tekrar tasvir edilen bir sembol olmuştur. Bir Maya harabesinin tepesinde olması beklenebilecek şeyden ağır bir ipucu alarak, hemen güzel ve basit bir tasarıma sahiptir. Arka plan manzarası çok güzel ve Meksika’dayken Coba’daki Maya harabelerinin tepesinden kendimizi gördüklerimizle paralellik gösteriyor.

    Maya uygarlığıyla ilgili geçmiş, aslında bu görüntüyü bizim için daha ilginç kılıyor. Ağaçlarla dolu yoğun ormanlar ve çok sayıda hayvan, bugüne kadar bile sırları saklar. Böyle etkileyici bir fantezi toteminin böyle bir yerde var olduğunu hayal etmek çok kolay.

    Fotoğrafçılar olarak bu görüntü hakkında ilk fark ettiğimiz şey, fotoğrafın çekildiği zamandır. Sabahın erken saatlerinde altın saat, en güzel saatlerden biridir ve bizi öğlen güneşi sırasında çoğaltılması imkansız olan bir drama ekleyen bir dizi doğal ışık ve renkle tedavi eder. Renk, gölge, açık tonlar vb. Katmanları buna önemli ölçüde katkıda bulunur. Şüphesiz, böyle çekimlerin çok daha kolay olmasını sağlar.

    Önceki görüntüde olduğu gibi, bu fotoğraf üçte bir kuralından ve merkez odaklı bir konudan (ağaç) belirgin bir şekilde yararlanıyor. Güçlü yön çizgileri (su havuzunun kenarları) gözü tekrar tekrar ağaca çeker. Çerçevenin ortasındaki güneşin parlak parlamaları da dikkatinizi ona daha da çekiyor. Hikayenin içeriğini bilmeseniz bile, bu nesne hakkında bir şeyin önemli olduğunu belirtir .

    Elbette gölgeli figürün ön plana dahil edilmesiyle görüntü daha iyi geliştirilir. Göz kırpın ve onu özlemiş olabilirsiniz, ancak fotoğraftaki varlığı gerçekten önemli. Hikayenin bağlamından, bu kişinin Hayat Ağacı’na gelişini ortaya çıkarır (oldukça büyük bir olay). 

    Kompozisyonel bir numara olarak, “ölçek için insan” aslında bir şeyin boyutunu diğer insanlara göstermenin gerçekten kolay bir yoludur. Ağaca kıyasla ne kadar küçük göründüğü düşünüldüğünde, ağacın daha büyük önemi olduğu açıktır. Kameraya çok daha yakın olsaydı, tam tersini iletmek mümkün olabilirdi.

    3). Xibalba

    Görsel efektler açısından, Çeşme’de sergilenen mekanın görüntüleri oldukça çığır açıcı. Bunun sadece CGI olduğunu düşünmeye meyilli olsanız da, gerçek çok daha havalı. Görsellerin nasıl oluşturulduğuna dair biraz arka plan istiyorsanız , bu sekansların bir makro fotoğrafçı tarafından görüntü ve video çekimi olarak nasıl başladığını açıklayan Çeşme’deki bu hızlı belgesele göz atmanızı öneririz .

    Oradan, daha büyük bir kompozit görüntü oluşturmak için başka öğeler ve görüntüler istiflendi. İlginçtir ki, bu son derece yaygın bir tekniktir – sadece sinemada değil, bizim gibi daha basit fotoğrafçılar tarafından bile kullanılır. Bu, Photoshop gibi bir programda elde edilmesi oldukça kolay olan bir efekttir ve bazı teknik becerilerle, bir kamera içi çift pozlama yakalamak da tamamen mümkündür.

    Bu özel görüntü için bu, ana kahramanın aşkınlığa doğru ilerlediği filmin bir bölümünü ortaya koyuyor. Ön planda, öznenin kendisi var, çok farklı ama tamamen kontrast. Gölgeli figürü, sadece önde ve merkezde olduğu için değil, aynı zamanda içinde bulunduğu arkadan aydınlatmalı ve çok daha açık renkli daireyle güçlü bir şekilde yan yana geldiği için gözümüze çok güçlü geliyor.

    Arka planı oluşturan makro fotoğrafçılık çekimi kendi alanında ve yanlardaki doğal fraktal benzeri formlar ve görüntünün çekirdek çemberlerini oluşturan yapılandırılmış bulut benzeri halkalar nedeniyle – nasıl olduğunu hayal etmek zor. bu gerçekten yaratıldı. Bir petri kabında belirli bir kimyasal karışımı kullanmak, iyi zamanlama ve muhtemelen biraz şans, sonuç budur. Dijital sanat eserine benzeyen şaşırtıcı derecede doğal ve organik bir şey.

    Bu basit ve mükemmel bir görüntü. İzlerken film müziğinden “Death is the Road to Awe” ı çalarsanız, muhtemelen daha çok seveceksiniz.

    4). Fatih

    Bu noktada, Çeşme’yi henüz görmediyseniz , muhtemelen merak ediyorsunuzdur… ”neler oluyor?” Maya mitinin bu hikayeye dahil olması tartıştığımız gibi oldukça ilginçtir ve zaman zaman bunun görsel temsillerini görüyoruz.

    Hala filmden çekilmiş olan bu filmde pek çok ilginç şey oluyor. Sağdaki kişinin sade siyah giysisinden sağdaki adamın daha ayrıntılı giysisine kadar kıyafet seçimi – fotoğrafçılar olarak kesinlikle aklımızda tuttuğumuz bir şey bu. Basit portre çekimleri bile uygun kıyafet seçimiyle yapılabilir veya kırılabilir ve bu, daha fazla insanın kolektif olarak çalışan kıyafetler giydikleri çerçeveye getirilmesiyle giderek daha önemli hale geliyor.

    Nesnelerin işlem sonrası yönünden, bu sahnede (ve açıkçası filmin çoğunda) kullanılan belirli estetiği görmek oldukça ilginçtir; bu, görüntüden dikkati dağılmış olabilecek renklere, örneğin kırmızılarda ve mavilerde. Ayrıca, cilt tonlarını cesaretlendiren ve hatta arka duvarı daha da patlatan çok sayıda artırılmış portakal ile çok fazla sıcaklığın girişini görebilirsiniz.

    Gerçek görüntü kompozisyonu dengelidir, ancak yine üçte bir kuralı çok ciddiye alır ve izleyiciyi harekete geçirmek için alevli kılıcı büyük bir etkiyle kullanır. Bizi Maya rahipinden baş kahramana götüren öncü bir çizgi işlevi görür ve daha sonra ne olacağına dair bir karar vermek için kolayca okuyabileceğiniz çok miktarda ham enerji içerir. Bu, sadece birkaç kare sonra gelen bir şeyin habercisidir.

    5). Aydınlanma Arayışı

    The Fountain’da öne çıkan birçok mükemmel geniş çekime rağmen, duyguları sergilemek için yakın çekimlere de önemli bir vurgu var. Oyuncuların yüzüne bakıldığında alınabilecek çok şey var – özellikle de gözler.

    Tüm sahneyi sarı renk tonuyla yıkamak da ilginçtir ve çoğu durumda muhtemelen işe yaramayacak olsa da , film dünyasındaki başka bir kaynaktan gelen ışığın nasıl bir etkisi olduğunu hissedebildiğiniz için burada işlev görür . Belki de güneşin parlak kör edici ışığı?

    Görüntünün kendisi de şimdiye kadar gördüklerimize kıyasla benzersizdir, çünkü adamın yüzünü vurgulamak için geniş bir diyafram açıklığından yararlanır. Vücudunun geri kalanının omuzlarından ve sırtının aşağısında bulanık göründüğünü görebilirsiniz – bu, odak noktasının yalnızca gözlerin ve yüzün üzerine yerleştirildiğini temsil eder ve bu görüş düzleminin dışındaki herhangi bir şey sonuç olarak bulanıklaşır.

    6). Yakınlık

    Bu, aslında oldukça benzersiz olan güçlü bir görüntüdür, çünkü kendi içinde sadece gerçekten bedensiz başlara muamele edilir. Bir bakıma, daha geniş bağlam olmadan biraz ürkütücü, ama neyse ki, burada gerçekte neler olup bittiğini bilmemize izin vermek için sadece ince görsel kuyruklara ihtiyaç var. Ya da belki o kadar ince değiller …

    Arka planın çoğu, sahnenin solunu kaplayan neredeyse baskıcı bir biçim olan gölgeye bürünürken, bunun düz bir yatak olduğunu ve doğal ışığın bir pencereden görüş alanımızın sağına doğru yayıldığını anlayabiliyoruz. . Bunu yüzlerinin nasıl aydınlatıldığına ve gölgelerin üzerlerine nasıl yansıtıldığına bağlı olarak söyleyebiliriz.

    Kompozisyon için üçte bir kuralını vurgulayan çoğu görüntünün aksine, bu görüntü, çerçeve içinde kabaca eşit olarak dengelenmiş dört çekirdek bileşenli bir ızgaradan yararlanıyor gibi görünüyor. Bu, standarttan kopma yeteneğini gösterdiği için son derece önemlidir, ancak bu kadar basit ve belki de daha az önemli bir sahnede bile görüntü yapısını korumaya devam eder. Çerçevenin en sol ve en sağ bileşenleri sadece basit renklerden oluşurken, iki kişi çerçevede kendi bireysel, ancak tecavüz eden boşlukları oluşturuyor.

    7). Uyanış

    Muhtemelen, Çeşme’den çekebileceğimiz en az gurur verici kare , filmdeki konumu nedeniyle de bizim için ilginç. Genel olarak konuşursak, sert beyaz ışıkta parlayan yüzler tam olarak çekici bir görünüm değildir. Bir düğün çekimi sırasında böyle bir çekim yapılsaydı, muhtemelen bir adım geri çekilir ve flaş ayarlarımızı yeniden kontrol ederdik.

    Aslında gözlemlediğimiz şey, bu karakterin konuşması ile beyaza dönüş arasındaki anlar bizi başka bir sekansa götürüyor. Bunun gerçekleştiği tekil anda, görüntünün kendisi diğer sahnelerin çoğundan farklı bir şeyi aktarmayı başarır – oyunda eterik, hatta meleksi bir oluşum var. Bu film boyunca çok az kez bu kadar sert beyazlar görüyoruz, ancak az miktarda kullanıldığında, renk sarsıntısı psikolojik olarak onu anılarımızda yankılanmaya zorlamak için bize hizmet edebilir.

    Bu önemlidir, çünkü katıldığımız fotoğraf bağlamında, sadece tek bir anı değil, uzun bir süreyi belgeleme yeteneği önemlidir. Düğün günü fotoğrafçılığında, bir müşteri birkaç yüz resimden oluşan bir galeri aldığında, bunlar kronolojik olarak görüntülendiğinde müşteri aklında günü sanal olarak oynatabilecek şekilde düzenlenir. İyileştirme süreci boyunca, en önemli anları veya hatırlamaya değer önemli bir şeyi gösteren anları tespit ederiz.

    Bu görüntü ile, kendi başına o kadar da ilginç değil, ancak bağlamda dikkate alınması gereken çok şey sunuyor.

    8). Maya

    Hayat Ağacı resmini bu yazının başlarında görmüştük ve bu manzara bakmamız için daha da fazlasını sağlıyor. Birden çok perspektiften yakalandığı bir anın önemini anlayabilirsiniz. Bu, ölçeği ve hatta bu durumda gerçeküstü konumu daha fazla göstermeye yardımcı olur.

    Özünde, bu, filmde önemli bir olayın meydana geleceği konumu sergilemek için belirleyici bir çekimdir.

    Sonuç olarak, “çerçeveyi doldurmanın” fotoğrafçılıkla ilgili ipucu basit ve etkilidir ve bakılması gereken şeylerin yoğun olduğu bu tür bir yerde ve güzel bir altın ışık rengi dizisinde yapılması oldukça kolaydır. Bizim için en ilginç olanı, ağacın kalıntılarla yan yana gelmesidir. Görüntüye sağdan sola baktığımızda, güneş ışığının ağacı aydınlattığını görebiliriz (bu, sahnenin en önemli kısmı olduğu için kasıtlı olarak yapılır – ve gözünüz hemen önce buraya çekilir) ve görüntü sola doğru hareket ettikçe çok daha karanlık. Harabelerin kendisi bağlam açısından önemlidir, ancak ağaçtan daha az önemlidir. Kesinlikle arka plana karşı öne çıkıyorlar, ancak iyi aydınlatılmış ağaçtan çok daha az.

    9). Sessiz

    The Fountain boyunca çok güzel ve gerçeküstü görüntüler varken , bu aslında çok ham ve insani olduğu için erişilebilir en güzel sahnelerden biri. Sahne, belirli bir duygusallığı iletme amacına hizmet ederken, bunu zevkli bir şekilde ve varoluşsal bir krize rağmen bir sevgi ve özlem duygusu iletme bağlamında yapar.

    Gerçek görüntü pek çok yönden güçlüdür çünkü onunla birlikte hem amaçlanan amaç (yani: belirli öğelerin ve çerçeve içinde nasıl konumlandırıldığı) hem de bunun doğal olarak ortaya çıkan ve yakalanan samimi bir an olduğu hissini taşır. Filmde, bu bireylerin birbirleriyle doğal bir kimyası olduğu için bunu çok iyi bir oyunculuk becerisine bağlayabiliriz. Hareketsiz çerçevede gördüğümüz şey şu:

    İlk bakışta aklımız küvetteki kadın tarafından yakalanır. Bir video ışığı ile yumuşak bir şekilde aydınlatılır ve çerçevenin odak noktasıdır. Bir fotoğrafçı olarak, odağımızı doğrudan onun gözlerinin etrafındaki yüzüne yerleştirirdik.

    Daha sonra, küvetin kendisini ve çerçevenin etrafında bir daire içinde giden oldukça ilginç bir yön çizgisi olduğunu gözlemliyoruz – daha fazla derinlik sağlıyor. Küvetin özellikle sağ tarafı bizi sahnedeki erkek özneye götürüyor, burada iki bireyin ellerinin buluştuğu yerde duruyoruz. Bu çizgiyi takip etmeye devam ederken, görüntünün ön planına geri dönüyoruz, burada sahnenin solunda hafif bulanık ön plandaki nesneleri görebiliyoruz – belki bir mum veya sabunluk? Bu etki nedeniyle, bir izleyici olarak, neredeyse olmamamız gereken bir şeyi gözlemliyormuşuz gibi, bize daha röntgenci bir rol veriliyor.

    Üçte bir kuralı nihayetinde burada tam olarak sergileniyor, ancak bunun üç bölüme ayrılması aslında her bölümü oluşturan ana konuların yerleştirilmesi nedeniyle oldukça ilginç olduğu için biraz daha yanıltıcı. Solda mum / sabunluk görüyoruz ve bu gerçekten sahnenin izleyicisi olarak yerimizi sağlamlaştırıyor. Ortada ve sahneye geri çekilirken odak noktası erkek ve kadın oluyor – kasıtlı olarak ana odak noktası olacak şekilde merkezleniyoratış. Son olarak, görüntünün sağ tarafında, arka plandaki yağmurlu bir pencerenin üzerindeki ışık desenine gözlerimiz çekilir. Daha geniş film bağlamında, bu amorf desen, gelecekteki bir varoluşta gerçekleşen gerçeküstü “uzay gemisi” sahneleri ile rezonansa giriyor – yine de bu tekil anda, başka türlü yumuşak ve donuk bir renk şemasına derinlik katan basit bir renk noktası gibi davranıyor.

    10). Kapıların Önünde Durmak

    Bakacağımız son sahne şudur – Maya rahibini bir tapınağın girişinde duran kontrastlı bir figür olarak ortaya çıkarır. Burada sevilecek çok şey var – güneşin kullanımından öznenin arka planını aydınlatmak için, pozlama, kişinin gölgede kalmasıyla sonuçlanan ortam ışığını yakalamak için ayarlanmış. Bu kesinlikle kasıtlı olarak yapılan bir şeydir ve gerçekte bir fotoğrafçı olarak, uygun flaş kurulumuyla, hem bireysel hem de arka planı birlikte pozlamak için yüksek hızlı senkronizasyon (HSS) kullanılabilir.

    Yine de bu çok daha az zorlayıcı bir çekim olur. Siluetten gelen belli bir drama ve bu kişinin kim olduğuna dair bir belirsizlik var. Güneşin keskin aydınlatması, ona tanrısal nitelikler kazandırmak için bu karakterin yararına çalışıyor.

    Görsel olarak, fark ettiğimiz ilk şey, bu karakterin duvarlar ve giriş yolu ile çok belirgin bir şekilde nasıl çerçevelendiğidir. Odaklanmak onun üzerindedir çünkü odaklanmak isteyebileceğimiz çok az şey vardır. Oradan, görüntünün geri kalanı oldukça basit bir şekilde üçte bir kuralından yararlanıyor ve çok sınırlı bir renk şeması kullanıyor.


    RÖPORTAJ

    Paul Fischer The Fountain için Los Angeles’ta.

    Darren Aronofsky için The Fountain, birkaç yıldır bir aşk emeği olmuştur. Bu oldukça karmaşık ve özgün romantik drama, gençliğin pınarını, sevginin gücünü ve yoğunluğunu ve takıntıların doğasını keşfediyor. Başlangıçta Brad Pitt ve Cate Blanchett’in başrollerini üstlendiği filmde Hugh Jackman, Rachel Weisz’e aşık bir karakterin orta çağlarda, günümüzde ve gelecekte üç dönem enkarnasyonu olarak rol alıyor. Yönetmenin medyaya son konuşmasının üzerinden beş yıl geçti. Paul Fischer ile konuştu.

    Paul Fischer: Sonunda bunu yapma sürecinden ve sizin için ne kadar sinir bozucu olduğundan bahsedebilir misiniz?

    Darren Aronofsky: Çok uzun bir süreçti ve tüm projelerimin gerçekten zor olduğunu düşünüyorum. Hiç kimse Tanrı ve matematik hakkında siyah beyaz bir film yapmak istemiyordu. Ve sonra Pi’den sonra herkes “Ne yapmak istiyorsun? Sonra ne yapmak istiyorsun?” Diye sordu ve onlara Requiem for a Dream’in bir kopyasını gönderdim ve sadece sessiz kaldılar ve neredeyse hiç kimse aramadı ben döndüm. Bazı nedenlerden dolayı, ilginç ve havalı olduğunu düşündüğümüz filmleri seçtik ve bunlar kutunun biraz dışında kaldı, bu yüzden her zaman büyük bir zorluk. 

    Brad [Pitt] başlangıçta gerçekten ilgilendi ve bu ona çok fazla yakıt verdi. Bunun için her zaman büyük bir film yıldızı istemiştim çünkü bu filme başladığımda, bilim kurgu romanlarından ve grafik romanlardan gerçekten ilham aldığımı biliyordum, bir bilim kurgu romanı okuyacaksın ve ilk 100 sayfa için, gerçekten neler olup bittiğini bilmiyorsunuz ve sonra birdenbire birkaç kelime beliriyor ve tüm bu ipuçları ve dünya açılıyor ve Neal Stephens dünyasının tam ortasında bir şaplak oluyorsunuz ve birden bire hepsi mantıklı. 

    The Fountain ile benzer bir deneyim yaşatmak istedim, yani filmin ilk 20 dakikasında yüzüyorsunuz ve sonra birden Rachel ile tanışıyorsunuz ve dünya bir araya gelmeye başlıyor ve tüm bu sahnelerin aslında bir anlam ifade ettiğini fark ediyorsunuz. ve bir şey ifade ediyor. Umudum, içine bir film yıldızı ekleyerek seyircinin ilgisini çekebilir ve 20 dakikayı atlatmalarına yardımcı olabilirdi. Yani, Brad ilgilendiğini ifade ettiğinde, harikaydı. Her şeyi başlattı. Ve sonra, gerçekten yaklaştık ve sonra çokça duyurulan sakal traşı oldu ve sonra temelde dağıldı. Karşısında 18 milyon dolar vardı ve çok fazla kan döküldü. Bir şeyin olma ihtimali gerçekten yoktu. Paletimi temizlemek ve yeni bir şeye başlamak için gerçekten çok uğraştım. 

    Aslında yeni başlattığımız her şey, muhtemelen bir sonraki adımda yapacağımız şeydi, bu yüzden zaman boşa gitmedi. Ama sonra, bir gece, onu sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana geri dönmem için özgürleştirdi. Sadece sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana dönmem için özgür kıldı. Sadece sistemimden çıkaramadım ve yeniden yazmaya başladım. Bir stüdyo ya da oyuncu için yazmak zorunda kalmamak, beni gerçekten önemli olana dönmem için özgür kıldı.

    Paul Fischer: Film için Brad’in sahip olduğu sakal görünümünü traşlı kafa için mi takas ettin?

    Darren Aronofsky: O bakış filmde. Conquistador sekansları için sakal uzatıyordu. Yerleşmesi uzun zaman aldı. Savaş sahnesinin Hughs sakalından ne kadar uzun olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen oldukça benzer olduğunu düşünüyorum. Hugh’un büyük bir şeyi vardı. Brad’in protez sakallarla ilgili büyük bir sorunu vardı. Onu büyütmek istedi.

    Paul Fischer: Her zaman çizelgesinin her öğesi diğer tüm zaman çizelgesinde bulunur. Çok fraktal bir resim. Her şey ilişkilidir. Bunu nasıl inşa ettin? Bu senaryo aşamasında mı geldi? Çekim yaparken bunu düzenledin mi?

    Darren Aronofsky: Hepsi önceden planlanmıştır. Böyle bir şeyi yapmak için son derece düşük olan bütçe ve son derece kısa olan sınırlı zamanımızla, her şey ev ödeviyle ilgiliydi. Yani, tüm bu bağlantılar önceden yapıldı. Tabii ki, “Hey, bunu buraya yapıştırabiliriz.” Olaylar sette oldu, ancak id, tüm kararların% 95’inin önceden olduğunu söylüyor. Hazır olduğunuzda, ne kadar iki boyutlu iş yaparsanız yapın – hikaye tahtaları, çekim listeleri, senaryo çalışması – gerçek canlı oyuncular ve gerçek fiziksel ekipmanlarla üç boyutlu bir alana girdiğiniz anda, hiçbir şey işe yarıyor, bu yüzden adapte olabilmelisin. 

    Ancak, tüm bu ödevleri yapmış olmak, kesinlikle neye ihtiyacınız olduğunu bilmenizi sağlar, böylece istediğiniz her şeyi elde etmeye oldukça yaklaşabilirsiniz. Ancak tüm çekimler önceden planlandı. Film boyunca devam eden tüm yıldız alanları – tabii ki uzayda ve sonra tüm mumların aşağıya doğru sarkması, onları odak dışına attığınızda bir yıldız alanı, çatıda Rachel’ın arkasındaki Noel ışıkları yıldız. alanlar. 

    Aynı şekilde karanlık ve ışıkla da çalıştık, Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar hiçbir zaman tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yanardı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce. Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar hiçbir zaman tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yaktı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce. Hughs karakteri siyah, Rachels karakteri ise ışıkta. Hughs, filmin sonuna kadar asla tam olarak yanmadı ve Rachels her zaman yaktı. Bu her zaman planlanmıştı, biz kurulmadan 10 ay önce.

    Paul Fischer: Bunun için Rachel’ı gerçekten öneren Hugh muydu?

    Darren Aronofsky: Evet. Bu fikre dahil değildim çünkü Rachel ile kişisel bir ilişkim vardı ve bu bir kumar. Ya ilişki bitecekti ya da ilişki iyi olacaktı, öyleyse neden böyle bir şeyi riske atalım? Hugh fikri önerdi. Ona açık değildim. “En azından buluşalım” dedi. Ve böylece vegan bir restoranda yemek yedik. Aslında vegan değildi, makrobiyotikti, ama farkı bilmiyorum. Ve tamamen bağlandılar ve elektrikseldi. Bu şeylerden biriydi, bir yönetmen olarak, iki oyuncunun birbirine baktığını ve birbirini anladığını gördüğünüz, nadiren gerçekleşen bir oyuncu odasında olmasını umuyorsunuz. Ve Hugh ve Rachel’la ilgili olan şey, o zamanlar ikisinin de aşırı derecede aç oyuncular olmasıydı. Şimdi, onlar büyük film yıldızları. Şimdi, onlarla çalışmayı bilmiyorum. Sahne aktörleri ve inanılmaz derecede iyi eğitilmişler ve her ikisi de ne yapabileceklerini gerçekten gösterme fırsatı bulamamışlardı. Bu benim için en heyecan verici. Ellen Burstyn harika şeyler yaptı ama uzun zaman olmuştu. Jennifer Connelly ve Marlon Wayans’ın ortaya çıkmak için bir nedeni vardı.

    Paul Fischer: Rachel’ı yönetmek beklentilerinizi aştı mı?

    Darren Aronofsky: O müthiş. Onu bir duygu kazanı olarak tanımlıyorum. Sadece ısıyı artırıyorsun ve işler kaynamaya başlıyor. Tek bir seçimle dört veya beş farklı duygu alabileceğiniz oyunculardan biri. Bana göre bu harika. Gömülmüş ve ağacın içinde büyüyen adam Moses Morales hakkında konuştuğunda, bu tek bir şeydi. Çok, çok az sayıda oyuncu 40 saniye boyunca aşırı yakın çekim yapabiliyor. Başlangıçta deli gibi kestim. Filmi birlikte ilk kestiğimizde parçalar halindeydi. Buradan en iyiyi ve oradan en iyiyi aldım ve işe yaradı, ama sonra, “Malzemeyi bir kez daha gözden geçirmeliyiz” dedim ve sonra o parçaya tökezledik. Bir aktörün böyle bir şey yaptığında parlamasına izin vermelisin.

    Paul Fischer: The Last Man’den The Fountain 1.0’dan The Fountain 2.0’a ne değişti?

    Darren Aronofsky: The Last Man her zaman The Fountain 1.0’dı. Bu sadece gizli bir başlıktı. Oldukça paranoyak bir adamım, bu yüzden ona Son Adam dedik. Her zaman The Fountaindeniyordu. Bu sadece yanlış bir başlıktı. Her nasılsa senaryo oraya çıktı ve sızdırıldı ve The Last Man oldu ama asla The Last Man olmadı. Aslında başlangıçta bizim için bir çalışma başlığıydı. Filmin en büyük ilham kaynaklarından biri, Latin Amerika’da bir kasabada bu yepyeni hapishanede bulunan ve bir yanardağ vardı ve kasabada hayatta kalan adam dışında herkes yok edildi. yeni hapishane hücresi. 

    Ölümsüzlük ve yalnız kalmakla ilgili, istediğimiz şeyi yakalayan bir şey vardı. Temelde yaptığımız şeye dönüşen bu, Bir fikrin küçük bir tohumunun başka bir şey haline gelmesi ilginçtir. Yani The Fountain 1.0 ‘mevcut. Bunu, şu anda mevcut olan DC Vertigo’nun ciltli ve yumuşak kapaklı grafik romanında görebilirsiniz. Çok çok benzer. Birkaç farklılık var. The Fountain 1.0’ın başlangıcında büyük bir savaş sahnesi vardı, ancak Gladyatör sonrası, Peter Jackson öncesi bir manzaraydı. Ridley’in [Scott] Gladyatör’de yaptıklarından çok heyecanlandım. “Vay canına, bu heyecan verici. Gerçekten heyecan verici bir savaş sahnesi yapabiliriz.” Dedim. 

    Ama sonra, denemelerimi ve sıkıntılarımı yaşadım ve Yüzüklerin Efendisi çıktı ve “Maya Conquistador savaşımız asla bu fantezi ve aşırılık seviyesine gitmeyecek, öyleyse neden yapalım?” Dedim. Ve sonra tabii ki Troy çıktı ve Kral Arthur. Bütün bu devasa savaş sahneleri olmuştu. Hollywood başardı. Seyircilerin gördüklerinde esnediklerini fark ettim, bu yüzden “Bu sahne Tommy tarafından Izzi için yazılmıştır. Hikaye nedir?” Hikaye inanılmaz olasılıkların üstesinden gelen bir adam, bu yüzden sonunda Maya ordusuna karşı Hugh Jackman’a inandı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey buydu. 

    Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi. Hugh Jackman, Maya ordusuna karşı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey bu. Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi. Hugh Jackman, Maya ordusuna karşı ve gerçekten ihtiyacım olan tek şey bu. Bunun basitliği beni özgürleştirdi çünkü sonra aniden onu çekmek için 20 milyon dolara ihtiyacım olmadığını fark ettim. Bunu çok daha azına yapabilirim. Bu bir bütçe meselesiydi.

    Paul Fischer: Hugh Jackman’ı bu kadar duygusal bir rol oynayabileceğine sizi inandıran bir şeyde görmüş müydünüz?

    Darren Aronofsky: Gerçekten böyle duygusal işler yapan kaç erkek oyuncu gördünüz? Son iki ya da üç haftada 15 şehirde bulundum ve birçok kadın bana “Ekranda veya ekran dışında hiç bu kadar savunmasız bir adam görmedim” dedi. Ne yapabileceğini gerçekten bilmiyordum. Buna ilk başladığımda, listemde değildi çünkü o harika olduğu ve yıldızı olduğu Wolverine’i yeni yapmıştı, bu da hayranıysanız yapılması gereken inanılmaz, zor bir şey. Sadece o role adım atmak ve onu gerçekten başarmak büyük bir başarıydı. Ama başka hiçbir şey görmemiştim. Sonra Oz’dan Çocuk’u gördüğümde inanılmaz miktarda yetenek gördüm. İnkar edilemezdi. The Fountain’da yaptıklarının dışında, adam şarkı söyleyebilir ve dans edebilir. [Gülüyor] Gerçekten üzücü. 

    Bu filmde yaptığı şey olağanüstü ve bir şekilde gözden kaçtı. Hugh ile rastgele bir barda veya başka bir yerde arkadaşlarından bazılarıyla tanıştım. Sadece merhaba dedik. Ve sonra, aynı otelde kalıyorduk ve ben orada oturup 20 kiloluk buklelerimi yapıyordum ve bu adam odanın diğer tarafına bir makineyi hareket ettiriyor. Bu şeyi çekiyordu ve makine zıplıyordu ve ben de “Ne oluyor? O ucube kim?” Dedim. Ve, X-Men 2 için antrenman yapan Hugh Jackman’dı ve ben gidip “Hey, nasılsın?” Dedim. Sonra, Hugh bu türden bir boyuttan 12 ay içinde tam Lotus pozisyonuna geçmeyi başardı. Yedi sekiz yıldır yoga yapıyorum ve Lotus pozisyonuna giremiyorum. Ancak, tam bir Lotus’a girdi ve tüm o sahneleri, Lotus’ta, kendini yüzdürmek için su altında, bir barbekü teçhizatına bağlı olarak gerçekleştirdi. 

    Böylece, ters döndüğünde ve baş aşağı gittiğinde, teçhizat onu temelde döndürdü, 10 saniye boyunca baş aşağı tuttu ve sonra, balonun o büyük açıklayıcı görüntüsü için ineceği yere geri getirdi. Su altında ve karakterde yaptığı çekimlerden biriydi. Fiziksel olarak, gezegende onun gibi bir örnek bulamazsınız. Bu, pek çok farklı spor dalında Olimpik altın madalya sporcusu olabilecek türden bir adam. Yani, bu inanılmazdı. Dublörümüz vardı – ve bütün dublörlerini yaptığı gibi bir tür klişe olduğunu biliyorum – ama her şeyde dublör dublöründen daha iyiydi. Yani, bu onun ağaca tırmanması, kavgalar yapması, her şeyi. Bunun dışında duygusal olarak serbest bıraktı. Bir sahneyi çekmenin geleneksel yolu, geniş açıyla başlamaktır çünkü bu ışıklandırmayı oluşturur ve ardından yakın çekimler için içeri girersiniz. Kamerayı aldık ve aniden bu musluklar açılmaya başladı ve “Tamam, kes! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri sok!” 

    Kamerayı uçurduk ve gittik ve kuruyana kadar gidecekti. Sonra 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Çok hoşumuza gitti. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notayla oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Onu Tomas olarak çal, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha öfkeli oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. kesmek! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri alın! “Kamerayı uçurduk ve gittik ve kuruyana kadar gidecekti. Sonra 10 dakika ara verdik ve kuruyana kadar tekrar gidecektik .

    Biraz taciz ediciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Bundan hoşlandık. Kurgu bu yüzden bu kadar uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadı. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür üstesinden geldim, ama sonra “Biliyor musun? Tomas olarak oynayın, Tom olarak oynayın, üzün, öfkeli oynayın, biraz daha öfkeli oynayın, gerçekten mutlu oynayın. “Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. kesmek! Kamerayı olabildiğince çabuk içeri alın! “Kamerayı uçurduk ve gittik ve o kuruyana kadar giderdi. Sonra 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik .

    Biraz taciz ediciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Bundan hoşlandık. Kurgu bu yüzden bu kadar uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadı. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür üstesinden geldim, ama sonra “Biliyor musun? Tomas olarak oynayın, Tom olarak oynayın, üzün, öfkeli oynayın, biraz daha öfkeli oynayın, gerçekten mutlu oynayın. “Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Biz zevk aldık. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. 

    O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notayla oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Tomas olarak oyna, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha öfkeli oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti. 10 dakika ara verirdik ve kuruyana kadar tekrar giderdik. Biraz tacizciydi, ama onu sevdi. [Gülüyor] Biz zevk aldık. Bu yüzden düzenleme çok uzun sürdü. O ve Rachel, her sahneyi akla gelebilecek her notada oynadılar. Genellikle, oyuncu size sadece bir tür yorumda bulunur, ama sonra ben “Biliyor musun? Onu Tomas olarak oyna, Tom olarak oyna, üzgün oyna, kızgın oyna, biraz daha kızgın oyna” dedim. gerçekten mutlu oyna. ” Sadece zıpladık ve farklı şeyler denedik ve bu bir zevkti.

    Paul Fischer: Şimdiye kadar, üç filminiz de biraz yoruma açıktı. Bir noktada, bir Batman yapmaya bağlıydın. .

    .Darren Aronofsky: Batman’e hiç bağlı değildim. Batman bir yazı işiydi. Requiem for a Dream’den çıkmak, The Fountain yapmayı hayal etmek, bunun makul miktarda kuruşa mal olacağını fark etmek ve stüdyonun beni 4 milyon dolarlık uyuşturucu filmi yapan adam olarak nasıl algıladığını görmekle ilgiliydi bana Batman hakkında bir şeyler yapma şansı verdiler ve kahramanlarımdan biri olan Frank Miller ile çalışabileceğimi fark ettim, “Bunu geliştirirsem, aslında The Fountain’i yapmam için bana yönelik algılarını açabilir. ” Ama son altı yıldır gerçekten The Fountain’i yapmaya çalışıyordum.

    Paul Fischer: Bunun gibi daha doğrusal bir şey yapar mıydınız yoksa filmleriniz için bu tür bir vizyona sahip olmaya devam edecek misiniz?

    Darren Aronofsky: Onları daha tuhaf, daha tuhaf ve daha tuhaf yapacağım. Sinemada yapabileceklerinizin sınırlarını hep zorlamaya çalışıyorduk. DP’m Matty, her zaman Wild Style film yapımcıları olduğunu söyler. Wild Style o çılgınca, grafiti yazı stiliydi, ama kimin her zaman ne yazdığını harflerin tarzından tanıyabilirdiniz. Ve bence her zaman yaptığınız hikayeyi anlatmaya yardımcı olacak, ancak inanılmaz derecede benzersiz ve umarım insanlar için ilginç olan bir görsel dilini bir filme yerleştirmeye çalıştık.

    Paul Fischer: The Fountain beklemeye alındığında, muhtemelen bir sonraki projeniz olacak şeyin tohumunu oluşturan başka şeyler üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Bunun ne olduğu hakkında konuşabilir misin?

    Darren Aronofsky: Hayır. [Gülüyor]

    Paul Fischer: Bir sonraki filminizin İncil’e ait olacağını söylediniz, ilk filminiz Tanrı ve matematik hakkındaydı ve bu film agnostik bir şekilde spiritüeldir. Tanrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Dindar mısın? Tanrı’ya inanır mısın?

    Darren Aronofsky: Bence The Fountain’ın temaları, bu sonsuz enerji ve madde döngüsü, Big Bang’e kadar uzanıyor. . . Büyük Patlama oldu ve tüm bu yıldız maddeleri yıldızlara, yıldızlar gezegenlere ve gezegenler hayata dönüştü. Buradayken, her şey geri dönene kadar bu maddeyi ve enerjiyi biraz ödünç alıyorlardı ve bu hepimizi birbirine bağlar. Dışarıdaki alaycılar bu saçmalığa gülüyor, ama bu doğru. [Gülüyor] Dağınık olan şey, dikkatimizin ne kadar dağınık ve bu bağlantıdan kopuk olduğumuz ve bunun sonucu da bu gezegene ve kendimize yaptığımız şeydi. 

    Sadece birbirimizi ve gezegeni öldürüyorduk ve şu anda bu bir acil durum, bence. Tüm hayır işim her zaman çevre ile ilgiliydi. Nesli tükenmekte olan türler listesinde 15.000 tür var. Cıva zehirlenmesi benim yeni işim. [Gülüyor] Bunu kendimize yapıyorduk. Kuzey Kuzey Kutbu’ndaki yerli halkın anne sütünde cıva zehirlenmesi olduğu gerçeği bizden geliyor ve Alzheimer artıyor. Kendimize ne yapıyoruz? Tam bir kopukluk. 

    Bana göre, maneviyat burada. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu. Bu bağlantıya ne derseniz deyin – bazı insanlar bu Tanrı terimini kullanır. Benim için kutsal olduğunu düşündüğüm şey bu.

    Paul Fischer: PG-13 için herhangi bir değişiklik yaptınız mı?

    Darren Aronofsky: Fragmanda eklenmiş bir satır var ama filmde yoktu, “Ölüm bir hastalıktır ve bir çare var ve onu bulacağım.” Bu, Hugh’nun istediği, yer bulamadığım bir satırdı ve onu düzeltmek zorunda kaldım.

    Paul Fischer: Şiddeti kesmediniz mi?

    Darren Aronofsky: Hayır hayır. Şiddet hepsi aynı.

    Paul Fischer: O halde bunu R’den PG-13’e nasıl değiştirdiniz?

    Darren Aronofsky: Müzakere!


    XİBALBA

    “Sonra Bir Hunahpu ve Yedi Hunahpu gitti, gui-Yol boyunca alçalırken haberciler tarafından tespit edildiXibalba’ya. Gelene kadar dik basamaklardan aşağı indileryeniden çalkantılı nehir kanyonlarının kıyısında.

    Popol Vuh 1 (Maya Kutsal Kitabı)

    Antik Maya halkı, dünyalarını üç aşamalı bir evren olarak tasarladılar. Göklerin kubbesini oluşturan bir gökten, dört kenarlı yeryüzü olan İnsanların ve yeryüzünün altındaki dünyanın – cehennem dünyasının 2 . Dünyanın kendisi genellikle yeraltı dünyasıyla ilişkilendirilen sulu bir üssün üzerinde yüzer. Üçünü birleştirmek düzeyler eksen mundi veya evrenin merkezidir ve genellikle bir ağaçla temsil edilir. Dalları gövdesi yerden yükselen ve kökleri yayılan gökyüzünde yeraltı dünyasından. Quiché Maya dilinde cehennem dünyasına atıfta bulunulduXibalba olarak, “korku yeri” 3 veya ” korkunun yeri” 4 , Yucatan’daki Maya halkları yarımada yeraltı dünyasına Metnal veya “ölülerin yeri” olarak atıfta bulunur.

    Bu yüzden yeraltı dünyası, yalnızca yeryüzünün altında sulu bir yer olarak nitelendirilir korku ve ölümle, ancak topraktan fışkıran bitkilerin hayat veren özellikleri kendisi, dünya ağacı gibi.Gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı dünyası tanrıların yuvalarıydı. Atalar gökyüzünde yaşadı. Yaratmada yaşayan hayırsever tanrılar, yaramaz veya tehlikeli ruhlar ahlaksızlıklar ve kanyonlar ve yeraltı dünyası korkunç Lordların eviydi.Antik çağda tanımlanan ölüm ve hastalığın getiricileri olan yeraltı dünyası Maya yaratılış efsanesi, Popol Vuh . Postclassic bir belge olarak görülse dePrelassic Maya ikonografisi, efsanevi yaratılış anlatılarının metin 100 MÖ 6’ya kadar uzanıyor ve kanıtlandığı gibi daha derin antik çağa sahip olabilir Guatemala’nın piedmont bölgesindeki Izapa’daki anıtlarda

    Bilinen en eski hiyeroglif versiyonu ilk olarak 16. yüzyılda İspanyol yazımına çevrildi.tury, muhtemelen en geç CE 1558. CE 1701 ve 1703 arasında, bir İspanyol rahip, Francisco Ximénez, metni kopyaladı ve İspanyolca çevirisini ekledi 8 .Dayanarak Popol Vuh yanı sıra etnografik hesaplarda J. Eric tarafından bildirilen Thomson 9 , arkeologlar B. MacLeod ve D.Puleston, Antik Maya, mağaraları yeraltı dünyasına girişler olarak kavramsallaştırdı.

    Efsanevi Popol Vuh’un sayfalarında iki çift Hero Twins ve onların des-Muhtemelen bir mağaranın ağzından Xibalba’ya kadar. İlk set bir adam ve onun erkek kardeşi ve ikinci set ikiz oğullarıdır. Hikayede ikizler çağırılıyor yeraltı dünyası kötü ölüm ve hastalık efendileri ile top oynamak için. Lordların isimleri varBir ve Yedi Ölüm, Toplanan Kan, Pus Demon, Sarılık Şeytanı, Kafatası gibi Staff and Bloody Teeth bir kaç isim. İlk ikiz grubu oyunu kaybeder ve sa-kötü lordlar tarafından eleştirildi, ancak birçok deneme ve testten sonra, ikinci ikiz grubu yenilgiye uğradı lordlar ve insanlar üzerindeki güçlerini yok edin.

    Ortaya çıkan babalarını diriltirler Maya mısır tanrısı olarak, ancak yeraltı dünyasında yaşamaya devam ediyor. Eylemleri temizliyor evrenin harekete geçmesi, güneşin doğması ve yıldızların gökyüzünde yolculuk. Bu yazıda, antik Mayalar arasında mağaraların düşünüldüğünü gösteriyorum. Yeraltı yerleri ve dünyanın altındaki geçiş alanları olarak ve birçok geleneksel toplulukta bugün hala en çok doğal peyzajın kutsal özellikleri. Arkeolojik araştırma yanı sıra etno-grafik hesaplar mağaraların uzaktan saygı duyulacak alanlar olmadığını, İnsanların hem yararlı hem de tehlikeli olabileceği ve yatıştırabileceği yerler tanrılar. Arkeolojik kayıt, bunların antik Mayalar arasında kullanıldığını kanıtlıyor ve Bazı sitelerdeki ayrıntılı mimari değişiklikler, bunların göze çarpan büyük halka açık törenler için arka planlar.


    Kaynakhttps://www.female.com.au/darren-aronofsky-the-fountain-interview.htm
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kaynak_(film)
    https://replikler.net/replik/the-fountain-kaynak-replikleri-2006/
    https://medium.com/@formedfromlight/a-photographers-analysis-of-the-fountain-2006-film-fe5c88c70f89
    https://www.filmloverss.com/the-fountainin-cozumune-dair/
    Xibalba, Korkunun Yeri: Mağaralar ve Antik Maya Yeraltı Dünyası / Holley Moyes University of California, Merced

  • MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

     

    Matrix’in Hikayesi

    1- İkinci Rönesans

    Milenyum çağının ortalarında insanoğlu yapay zekaya can vermiş ve tüm yükümlülüklerini makinelere devrederek yavaş yavaş tüketim toplumuna dönüşmeye başlamıştır.Robotlar insanların verdiği tüm görevleri yerine getirmekte fakat bu canlılardan saygı görmemektedir.Bir robot sahibine direniş gösterir ve insan gibi bir zekaya sahip olduğu için insan gibi yargılanır.Dava sonucunda o ve onun modelini imha etme kararı alınır ve robotlara karşı tam bir saldırı başlar. Sosyal ortamdaki son robot çalışmaz hale geldikten sonra diğer modeller birleşir ve dünya üzerinde bir noktada birleşerek kendilerinin “01” olarak adlandırdıkları bölgede toplanırlar. Birkaç dönem sonra üretip dünya pazarına sundukları cihazlar tüm gezegenin ekonomik dengesini bozunca durumun ciddiyetini anlayan insanlığın tüm liderleri birleşir ve robotların başlıca enerji kaynakları olan güneş’in karartılması kararını alırlar.

    2 – Savaş

    Dünya atmosferine atılan sis bombası benzeri kimyasallarla gezegenin hiçbir yeri güneş görmeyecek şekilde kapatılır ve arkasından insanların taarruzu başlar.Fakat makineler onların aciz bedenlerinin saldırısına hazırlıklıdır.Dev makine ordularıyla insanlığı yeryüzünden silen robotlar savaş sonrası gözünü mazlumlara diker.

    3 – Yeni Dünya Düzeni

    Savaşta insanoğlunun bedenini derinden inceleyen makineler, yok olan güneşin ardından yeni enerji kaynaklarına yönelir. Araştırmalarının sonunda insan bedenindeki ısıyı füzyonun bir türüyle birleştirip elektrik enerjisine dönüştürebilen makineler, buldukları üreyen ve kendini yenileyebilen bu yeni enerji kaynağının beyinlerini insanlığın en mükemmel yıllarını içeren Matrix adını verdikleri simülasyonla uyuşturarak bedenlerinden faydalanır ve bu şekilde karşılıklı bir yaşam döngüsü oluşur.

    4 – Matrix

    Matrix programının tasarımcısı (Architect) ilk sürümlerde insan için tamamen kusursuz bir dünya kurar.Bu mükemmel dünyaya inanmayan insanlar simülasyondan uyanmaya kalkışır. Tam tersi bir dünyada ise insanlar simülasyonun içinde ölmektedir.Mimar güncelleştirmeler sonunda en son 19. yüzyıl dünyasını inşa eder ve insan psikolojisini araştırmak üzere programa Kahin (The Oracle) karakterini dahil eder. Yıllar içinde anormal insanların yeniden uyanmayı denemesi ve bunların birleşerek sistemi çökertmesi riskine karşılık kahin programa “Seçilmiş Kişi” (The One) senaryosunu entegre eder. Programa göre seçilmiş, Matrix’te üstün güçlere sahip olacak, ve insanları Matrix’ten kurtaracaktır.

    5 – The One

    Yüzyıllar süren Seçilmiş kişi döngüsünde kurtarılan insanlar gerçek dünyada Zion adını verdikleri yeraltı şehrini kurar ve insanlığı orada devam ettirirler. Hovercraft benzeri uçan gemileriyle yeryüzüne yaklaşarak korsan sinyallerle matrix’e geçici olarak yeniden girebilen Zion insanları hayatlarını olası savaşı durdurabilmesi ümidiyle seçilmiş kişiyi Matrix’te arayarak geçirirler.Bu kaçak girişleri önlemek maksadıyla sisteme Ajan adı verilen Matrix’e bağlı her kişiliğe girip çıkabilen sistem temellerine uygun olarak güçlendirilmiş programlar yerleştirilmiştir. Zionlular Matrix’te seçilmiş kişiyi ararken ayrıca ajanlardan da kaçmak zorundadırlar.

    6 – Döngünün Sonu

    Kahinin uyanmayı deneyen insanları temizlemek için, her iki tarafta tüm insanların ölümüyle sonuçlandığı bu reset-loop çözümüne bir süre sonra kendi de razı olmamış ve son döngüde seçilmiş kişiye yüklediği gücün aynısını Smith adlı bir ajana da yükleyerek onları kendi haline bırakmıştır.Virüs gibi kendini kopyalayan smith tüm matrix’i ele geçirir ve donanımsal olarak matrix’i kontrol eden makinelere de bulaşmaya başlar.Virüs tehdidi altında olan makineleri kurtarabilecek tek kişi ise o dönemdeki seçilmiş kişi olan Neo’dur.

    7 – Barış

    Makine şehrine giderek anlaşma yapan Neo, Matrix’e yeniden girerek Smith ile karşılaşacak, fakat ona entegre edilmiş kodun kendisininkiyle aynı olduğunu fark ettikten sonra virüsün kendisine de bulaşmasına izin vererek onu ve kendini tamamen yok etmiş olacak, ve anlaşma gereği Makinelerle insanlık arasındaki savaş sona erecektir.

    MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

    Tür: Bilim Kurgu/Aksiyon

    Yıl: 1999, 2003. 2003
    (21 Mayıs 2021’de Matrix 4’ün gösterime giremesi planlanmaktadır.)

    IMDB:
    Matrix: 8,7/10
    Matrix Reloaded: 7,2/10
    Matrix Revolutions: 6,8/10
    Matrix 4: ?


    İlk yapıt olan Matrix, akıllı beyinler için bir vuruş ve en tipik felsefi  filmlerden birini oluşturuyor.

    Matrix ve felsefi anlamı: Platon’un Mağarası

    Ana konu elbette (bazı insanlar için o kadar açık olmasa da) Platon Mağarası Alegorisi . Bu aşamada, Mağara Alegori’sinin kısa bir özeti gereklidir. Cumhuriyet’te Platon ve Sokrates, filozofların rolünü açıklayan bir metafor bulurlar: Bir mağaranın karanlığında, erkekler çocukluktan beri zincirlenir ve arka duvara bakar. Arkalarında, arkasında erkeklerin her türlü eşyayı omuzlarına taşıdıkları bir duvarla mağara girişi. Adamlar izleyenleri zincirlemedi, gölgeleri mağaranın arkasına yansıdı ve seslerinin mağaranın bozuk yankısını duyduğunu. 

    Esirlerden biri serbest bırakılacak, mağarayı terk edecek ve önce ışıktan kör olacak … Sonunda daha önce gördüklerinin gerçek olmadığını anlayacak. Mağaraya geri dönmek, diğer mahkumlara gözlerini açmak ve onları serbest bırakmak için ikna etmek istiyor. Teorilerine açık olduklarını göstermiyorlar. Bu sistemde büyüyerek sonuna kadar savunacaklar ve mağaradan kaçanları öldürecekler. Diğer adamları illüzyon dünyasından kurtarmaya çalışan bu kaçan adam, filozofu temsil ediyor. 

    Matrix’te dualist bir metafizik vardır, yani dünyanın iki seviyesi: matrixin dışında gerçeklik, içeride yanılsama dünyası. Bu düalizm, Platon’un felsefesinin tipik bir örneğidir .

    Neo ve Socrates

    MATRIX FELSEFESİ
    MATRİX: FELSEFİ BİR ANALİZ

    Filozof figürü (arkadaşını aydınlatmaya çalışan), özellikle Sokrates figürü ile bu kaçan adamın metaforunu takip edebiliriz. Gerçekten, Platon burada zamanında efendisinin (Sokrates) hayatını anlatmaya çalışır, Atinalı dostlarına mantıklı düşünmeye çalışır (Delphi’deki Pythia Kahini bu görevi kehanet etti), sonunda içmeye mahkum arkadaşı tarafından öldürüldü. baldıran. In Matrix , Neo olarak Sokrates’in asimilasyon uygun görünüyor. Neo aynı zamanda bir Kahin görecek (Platon’un yaşlı hanımından alıntıya dikkat edin, “kendini tanı “), Sokrates gibi, o da Seçilmiş ve halkını kurtarmalı ve kendisi gibi, serbest bırakıldıktan sonra ışıktan gözleri kamaşacak.

    İşte Matrix’in bir diyalog özeti:

    “ Morpheus: O (matriks) Gerçeği görmenizi engelliyorsa için göz superimposes dünya.

    Neo: Ne gerçeği?

    Morpheus: Sen bir köleysin. Diğerleri gibi sen de zincirlerle doğdun. Dünya (matrix), ne ümidin ne tadın ne de kokunun olduğu bir hapishanedir, zihniniz için bir hapishane “

    Matrix ve Sokratik Yöntem

    Ayrıca, Morpheus / Neo’ya (ve İsa / = Simon Peter’a) benzer şekilde Socrates / Plato’daki öğrenci-öğretmen ilişkisini de dahil edin. Ayrıca, hain figürüne dikkat edin, muhalif düşmanın müridi davaya toplandı: Sokrates / Platon’a karşı bu rolü üstlenen Aristo’dur. Nitekim Aristoteles, orijinal Sokratik düşüncesinden ayrılır, aslında dünyanın duyularla, hassas deneyimle kavrandığını düşünür (Daha sonra bilinecek olanın, deneyciliğin habercisidir.). 

    Başka bir deyişle, Aristoteles saf Fikirler üzerinde düşünmek yerine mağaraya geri dönmek ister. “The Matrix’te, Cypher aynı eğilimi izliyor:” matrixin bu gerçeklikten çok daha gerçek olduğunu “öne sürüyor ve mağaraya dönmeyi umarak, Yahuda İsa’yı Romalılara teslim ederken kendi mekanizmasını teslim ediyor (Aristoteles = Cypher = Yahuda). Mesih bariz bir karşılaştırma ise, bu aynı zamanda İsa’nın karakterinin Sokrates’inkine çok şey borçlu olmasından kaynaklanıyor, 2 kendi halkı Kurtarıcılar, Seçilmişler, kurtarıcılar iken mahkum edilirken öldü. Hristiyan dininin inşası ve düşüncesiyle Platon’un fikirlerine (ve diğer dinlere) çok yakın olmasının yanı sıra, onun hegemonik fikirlerinin yayılmasına da yardımcı oldu.

    Neo sonuç olarak ikili bir metafordur: hem Sokrates hem de İsa.

    Son olarak, bir diğer önemli karakter olan Trinity’nin, Mesih metaforunu doğrulayan Neo-Trinity-Morpheus üçgenlemesini tamamladığına dikkat edin.

    Sonuç Olarak: Matrix felsefi bir film olarak

    Bu nedenle, insanın durumu, tüketim toplumu tarafından zincirlenmiş ve işletilmiş, insan ırkını evcilleştirmek isteyen makineler tarafından somutlaştırılmış (nesnelleştirilmiş) olarak tanımlanmaktadır. Böylece matrix, devasa bir toplama kampı haline gelir.

    Nihayetinde, Matrix a priori düşünüldüğü gibi daha derin bir film. Matrix bize Platon Mağarası Alegorisinin bir güncellemesini gösteriyor, Hristiyanlığı ve sınıf mücadelesini renklendiriyor!

    Kaynakhttps://www.the-philosophy.com/matrix-philosophical-analysis , https://tr.wikipedia.org/wiki/Matrix_(seri)

    Matrix 4 Matrix serisi The Matrix the matrix 4 (2021) The matrix resurrections ekşimatrix  2 türkçe dublaj izle, 720p Matrix konusu Matrix Oyuncular

  • BİR RÜYA İÇİN AĞIT: GENÇ KİMLİĞİ VE MADDE BAĞIMLILIĞI

    Bağımlılık, bireyle nesnesi arasında kurulan ve bir süre sonra bireyin özerkliğini ve özgürlüğünü ortadan kaldıran süreç olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifadeyle bağımlılık ya da madde kullanımı, bireyin kendisini köleleştirdiği ve tek tipleştiği durum olarak da düşünülebilir. Bağımlılık durumunda bir maddenin yaşamı ve sağlığı olumsuz etkilemesine karşın  kullanımının devamı ve madde alma isteğinin durdurulamaması söz konusudur (Dolan, 2008:676).

    Bağımlılığın terk edilmesi durumunda bile, bazı anlarda geçmişi arzulama hali yaşanabilmektedir. Bağımlılık her yaşta karşılaşılabilecek bir olgu olmasına rağmen, yoğun olarak gençlik sürecinde karşılaşılan bir özellik taşımaktadır (Köknel, 1998:14). Zira gençlik dönemi psikososyal kimliğin kazanıldığı önemli bir yaş aralığıdır. Yaşanılan sosyal çevre karşısındaki her türlü yeni uyum süreci, farklı kargaşa ortamlarının doğmasına yol açabilir. Kimlik karmaşası yaşayan genç ailesinin ve toplumun onaylamadığı rolleri sergileyebilir (Kasatura, 1998:43). Genç açısından yeni süreçteki belirsizlik hali, kararlı olamama ve bir kez deneme girişimi bağımlılığın da başlangıcını oluşturabilmektedir.

    Bağımlılık sürecinde genç bazı durumlarda içine kapanabilmekte ve yüzeysel ilişkiler kurarak insanlardan kaçabilmektedir. Dikkat toplayamama, çalışma yeteneğini yitirme ve hedeflerden uzaklaşma bunlardan birkaçıdır. Genç açısından yakın insan ilişkilerinden kaçınma ve benliklerini yitiriyormuş duygusuna kapılma önemli belirtiler olarak sıralanabilir. Benzer biçimde, kimlik karmaşası yaşayan gençler arkadaşlarının istekleri doğrultusunda hareket etmeye başlayabilirler. Bu görünümlerle birlikte yabancılaşma sürecinden korunmada, belirli bir gruba aidiyet, toplumsal değerlerle tanışma, bireyin ihtiyaç duyduğu ihtiyaçlarını karşılama belirleyici olabilmektedir. Bu noktada sosyal çevrenin taşımış olduğu özellikler ve bireyi kuşatabilme olanakları bağımlılık sürecinin gerçekleşip gerçekleşmemesinde etkileyicidir.

    Genel anlamda değerlendirildiğinde bağımlılık ve bağımlılıkla bağlantılı sorunların psikoloji ve tıp bilimi tarafından ele alındığı görülmektedir. Bu yaklaşım kabul edilebilir olmakla birlikte sosyolojinin bağımlılık ve bağımlılığı oluşturan koşullar ve çözümü konusundaki yaklaşımı da dikkate alınması gereken bir noktadır. Nitekim bu çalışmada yer  alan verilerin ilk hali sözlü sunum olarak Türkiye Yeşilay Cemiyeti tarafından 26-29 Şubat 2008 tarihinde İstanbul Taksim The Marmara Otel‟de düzenlenen I.Uluslararası Bağımlılık ve Önlenmesi Konferansında aynı isim altında sunulmuş ve sorunun çözümüne katkıda bulunulmaya çalışılmıştır.

    Birey, Kitle Kültürü ve Toplum

    Bağımlılık olgusu gelişen teknolojik değişiklilikler karşısında yaşamın her alanını kapsar hale gelmiş bulunmaktadır. Alkol, uyuşturucu, sigara ve tıbbi ilaçların bağımlılık olarak tanımlandığı bir durumdan; iş, alışveriş, aşırı yeme ve teknoloji gibi insan bilincini etkileyen düzeye gelinmiştir. Bu noktada bağımlılığın bireysel ve toplumsal boyutunun farklı görünümleriyle irdelenmesi zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte temel sorunsal; insanın, kendini niçin uyuşturmak istediği, insanları bağımlı kılanın ne olduğu veya uyuşmak bireysel mi yoksa toplumsal mıdır? sorularına verilebilecek cevaplardadır. Kuşkusuz bu sorulara verilebilecek yanıtların ortak noktası insan eylemlerinin bireysel olduğu kadar toplumsal yönüdür. Zira insan sosyal bir varlık olarak yaşadığı çevreden etkilenebilmekte, kurmuş olduğu ilişkiler çerçevesinde de yaşam biçiminin sınırlarını çizmektedir.  Bu karşılıklılık ilişkisi içerisinde bazı durumlarda birey edilgen konumda yer alabilmektedir.

    Özgürlük ve anlam kaybı sorunu olarak şekillenen kitle toplumu yapılanmalarında bireyin edilgen konumu daha belirgin biçimde resmedilmektedir. Bireyler güdülenmeye ve manipüle edilmeye öylesine alışmışlardır ki, bu koşullar ortadan kalktığında, bir tür kimlik bunalımı yaşanmakta, kendilerini gerçekleştirememekte, mevcut benliklerini yitirmekte ve ne yapacaklarını bilemez bir hale gelmektedirler. Zira genel hatlarıyla kitle toplumu, kitle iletişim araçlarının bireyleri manipüle ettiği, gönderilen mesajların tüketildiği toplum modelidir. Diğer bir ifadeyle özgür toplum kılıfına bürünmüş, bağımlı bir toplumdur. Bu modelde, düşünce ve eğilimlerin karşılıklı dinlenebilmesine rağmen, kendini ifade edebilenlerin sayısı oldukça azdır. Farklı bir tanımla kitle toplumu, güdülenmiş bir toplumdur (Mills, 2000:67).

    Kitle toplumunda bireyler çoğunlukla birbirinin benzeri, farklılaşmamış ve birbirinin kopyası olup hiçbir bireysel özellik göstermez durumdadırlar (Swingewood, 1996:17). İş hayatı rutinleştirici ve yabancılaştırıcıdır. Her ne kadar kitleler ideolojik fanatizme eğilimli olsalar da toplumsal değerler etkisini kaybetmiş ve önemli ahlaki değerler yetersizleşmiştir. Bireyler arası ilişkiler zayıf ve talidir, akrabalık bağları ise önemini yitirmiştir. Kitleler siyasal açıdan coşkusuzdur ve bürokrasiler tarafından çekip çevrilmeye elverişlidir. Kültür, sanat, edebiyat, felsefe, bilim kitle kültürü haline gelmiş, genelleştirilmiş ve sıradanlaştırılmıştır. Kitle toplumu kapitalizmin bir ürünü olup, sanayileşme, kentleşme ve modernleşme süreçleriyle kendisini hissettirmiştir.

    Tüm bu süreçler sonuç itibariyle, seçici beğenileri olmayan prototip bireyleri ve doğal olarak tek tip bir düşünceyi ortaya çıkarmıştır (Marcuse, 1996:128). Kitle toplumunda, yüksek kültürle aşağı kültür arasındaki sınır çizgisi yok olmuş veya daha doğru bir deyişle, yüksek kültürün yerine hem yüksek kültürü ve hem de geleneksel toplumların halk kültürünü yok eden ve sıradanlığı, uyumluluğu, edilgenliği ve kaçışı teşvik eden bir kitle kültürü gelişmiştir. Öte taraftan kitle toplumu, popüler kültürün çok ciddi bir parçasıdır. Zira popüler kültürün dayattığı tek kültürlülük ideali, kitle toplumlarının çok rahat bir şekilde içine oturtulabileceği  bir  süreçtir.  Ayrıca  yine  popüler  kültürün  bir  parçası  olan  tüketmeye programlanmış insanlar, kitle toplumlarının ürünleridir. Teknoloji -araçsal akıl- uyuşmuş toplumu ve bireyi üreten bir etken olarak yer alabilmektedir.

    Araştırmanın Yöntemi

    Çalışmanın veri kaynağını 2000 yılında çevrilmiş bir Darren Aronofsky filmi olan Requiem For A Dream -Bir Rüya İçin Ağıt- adlı yapıt oluşturmaktadır. Film gerçekte Amerika‟da uyuşturucuyla mücadelede ders olarak okutulmuş fakat tasnif dışı olmaktan da kurtulamamıştır. Film dört bağımlı insan, iki bağımlılık biçimi üzerine inşa edilmiştir. Ana karakterler olarak film, Sara Goldfarb ( Ellen Burstyn), Harry Goldfarb (Jared Leto), Marion Silver (Jennifer Connelly) ve Tyrone C. Love (Marlon Wayans) dörtgeninde geçmektedir. Çalışmanın yöntemi olarak filmde bağımlılık ilişkisinin yer aldığı kareler, söylemler, ifadeler  ve konuşmalar belirlenerek, içerik analizi yöntemiyle (Bilgin: 2006:5) irdelenmeye  çalışılmıştır. Bağımlılığa yol açan sosyal etkenler sosyal ortam, uyarıcı ve aktörler (Tablo 1) bağlamında irdelenmiştir.

    Modernizm, Bağımlılık ve Özgürlük Sorunsalı

    Genel çerçevede film üzerinden; yaşam dünyasının kolonileştirilmesi, modernizm irrasyonelliği, çarpık iletişim, göstergeler dünyası, anlam kaybı, özgürlük kaybı, köleleştirme, tek tipleştirme ve değer yitimi sorunu üzerine analizler yapılmaya çalışılmıştır (Dijk, 2003:54). Çalışmada içerik analizinin tercih edilme nedeni, nicel ve nitel göstergelerden hareketle, mesajdan elde edilen psikolojik, sosyolojik, tarihsel, ekonomik ve benzer türden bilgilerin ötesinde birtakım sonuçlara ulaşmayı amaçlamış olmaktır (Bilgin, 2000:12). Bunun dışında içerik analizi söz konusu mesajlara ait durumların yapısal çözümlemesini, betimsel olmanın dışına çıkarabilmektedir. Dahası, bilginin iletilme biçimi, okunabilirlilik düzeyi (çizelge, grafik), ikonografi (resim, yazı ilişkileri, resim türleri) ve hedef kitlesi hakkında bilgi sunabilmektedir (Bilgin, 2000:84). Bu biçimiyle içerik analizinde; kodlama, kategorilendirme ve çıkarsama gibi aşamalarla mekanik bir değerlendirme sürecinden kaçınılmak hedeflenmiştir. Son aşamada belirlenmiş kategoriler altında analizler yapılmıştır.

    Bir Rüya İçin Ağıt

    Etkileyici olmaktan çok sarsıcı film olarak tanımlayabileceğimiz “Bir Rüya İçin Ağıt”, mesaj yüklü bir film özelliği taşımaktadır. Filmde; insan, eşya, bağımlılık ve özgürlük ilişkisi son derece çarpıcı karelerle yer almaktadır. Film temelde iki farklı bağımlılık örneğini;  teknoloji ve uyuşturucu bağımlılığını resmetmektedir. Zayıflaması için doktorunun verdiği LSD* kökenli ilaçları kullanmadan önce, televizyon tarafından uyuşturulan bir anne motifi olarak karşımıza çıkan Sara, televizyon sebebiyle öylesine kendi dünyasına çekilmiştir ki, oğlunun bir uyuşturucu bağımlısı, dahası satıcısı olduğunun farkında bile değildir.

    Her şeyin eşi/kocası henüz hayatta ve oğlu kolejdeyken olduğu gibi, “çok güzel” olduğunu sanmakta, eşinin ölümünü takiben kapandığı televizyon dünyasıyla birlikte gerçek bir kopuşu yaşamaktadır. Onun kötü şeylere yaklaşma düsturu şudur: “Bu gerçek değil. Gerçek olsa bile sorun olmaz. Her şey düzelecek, göreceksin, sonu güzel bitecek…” Sadece bu düşünce biçiminden bile, Sara‟nın televizyon sebebiyle gerçek dünyadan nasıl uzaklaştığını, televizyon bağımlılığının, onu nasıl sanal bir alemin sahte kraliçesi haline getirdiğini ve nasıl manipüle ettiğini görmekteyiz. Nitekim ekranda görülen şiddet, sadece temel anlamıyla şiddet olmayabilir.

    Hikayeler sunan bir aracın en önemli anlatım öğesi olarak, toplumsal rolleri ve toplumda işleyen korku mekanizmasını da düzenleyebilmektedirler (Gerbner, 2006:47). Dahası bağımlılığın oluşumunda temel araç olarak yer alabilmekte ve bireyin sosyalleşme alanlarını daraltabilmektedir.

    Değer Yitimi ve Özgürlük Kaybı

    Sara‟nın oğlu Harry ise teknolojinin değil, kokain ve eroinin uyuşturucu etkisiyle bağımlı bir haldedir. Harry‟nin uyuşturucuya başlamasının nedeni, annesi Sara‟nın sürekli başka bir alemde yaşaması ve yaşanması gereken acılardan kaçmayı amaçlayarak, televizyona sığınması sonucu yaşamın bütününden kopuşu ve kaçışı yer almaktadır. Ancak tek sebebin bu olduğunu düşünmek kısır bir analizdir. Modern kitle toplumunun temel araçları arasında yer alan uyuşturucu maddeler, popüler kültürün de bir parçası haline gelmiştir. Mevcudiyetlerini, uyuşarak aşırı uçlara gelip kanıtlamayı seçmiş, milyonlarca genç mevcuttur; ya da uyuşturucunun “üretmek için” şart olduğunu düşünen milyonlarca insan söz konusudur.

    Bu sosyal realite, filmde Marion olarak karşımıza çıkmaktadır. Marion, genç ve oldukça yetenekli bir stilist adayıdır ve uyuşturucunun etkisi altında olmadığı; yani kafası dumanlı olmadığı zamanlarda üretememekte ve yaşamdan kopmaktadır. Film‟de Harry, arkadaşı Tyrone ile uyuşturucu kullanmanın bir adım daha ilerisine giderek, uyuşturucu pazarlamaya girişmektedir. Oldukça iyi giden bir satış sonucu, yüklü miktarlarda para kazanmaktadırlar. Harry ve Marion‟ın tutku dolu ilişkileri, krize girmelerine mahal vermeyecek kadar uyuşturucuları ve bolca paraları vardır. Yaşam onlar için çok daha keyif verici hale gelmiştir. Sonunu göremedikleri bir bağımlılığın esiri konumundadırlar.

    Düş İçin Gerçeği Satmak

    Filmin bağımlılık noktasında en etkileyici karelerini, aktörlerin gelecek yaşamları için bağımlı oldukları nesnelerin farkına varamamalarını içeren bölümler sergilemektedir. Nitekim aktörlerden Sara, bambaşka bir heyecan içinde yer almakta ve sürekli takip ettiği bir televizyon programından, seyirci olarak katılması için teklif geldikten sonra farklı bir dünyanın düşleyicisi konumuna geçmektedir. Oğlu Harry‟nin mezuniyetinde giydiği “kırmızı elbisesi ve altın rengi ayakkabılarını” bulundukları yerden çıkarmak için çoğu zaman elbise dolabını seyretmektedir. Ancak temel sorunsal Sara‟nın geçen yıllar içinde çok kilo almış ve elbisesine sığamaz olmasıdır. Bu noktada kendine başka bir elbise almak yerine, kırmızı elbisenin içine girebilmek için zayıflamaya karar verir.

    Çünkü kırmızı elbise Sara‟ya sadece eski güzel görüntüsünü değil, eski mutlu günlerini de tekrar yaşatacak bir araçtır. O elbiseye girdiği gün, yaşadığı derin yalnızlık bitecektir. Bu düşle arkadaş tavsiyesi üzerine gittiği diyetisyen, Sara‟ya onu  tok tutması için, günde dört sefer kullanılacak, rengarenk haplar silsilesi verir. Bu hapları kullanmaya başlayan Sara, hem bedenen, hem de ruhen zayıflamaya başlar ve kendini kontrol edemez bir duruma gelir.

    Ailemden Tek İstediğim Para Değil

    Diğer taraftan uyuşturucu satışından para kazanmış olan Harry, annesine yeni bir televizyon almak ister. Bunu biraz da vicdanını rahatlatmak adına yapar. Çünkü uyuşturucuya ayıracak para bulamadığında, imdadına hep annesinin emektar televizyonu koşmuştur. Sara ise oğlunu bu davranışından vazgeçirmek üzere çareyi televizyonu zincirlemekte bulmuş, oğluna bunun hırsızlara karşı bir önlem olduğunu söylemiş, ama zincire bile aldırmayan Harry, televizyonu satmanın yolunu herhangi bir durumda hep başarmıştır. Harry‟nin satıp durduğu televizyonu Sara‟nın geri almasıyla sürüp giden bu alışveriş, en sonunda Harry‟nin annesine yeni bir televizyon almasıyla son bulmuş görünür. Zira Harry annesinden “sersemlikleri için özür dilemiş” ve annesine televizyon satın alarak vicdanını rahatlatacağını düşünmüştür.

    Bu düşünceden hareketle Harry annesini ziyarete gider ve bu esnada onun sıra dışı davranışlar sergilediğini görür. Hiç durmadan dişlerini gıcırdatan ve bulunduğu yerde bir türlü sabit duramayan annesine, “Sen uyuşturucu mu kullanıyorsun?” diye sorar. Sara‟nın yanıtı oldukça basit ve oldukça meşrudur: “Hayır, sadece doktorun verdiği bazı ilaçları  kullanıyorum, zayıflamak için.” Harry, bu ilaçları kullanmaması gerektiğini söyler annesine ve niçin zayıflamak istediğini sorar. Sara bunun üzerine oğluna heyecanla, katılacağı televizyon programını ve giyeceği kırmızı elbiseyi anlatır. Harry bu duruma şaşırarak, “Televizyona çıkmak neden bu kadar önemli?” diye sorar. Oysa ki bu soru Harry‟ ye “uyuşturucuyu neden bu kadar çok seviyorsun?” demekten farksızdır.

    Sara Harry‟nin sorusuna şu şekilde cevap  verir: “Milyonlarca kişi beni görecek ve benden hoşlanacak. Onlara senden bahsedeceğim ve babandan. Bize nasıl iyi davrandığından. Hatırlıyor musun? Bu sabahları kalkmak için, kırmızı elbiseyi giymek, gülümsemek ve zayıflamak için iyi bir sebep. Elimde ne var ki… Yalnızım ve yaşlanıyorum. Kimsenin bana ihtiyacı yok. Kırmızı elbiseyi, seni ve babanı düşünmekten hoşlanıyorum…”

    Sara için kırmızı elbise, idealize ettiği benliğinin bir görünümü, olmak istediği kişinin yansımasıdır. Tek arzusu vardır; kırmızı elbisesi ve altın rengi ayakkabılarını giyerek, varlığını dünyaya haykırmak ve daha da ötesinde başarılı ve yakışıklı oğlunun, kendiyle gurur duymasını sağlamak. Ama gerçekler, Sara‟nın masum düşünceleri gibi “sorunsuz” değildir. Son, iyi ve güzele doğru gitmemektedir. Sara, kullandığı ilaçların etkisiyle çıldırır ve kendisini kırmızı elbisesi ve altın rengi ayakkabılarıyla sokağa atar. İstediği olmuştur. Kırmızı elbisenin  içindedir. Ama idealize ettiği kadın değildir artık, çıldırmış bir kadın olarak kendini tedavi merkezinde bulur.

    Eşya İnsan İlişkisinin Eleştirisi

    Harry ile Marion ise, paralarının tükenmesi ve uyuşturucu piyasasının tıkanması sebebiyle, sonun başlangıcındadırlar. Krize girmeye ve kavga etmeye başlamışlardır. Marion, uyuşturucu alacak parayı sağlayabilmek için bir başkasıyla birlikte olur. Sevgilisinin ne yaptığını bilen Harry, hem uyuşturucu krizlerinin, hem de sevdiği kadını başkasıyla paylaşmak zorunda kalmanın verdiği çaresizlikle, “eylemsizlik” içindedir. Bu noktada Marion‟la çektirdikleri bir resmin arkasına, uyuşturucu piyasasının liderinin telefon numarasını yazar ve Marion‟a dönüp, “Malı istiyorsan, git kendini becert!…” diyerek, dönüp gider.

    Arkadaşı  Tyrone ile beraber bir arabaya atlayıp, uyuşturucu bulmak üzere yola koyulurlar. Yalnız ve çaresiz kalan Marion, siyahi* uyuşturucu piyasası liderinin seks oyuncağı olmuştur. Yolda kolundaki iltihaplı yara yüzünden fenalaşan Harry, Tyrone‟ın yardımıyla hastaneye gider. Hastanede polise yakalanıp, nezarethaneye kapatılırlar. Orada daha da fenalaşan Harry, yeniden hastaneye gitmeden önce, Marion‟u arar. Evden, siyahi liderin düzenlediği seks partisine gitmek için hazırlanan Marion, Harry‟ye “Eve ne zaman dönüyorsun? Bu akşam gelebilir

    misin?…” diye sorar. Harry, “Evet, gelebilirim…”diye soruyu yanıtlar. Ancak bunun mümkün olmadığının her ikisi de farkındadır. Harry, gözyaşları içinde, Marion‟dan özür diler, belki onu yalnız bıraktığı için, belki bile bile başkalarıyla birlikte olmasına meydan verdiği için, belki de malı, ona kendisi bulamadığı için ve Marion‟ da ağlayarak Harry‟yi dinler. Bize bir doktor lazım haykırışı acı bir biçimde kendini duyurur. Ancak iş işten geçmiştir ve Harry ameliyat masasındayken, annesi bir hastane odasında sinir krizleri geçirmekte, Marion ise bir seks partisinde, insanları eğlendirmektedir. Harry kendine geldiğinde, artık sol kolu, hayalleri, sevdiği kadın ve annesi ondan çok uzaktadır. Onlar için görülen day- deram‟ ler ne yazık ki sadece birer day – dream‟ den ibarettir, gerçek çok uzaktır.

    Sonuç

    Bireylerin, temel varoluşsal çabası ve problemi olan kendini gerçekleştirme ve bir fark yaratma ya da kendi rengini ortaya koyma uğraşısı bazı durumlarda bir şeylere bağımlı olmayı da beraberinde getirebilmektedir. Düşünmelerine ve üretmelerine gerek kalmayan sistemler içinde bireyler, mevcudiyetlerini nasıl kanıtlayacaklarını bilememekte, dipsiz bir mutsuzluk yaşamaktadırlar. Bir şeylere bağımlılık ve bu bağımlılığın verdiği uyuşmuşluk, günümüz düşüncesinin kısır olmasına neden olan en büyük etkenler arasındadır. Bu sürekli eylemsizlik hali, insanları düşünce ve yaratıcılıktan alıkoymakta, gücü elinde bulunduranların, manipülasyonlarına karşı zayıf düşürebilmektedir. Zira özgür düşüncenin, çeşitli mekanizmalar sebebiyle “hissettirilmeden” engellendiği bir ortamda, etken konumda bulunanlar, edilgenlerin yerine her şeyi düşüneceklerdir. Bunun da dışında Baudrillard‟ın “simulakrum” unda yer aldığı üzere yaşam, kopya olan herhangi bir şeyin kopyası olabilmektedir.

    İnsan-bağımlılık ve özgürlük ilişkisi bağlamında dikkati çekici nokta bireylerin girmiş oldukları girdabın farkına varamamalarıdır. Bununda ötesinde sosyal çevrenin ve özellikle ailenin konumu ve üstlendiği rol belirleyici faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Marrion‟ın Harry‟e yönelttiği “Aileni çok seviyor musun? sorusuna verdiği “Galiba öyle” cevabı analizi ve eleştiriyi kaçınılmaz kılmaktadır. Bu çerçevede insanın kendini neden uyuşturmak istediği sorusu tartışılmaya devam edecek görünmektedir. Ancak bağımlılığın insan özgürlüğüne yönelmiş en büyük tehdit olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim filmin son karelerinde dört aktörün de cenin pozisyonunda bağımlısı oldukları eşyalara sarılmaları onların çaresizliğini gösterme bağlamında önemlidir.

    Son söz olarak, günümüzde iletişim ve hizmetler sektörü modern toplumun en önemli iki öğesini oluşturmaktadır. Artık çoğu kavram iletişim aygıtları ve televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir sorunu derinlemesine düşünemeyebilmektedir. İletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları, kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp “bağımsız bir kendilik” haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir, her şeyin farkındadır fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Diğer bir tanımla bireyin yaşadığı evren, aslında simülasyon evrenini oluşturmaktadır. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır. Baudrillard‟ın simulakrum‟u Requiem For A Dream –Bir Rüya İçin Ağıt- ile birlikte adeta vücuda gelmiş, canlanmış ve görüntülerin ötesine geçmiştir.

    Kaynakça:

    Fotoğraf Kaynakhttps://www.imdb.com/title/tt0180093/mediaindex?ref_=tt_pv_mi_sm

    Suat KOLUKIRIK , Yeşim ÇİL

    Baudrillard, Jean (2005), “Kurgusal Dünyanın Gölgesinde Bir Unutkan”, Çev.Zuhal Öker, Kadife Karanlık (içinde), Su yayınları, İstanbul. Bilgin, Nuri (2000), İçerik Analizi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir. Bilgin, Nuri (2006), Sosyal Bilimlerde İçerik Analizi: Teknikler ve Örnek Çalışmalar, Siyasal Kitabevi, Ankara. Dijk, Teun Van (2003), Söylem ve İdeoloji: Mitoloji, Din, İdeoloji, Haz. Barış Çoban, Zeynep Özarslan, Su Yayınları, İstanbul. Dolan, Sara L. ve diğerleri (2008), Self-Efficacy for Cocaine Abstinence: Pretreatment Correlates and Relationship to Outcomes, Addictive Behaviors, May, Vol.33, Issue 5, p.675-688.

    Gerbner, George (2006), Kadife Karanlık II, Ayna Şövalyeleri, Haz. Gül Batuş ve diğerleri, Su Yayınları, İstanbul. Göka, ve diğerleri, (1996). Önce Söz Vardı, Yorumsamacılık Üzerine Bir Deneme, Vadi Yayınları, Ankara. Held, David (2006), Horkheimer‟in Eleştirel Kuram Çözümlemesi: Epistemoloji ve Yöntem, Frankfurt Okulu, Frankfurt Okulu (içinde) H.Emre Bağce, (Ed.), Doğu Batı Yayınları, İstanbul. Kasatura, İlkay (1998), Gençlik ve Bağımlılık, Evrim Yayınevi, İstanbul. Köknel, Özcan (1998), Bağımlılık, Alkol ve Madde Bağımlılığı, Altın Kitaplar, İstanbul.

    Lalander, Philip (2008), “The Role of Ethnicity in a Local Drug Dealer Network” Journal of  Scandinavian Studies in Criminology&Crime Prevention; 2008, Vol.9, Issue 1, p. 65-84. Marcuse, Herbert, (1990), Tek Boyutlu İnsan, İleri İşleyiş Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler, Çev. Aziz Yardımlıİdea Yayınları, İstanbul. Mills, Wright (2000), “Toplumbilimsel Düşün”, Der Yayınları, İstanbul. Swingewood, Alan (1996), Kitle Kültürü Efsanesi, Çev., Aykut Kansu, Bilim ve Sanat, Ankara.

  • Korktuğum Başıma Geldi / Pygmalion Etkisi

     

    1. Pygmalion Etkisi nedir?

    Pygmalion Etkisi (diğer adıyla Galatea etkisi ) araştırmacılar Robert Rosenthal ve 1968’de Lenore Jacobsen ile kaynaklanır Çalışmaları gösterdi olumlu tepkiler aldık insanlar iyi bir performans . Olumsuz geribildirim alan kişiler düşük performans gösterdi.

    “Başkalarının belirli davranışlarını beklediğimizde, beklenen davranışın gerçekleşme olasılığını artıracak şekilde davranmamız muhtemeldir.” (Rosenthal ve Babad, 1985)

    Takım hem olumlu hem de olumsuz geribildirim hakkında yazmış olsa da, Pygmalion etkisi sadece olumlu geribildirim etkisine işaret eder. Bunun tersine Golem Etkisi denir .

    Pygmalion etkisi, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete bir örnektir – olumlu geri bildirimler nedeniyle kendini gerçekleştirmeye neden olan bir şey. Bir diğer iyi bilinen kendini gerçekleştiren kehanet, Plasebo Etkisidir .

    2. Pigme Etkisinin Tarihçesi

    Pygmalion etkisi adını efsanevi heykeltıraş Pygmalion’dan alır. Ovin, Kıbrıslıyı Metamorfozlar kitabında (Kitap X) tarif etti . Hikaye, olumlu takviyenin nasıl iyi sonuçlara yol açabileceğinin aşırı bir örneğidir. 

    Pygmalion bir kadın heykeli oydu ve ona benzeyen bir gelin istiyordu. Afrodit’e tekliflerde bulundu ve heykeli öptükten sonra (Galatea adlı) hayat buldu. Aşık oldular ve sonsuza dek mutlu yaşadılar. Hikayenin ahlaki mi? Bir heykel olumlu takviyeden etkilenmişse, muhtemelen etki gerçek bir insan üzerinde yüz kat olacaktır.

    3. Rosenthal Etkisi

    Pygmalion Etkisi

    Rosenthal etkisi olarak da adlandırılan Experimenter beklentisi etkisi , Pygmalion’un etkisinin özel bir durum olduğundan deneyler ve ilişkindir deneyi önyargı (Martin ve Mclntyre, 1994). Bir araştırmacı, deneylerinin belirli bir sonuçla sonuçlanacağına inanıyorsa, bu önyargı, araştırmacının çalışmalarını yürütme şeklini etkileyecektir. 

    Sonuçlar büyük olasılıkla araştırmacıların istediği yöne doğru ilerleyerek çalışma sonuçlarını geçersiz kılacaktır. Metodolojik önlemler Rosenthal etkisine karşı koruma sağlayabilir. Örneğin:

    • Denemeyi uygun şekilde tasarlayın .
    • Açık kurallar ve prosedürler uygulayın.
    • Davranışların açıkça tanımlandığından emin olun.
    • Aşağıdakiler için bir zaman aralığı belirleyin: veri toplama , deney süresi ve deneysel parçalar.

    Bazı yazarlar birbirinin yerine Pygmalion etkisi ve Rosenthal etkisi terimlerini kullanmaktadır. Bu kendiliğinden yanlış değildir (birçok yazar bunu yanlış olduğunu söylemek zor olarak kullanır), ancak Rosenthal etkisinin sadece araştırmada görülen etki anlamına gelmesi daha yaygındır.

    4. Pigme Etkisi Örnekleri

    Eğitimde

    Pygmalion Etkisi

    Rosenthal ve Jacobsen’in orijinal araştırması, ilkokul öğrencileriyle Spruce School’da gerçekleşti . Sonuçlar gerçekten önemli olmasa da tüm çocuklar zeka testleri yaptı. Araştırmacılar test “sonuçlarını” öğretmenlerin bazı çocukların diğerlerinden daha akıllı olduğuna inandırmak için kullandılar. 

    İlk olarak, çocukların% 20’sini rastgele seçtiler. Daha sonra öğretmenlere yalan söylediler ve bu çocukların “… akademik büyüme için olağandışı potansiyele” sahip olduklarını söylediler. Rosenthal’e göre bu çocukların herhangi biri arasındaki tek fark “… öğretmenin zihninde” idi. 

    Sekiz ay sonra, çocuklar tekrar testlere girdiler ve “potansiyeli” olan çocuklar çok daha yüksek puan aldılar .

    Rosenthal ve Jacobsen’in araştırması on yıllardır Pygmalion etkisi üzerine daha fazla araştırmanın yolunu açtı. Eğitimde, kolej ve askeri okullar da dahil olmak üzere tüm eğitim seviyelerinde deneyler yapılmıştır. Bu çalışmalar , Pygmalion etkisinin tüm eğitim seviyeleri boyunca gerçekleştiğini göstermiştir 

    Bir çalışma, öğretmenlerin çocuğun okul öncesi yeteneklerine ilişkin beklentilerinin çocuğun lise not ortalaması ile ilişkili olduğunu göstermiştir (Alvidrez ve Weinstein, 1999). Etkinin eğitimde olmasının bir nedeni, öğrencilerinin çok yetenekli olduğuna inanan bir öğretmenin zor ödevler vermesinin daha muhtemel olmasıdır. 

    Bunun tersi de doğrudur: eğer öğretmenler öğrencilerin çok fazla yeteneğe sahip olmadıklarına inanırsa, sınıf ödevleri muhtemelen bunu yansıtacaktır.

    Yükseköğretimde

    Pygmalion Etkisi

    Etki, genç öğrenciler için olduğu kadar ileri okul seviyelerinde de görülür. Örneğin, lisede üniversite hazırlık kursları alan üniversite öğrencilerinin, herhangi bir üniversite hazırlık sınıfı almayan öğrencilerden mezun olma olasılığı daha yüksektir (Boser ve ark. 1999). 

    Birçok şehir içi liseler sunmuyoruz herhangi öğrencileri Gelişmiş Yerleştirme (AP) sınıfları arasında. 2006’da *, böyle bir okulun idari personeline ( Jacksonville Florida’daki Andrew Jackson ) neden üniversite hazırlık kursları olmadığını sordum . * Yanıt (ne yazık ki) “… bu çocuklar AP sınıflarını idare edemiyorlar.”

    Binbaşı Wilburn Schrank (1968) Hava Kuvvetleri Akademisi Hazırlık Okulu’nda (17 yaş ve üzeri) Pygmalion etkisine (“etiketleme etkisi” adını verdi) baktı. Tüm sınıflar “daha ​​fazla” veya “daha ​​az” yetenekli olarak etiketlendi. 

    Schrank , bu “daha ​​fazla” veya “daha ​​az” yetenekli grupların ortalamaları arasındaki farkların % 10 alfa düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı olduğunu buldu . Schrank, “Bu, yetenek gruplama durumlarında bir etiketleme etkisinin yadsınamaz bir şekilde var olduğunu gösteriyor” sonucuna vardı.

    Pygmalion etkisi onlarca yıldır bilinmektedir. Öyleyse neden yönetim kurulu genelinde beklentileri artırmak için kullanılmıyor? Asıl sorun, Rosenthal ve Jacobsen’in çalışmasından bu yana yüzlerce deneyde, sadece etkinin bilinçaltı olduğu zaman (yani insanlar belirli bir şekilde davranmak için yanlış yönlendirildiklerinde) bir etki olması.

     Başka bir deyişle, öğretmenler bilerek cesaretlendirmeye çalışırsa, Pygmalion etkisi yoktur . Sadece öğretmenler öğrencileri bilinçaltında teşvik ederse işe yarar.

    * Andrew Jackson ile olan bu deneyim 2006 yılında oldu. Duyduğum kadarıyla, okul şu anda sınırlı miktarda AP sınıfı sunuyor.

    Bilimde

    Okul denemesinden önce Rosenthal laboratuvar fareleri ile çalıştı. Bir grup öğrenci araştırmacıdan, labirent koşmada harika (“labirent parlak” sıçanlar) veya labirentlerde korkunç (“labirent donuk”) olmak için özel olarak yetiştirilmiş sıçanlar üzerinde deneyler yapmasını istedi. Sıçanlar arasında hiçbir fark yoktu. 

    Aslında hiçbir farenin deneyde kullanılan labirent türünde deneyimi yoktu. Kapüşonlu araştırmacılar sıçanlarla testler yaptığında, iki sıçan grubu arasında performansta belirgin farklılıklar vardı. “Labirent parlak” sıçanlar labirentte “labirent donuk” sıçanlardan çok daha iyi yaptı.

    Deney, bir doktorun beklentilerinin bir klinik araştırmada hastanın sonucunu nasıl etkileyebileceği gibi birçok soruyu gündeme getirdi. Çift kör deney gerçek ilaç veya plasebo alıyorsanız hekim ne de hasta ne biliyoruz, beklenti sorunlardan kaçınmak için tek yoldur.

    Literatürde

    Edebiyattaki Pygmalion etkisinin en ünlü örneklerinden biri George Bernard Shaw’un Pygmalion’unda bulunabilir . Daha sonra ekran için My Fair Lady olarak uyarlanan oyun, olumlu ve olumsuz takviyenin nasıl dönüşebileceğini araştırıyor. Cockney Çiçek kız Eliza Doolittle düzgün konuşan bir İngiliz bayana dönüşür. Şöyle diyor:

    “… Herkesin alabileceği şeylerin dışında (giyinme ve uygun konuşma şekli, vb.), Bir bayan ve bir çiçek kız arasındaki fark, onun nasıl davrandığı değil, nasıl davrandığıdır. Profesör Higgins’e daima bir çiçek kızı olacağım çünkü bana her zaman bir çiçek kızı gibi davranıyor ve hep yapacak; ama sana bir bayan olabileceğimi biliyorum çünkü bana her zaman bir bayan gibi davranıyorsun ve hep yapacaksın. ”

    Organizasyonlar ve İşletme

    Kierein ve diğ. (2000) Pygmalion etkisini içeren 13 örgütsel çalışmanın bir meta-analizini gerçekleştirmiştir. Önemli bir sonuç olan 0.81’lik bir etki büyüklüğü ( Cohen’in d’si ile ölçülen) buldular . 

    Bir efekt boyutu tam olarak göründüğü gibidir – belirli bir fenomenin ne kadar etkiye sahip olduğunun bir ölçüsüdür ve .8 üzerindeki herhangi bir etki büyüklüğü Cohen’in d yaratıcısı Cohen tarafından “büyük” olarak kabul edilir. Bir etki büyüklüğü McNatt (2000) benzer bir meta-analiz gerçekleştirerek 1,13’ten daha büyük bir etki büyüklüğü bulmuştur. Pygmalion’un etkilerinin

    “… Bazı yönetim bağlamlarında oldukça güçlü olabilir… ancak ılımlı değişkenlere bağlı olarak büyük değişiklikler gösterebilir . Özellikle, orduda, erkeklerle ve başlangıçta düşük beklentileri olan kişileri dahil ederken sonuçlar daha güçlü oldu. ”

    5. Golem Etkisi nedir?

    Golem etkisi, öğrencilerin veya çalışanların beklentileri nedeniyle kötü performans gösterdiği kendi kendini gerçekleştiren bir kehanettir. “Golem Etkisi” terimi de Rosenthal; O efsanevi kil rakam üzerine fikir temelli Golem eradicate kötülüğe oluşturulur, ancak bir canavar sona erdi. Reeves (2016), kadınların neden işyerinde sıklıkla bağlı olduklarını ve daha fazla görev aldıklarını açıklamak için Golem etkisini kullanır:

    Bir erkek yöneticinin kadınlara göre erkeklere kıyasla düşük beklentileri varsa, bu beklentiler bilinçsiz olsa bile, onları daha düşük seviyeli işlere yerleştirebilir veya daha az zorlayıcı görevler verebilir … kadınlar aslında erkeklerinden daha kötü bir seviyede performans gösterebilir patronlarının düşük beklentileri nedeniyle meslektaşları.

    Kaynaklar

    Alvidrez, J. ve Weinstein, R. (1999) Erken öğretmen algıları ve daha sonra öğrenci akademik başarısı. Eğitim Psikolojisi Dergisi 91 (4): 731-74.
    Boser, U, Wilhelm, M. ve Hanna, R. (2014). Pygmalion Etkisinin Gücü: Öğretmenlerin Beklentisi Üniversitenin Tamamlanmasını Güçlü Olarak Tahmin Ediyor. Erişim tarihi: 26 Aralık 2014. Burada bulunabilir .

    Kieran & Gold (2000). İş organizasyonlarında pigme: bir meta-analiz. 21 Ekim 2017 tarihinde http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/1099-1379(200012)21:8%3C913::AID-JOB62%3E3.0.CO;2-%23/abstract
    Martin, M. ve McIntyre, L. (1994). Sosyal Bilimler Felsefesinde Okumalar . MIT tuşuna basın.

    McNatt, DB (2000). Ancient Pygmalion çağdaş yönetime katılıyor: Sonucun meta analizi. Uygulamalı Psikoloji Dergisi, 85 (2), 314-322. http://dx.doi.org/10.1037/0021-9010.85.2.314
    Reeves, M. (2016). İşletmelerde Kadınlar: Teori ve Vakalar . Taylor ve Francis.

    Rosenthal, R. ve Fode, KL (1963). Deneyci yanlılığının albino sıçanın performansı üzerindeki etkisi. Davranış bilimi, 8, 183-89.
    Rosenthal, R ve L. Jacobsen. Sınıfta pygmalion: öğretmen beklentisi ve öğrencilerin entelektüel gelişimi. New York: Holt, Rinehart ve Winston, 1968.

    Schrank, W. Yetenek Gruplamasının Etiketleme Etkisi. Journal Eğitim Araştırmaları Dergisi. Cilt 62 – Sayı 2. 21 Ekim 2017 tarihinde http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/00220671.1968.10883758?journalCode=vjer20
    Shaw, George Bernard’dan erişildi . Pygmalion (1916).

  • Lou Andreas Salome

     Nietzsche ve Rilke’nin aşık olduğu, Freud’un yakın dostu olan kadın sevgili ve güzel Salome… Nietzsche ve Paul Rée’nin evlenme tekliflerini reddederek entelektüel birlikteliği savundu; asla cinsel birlikteliğin yaşanmadığı bir evlilik yaptı. Sadakat’i reddetti, Freud’la dostluğu ölene dek sürdü.

    Girdiği her ortamda etkili oldu; yaptığı ve öğrendiği her şey üzerine düşündü ve yazdı. Bu adamların yaşamına dokunmuşluğunun yanında kimdir Salome, onların yanında olmak dışındaki kimliği neydi? Ne düşündü? Ne yazdı?“Sizin geçiş dediğiniz şey nedir?

    Lou Andreas Salome

    Eğer bunun arkasında onun için bu dünyadaki en harika şeyi yani özgürlüğü terk etmek gibi bir art amaç varsa, o zaman ben hep geçişe saplanıp kalmak istiyorum; çünkü vazgeçmiyorum.” Bunları yazdığı zaman yirmili yaşlarının başındaydı Salome ve bu yazısıyla o zamanlar bile ne istediğini açıkça söylüyordu.

    Tamamen özgürlük, kendisi için hiçbir kimseye, hiçbir şeye hesap vermemek, sürekli geçiş içinde yaşamak belirsiz ve yeni olana ilerlemek. Rusya’da yaşayan Alman asıllı bir ailenin en küçük çocuğudur. Babası Çar’ın hizmetinde bir generaldi. Çok erken yaşta insan ilişkilerine karşı ilgi duymaya başladı. Hayalperestti.

    Annesinin göstermek istediği kadın imgesinden uzaktı. Kabul törenlerine katılmaktan da bu yüzden kaçınıyordu. Annesinin ona tanıttığı tanrı fikride Salome’de kişisel bir tanrıya dönüşür. Hayallerini anlattığı, konuştuğu, şakalaştığı arkadaş, dost bir tanrıdır onunki. Ergenlik döneminde tanrının ortadan kayboluşu diye isimlendirdiği durum ortaya çıkar. Onun tanrı imgesi birden bire gerçeklikle örtüşmeyen bir duruma gelir.

    Lou Andreas Salome

    Kendisi bu durumu, ilk çocukluk deneyimini ölüm olayıyla betimler. Salome tanrının varlığından kuşku duymuyordu tanrı sadece ölmüştü hepsi bu… Hayatına giren ilk erkek kendisinden yirmi beş yaş büyük bir rahip olan Hendrik Gillot’ur. Bu ilişki onun gelişimi açısında önemli bir yapı taşıdır. Spinoza’yı, Leibniz’i, Kierkegaard’ı, Dostoyevski’yi ondan öğrenir.

    Bazı pazar vaazlerini yazar. On dokuz yaşında ailesine karşı gelerek Zürih’e gider. Burada teoloji, felsefe ve sanat tarihi okur. Yirmi dört yaşındayken “Tanrı ile Savaşım” adlı ilk romanını yazar. 1882’de İtalya’ya gider ve burada Maldivia von Meysenburgu tanır. Yalnız yaşayan ve aydın bir yazar olan Maldivia, Salome için özgür bir hayat sürmenin kadının hakkı ve görevi olduğu düşüncesini simgeler.

    Bir süre sonra Roma’da Nietzsche ile tanışır. Aralarında kurulan tinsel ilişki Nietzsche tarafından bir evlilik teklifine kadar varır. Salome’den olumlu yanıtın gelmemesi ilişkilerinin kesilmesine ve Friedrich’in kötü yorumlarına neden olur. “ Bu kuru, kirli, kötü kokan maymuncuk, yalancı memeleriyle bir felaket.”

    Yine de Nietzsche başlangıçta Salome’nin güçlü benlik bilincinden etkilenmiş, biçemini tiksindirici bulsa da bir gün yazmayı öğreneceğini düşünmüştür. Nietzsche haklı çıkar. 1890’dan 1934’de kadar Salom’e günlük gazetelerde, haftalık dergilerde, yazınsal, felsefik ve psikolojik yayımlarda yüzden fazla makale, öykü, şiir ve kitap konuşması yayımlar. 1885-1931 arasında on dokuz kitabı çıkar.

    Lou Andreas Salome

    Hayat Lou’nun felsefesinin temelini oluşturur. Geleneklere uymayan bir hayat sürer. Paul Reey’le evliliğinin bitmesinin ardından Carl Andreas’la evlenir. Güvenli burjuva ortamında bir çok aşk ilişkisi yaşar. Bu aşk maceraları içindeki en ilginç olay evli olmasına rağmen ilk cinsel ilişkisini Rilke ile yaşamasıdır.

    1903’te Berlin’e taşınır. Orada tiyatro “Frei Bühne”yi kuran ve haftalık dergi çıkaran sanatçı ve yazar grubuna katılır. İlk sergiledikleri oyun İbsen’in bir oyunudur. İbsen’in kadın karakterleri Salome’yi çok etkiler. Bu ilgi İbsen’in kadınları adlı bir eser yayımlayana kadar sürer.

    Psikanalize ilgi duyan Salome Viyana’da Freud ile tanışır. Freud’un onu desteklemesi ve onurlandırması Salome’yi cesaretlendirir. Psikanalizde en çok ilgisini çeken konu Narsisizmdir.

    Özneyle uğraşmayı özel tutkusu olarak niteler. Çalışmalarını dergilerde yayımlar. Salome’nin en tanınmış ve en özgün yapımı “Erotik”tir. Erkek ve kadın arasındaki aşk üzerine yazılan dört makaleden oluşur. Aşk bir erkeğe yada kadına yönelik değildir.Ona göre erotik sevgi içinde biz, sandığımız gibi başkasıyla dolu değilizdir.

    Kendimizle, kendi durumumuzla doluyuzdur. Biz başkasına değil kendimize sarılıyoruzdur. Aşk kendi ölümüne çabalar. Aşk bu amaçtan vazgeçerse, gerçekleşmemiş bir çaba olarak yaşar. Salome için sadakat, özgürlüğü engelleyerek aşkın kendisini yok etmesinde önemli rol oynar. “Kadınların düşünceleri kalplerinden doğar” gibi kimi ifadeleri onun hemcinsleriyle arasına mesafe koyduğunu gösterir.

    Lou Andreas Salome

    Evlilik, sevginin katilidir; evli eşler “birbirleri için önemsizdirler”. Sevgi, arkadaşlığın bayağı alt sıralarındadır; arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır, çünkü “bedensel tutkudan ruhsal sempatiye giden yol yoktur, ama ikinciden birinciye gidilebilir” Her iki yolda da Salome’den bir tek şiir düşer insan aklına:


    Kıyamete kadar olmak, düşünmek, yaşamak
    Tut beni sımsıkı kollarında
    Verecek başka mutluluğun yoksa,
    Acılarını ver bana…


    Yazar ve psikanalist Lou Andreas Salome önceki yüzyilin en ilginç simalarindandi. 19. yüzyila damgasini vuran üç erkek, Nietzsche, Rilke ve Frued onun sevgilisi olmuslardi. “Salome Yasami ve Yapitlari” adli kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak onu anlatiyor…

    Özgür ve entelektüel…

    Cogumuz, Salome’yi, Nietzsche Agladiginda adli kitaptaki entelektüel, erkeklerin basini döndüren, cüretkar ve basina buyruk genç kadin olarak merak ettik ama tanimadik. Roman bize Salome’yi diger erkeklerin gözünden anlatiyor ama bir karakter olarak islemiyordu. 1993 yilinda Afa

    Yayinlarindan çikan “Kizkardesim, Karim” adini tasiyan H.F. Peters imzali kitap Salome’yi yakindan tanima firsati verse de piyasada baskisi tükendiginden arayanlar ulasamiyordu. Ayrinti Yayinlari bu hafta, Angela Livingstone’un kapsamli çalismasi Salome-Yasami ve Yapitlari’ni yayimladi.

    Petersburg, Viyana, Berlin, Münih ve Paris’te geçmis; sanata, yazina, felsefeye adanmis yetmis alti yillik bir ömür; ünlü dostlar, sevgililer, meslektaslar; romanlar, siirler, oyunlar, felsefe yazilari, bilimsel çalismalar; Zerdust’e, Duino Agitlari’na ve psikanalize vurulan damga; en çok da tutkuyla örülmüs bir yasam: Düsünmeye, yazmaya ve yasamaya dört elle sarilmis bir kadin… Çekici, özgür ve dolu dolu yasanmis bir hayat.

    Lou Andreas Salome

    Büyülü etki

    Lou Andreas-Salome hakkinda en iyi bilinen sey belki de onun zamaninin önde gelen pek çok ismiyle ahbap oldugu ve bunlarin hepsi üzerinde büyülü denebilecek bir etki biraktigidir. Görünüse bakilirsa Salome, ya sans eseri hep dogru zamanda dogru yerde olmus ya da bulundugu yer her neresiyse, zekasi ve çekici kisiligiyle orayi renklendirmis, zenginlestirmis.

    Bu ikilem, ölümünden sonra onun yasam öyküsünü yazanlarin aklini epeyce karistirmis olacak ki, bazilari ne sirretligini ve cadiligini birakirken bazilari da onu bir Tanriça gibi göklere çikarmis. Belki de Salome’nin bu büyülü etkisini anlamak için onu, kendi anlattiklariyla ya da onun yasamini arastiranlarin söylemleriyle degil de yasamina girdigi kisilerin söyledikleriyle degerlendirmek daha dogru olacak.

    Nietzsche

    Lou Andreas Salome

    Nietzsche için Salome, düsüncesinin varisiydi ve onu bu konuma, tanisIkliklari daha birkaç aylikken oturtmustu. Aslinda iliskileri fazla uzun sürmedi. Nisan 1882′den ayni yilin kasim ayina kadar süren iliski, Nietzsche’ye büyük duygu çalkantilari yasatti. Iliski devam ederken oldugu gibi, bittikten sonra da Nietzsche, Lou’ya zaman zaman çok büyük nefret duydu; zaman zaman da onu yogun bir askla sevdi. Zaten yasaminda ikinci kez evlenme teklifinde bulundugu kadindi Lou.

    Ama bu teklifi götürmesini, yanlis bir aracidan, Lou’yu daha uzun zamandir taniyan, ona asIk olan ve evlenme teklifinde bulunan, ama askina karsilik bulamayan zavalli Paul Ree’den istemisti. Ne var ki iliskinin tek tarafli duygusal niteligi bir yana, en çarpici yönlerinden biri, Nietzsche’nin Lou için “Ancak onu tanidiktan sonra Zerdüst’üm için olgunlastim” demesiydi. Nietzsche’nin yasaminda Zerdüst’ün yeri düsünüldügünde Elizabeth Forster- Nietzsche ve Fritz Kögel gibi kimilerinin Lou’yla ilgili karalamalarini çekememezlige yormaktan baska seçenek kalmiyor geriye.

    Rilke

    Salome’nin yasami boyunca iliskisini en uzun süre (tam otuz yil) sürdürdügü kisilerden biri, Rainer Maria Rilke’ydi. Ünlü sairin yasami boyunca en fazla etkisi altinda kaldigi insanin (ve kadinin) Lou olmasi sasirtici degildi. Büyük korkulari ve güvensizlikleri olan Rilke, onun saglam kisiliginde siginacak bir liman bulmustu. Lou’nun kisisel yasami açisindan bu iliskide ilginç olan nokta ise Rilke’nin onun ilk sevgilisi olmasiydi.

    Ilk gençliginde Peder Gillot’yu, ardindan Paul Ree’yi ve Nietzche’yi reddeden Salome, biraz geç yasta (36 yasinda), üstelik de evliyken Rilke’nin askina karsilik verdi. Salome, aski geç bulusunu, bu kuvvetli duygunun mutlaka boyun egmeyi gerektirmesine ve kendisinin de asla, hiçbir seye boyun egmeme kararliligina bagliyordu.

    Iste bu yüzden kendisi otuz alti yasindayken yirmi iki yasinda bir gence; o, sanat çevrelerinde kendini kanitlamis bir düsünür ve yazarken toy bir saire asIk oldugunu düsünüyordu. Rilke, bu ask iliskisinden büyük esin aldi ve aralarinda sairin basyapiti kabul edilen Duino Agitlari’nin bazilarinin da bulundugu yüzü askin siirini ona yazdi. Lou’nun tanidigi bir erkek daha, onun için, “Eger Lou Andreas-Salome’yi tanimamis olsaydim, sair olarak tüm gelisimimi etkileyen yollari seçmemis olabilirdim” diyordu.

    Freud

    Lou Andreas Salome

    Lou’nun duygusal anlamda degilse de düsünüs tarziyla etkiledigi bir diger ünlü erkek Freud’du. Bu öyle bir etkiydi ki Freud, Lou’nun psikanaliz saflarina katilmasini “hareketimiz için bir onur” olarak nitelendiriyordu ve hakliydi da. Salome, yasaminin ileriki yillarinda tanistigi psikanalize, kendini bütün varligiyla adamisti. Kendini belki de en iyi psikanaliz alaninda ifade etmisti.

    Çocuklugunda çok önemli yeri olan “hayal oyunlari” düsünüldügünde, bu sasirtici degildi. Çocukken gördügü insanlara kafasinin içinde yasamlar ören Lou, yasaminin son dönemlerini, var olan yasam örgülerini çözümlemeye adadi. Kliniklerde uzun yillar sürdürdügü psikanaliz uygulamalarinin yani sira bu konuda ciddi bilimsel makaleler ve bir kitap yazdi. Bunlar, “psikanalitik bir çalismayi elestirmek yerine pek sIk takdir etmedigi” Freud’un, “takdir etmekten kendini alamadigi” yapitlardi.

    Lou’nun, onlarin sayesinde haksiz bir öneme kavustugu varsayilan üç kisinin onun hakkindaki yorumlari bunlar. Evet, Nietzsche, Rilke ve Freud, kendi sözleriyle elestirmenlere yanit veriyorlar. Elbette Lou Andreas-Salome’nin yasami bu üç kisiyle iliskilerinden ve onun hakkinda böylesi hayranlik dolu yorumlar yapanlar da bu üç erkekten ibaret degil.

    Diğer kadinlar

    Lou Andreas Salome

    Bunlari söylemisken, Salome hakkinda iki yanlis anlamayi düzeltmek gerekiyor. Birincisi, Salome’nin entelektüel erkeklerin basini döndürüp onlari tuzaga düsüren bir dahi erkek avcisi oldugu kanisi. Salome, uzun ya da kisa bir süre birlikte oldugu bu erkekleri, duygusal ya da bedensel degil zihinsel bir düzeyde, düsünceleriyle etkilemisti. Birbirinden ayri üç alanda büyük önem kazanmis bu üç erkek, gördükleri güzellik karsisinda büyülenerek Lou’yu zihinsel anlamda yanlis degerlendirmislerse bu, Lou’dan çok bu erkeklerde aranmasi gereken bir kusurdur.

    Ikinci olarak, Salome’den bu denli etkilenmis olanlar veya onun yasaminda önemli yer tutanlar yalnizca erkekler degildir. Paul Ree ve Nietzsche’nin arkadasi olan Malwida von Meysenbug, Rilke’nin bir süre ayni evi paylastigi Loulou Albert-Lasard, Sigmund Freud’un kizi Anna Freud, yazar Frieda von Bulow gibi kadinlar da Lou’nun büyüsüne kapildilar.

    Ama 19. yüzyilin erkek egemen dünyasinda (buradan 20. yüzyilin böyle olmadigi sonucu çikarilmamali) varlik gösteremedikleri için mi yoksa gösterdikleri varlik, bu dünya tarafindan önemsenmedigi için mi bilinmez, bunlarin Lou’ya iliskin yorumlari fazlaca dikkate alinmadi. Bu da kendi gibi yazar ve düsünür olan kadinlar arasindan siyrilan Lou’nun, yasadigi döneme nasil bir damga vurdugu ve kisiligi hakkinda önemli ipuçlari veriyor.

    Kadinlardan söz etmisken, Elisabeth Nietzsche’den sonra, Lou Andreas-Salome’ye ciddi elestiriler yönelten ikinci kisiden, Hedwig Dohm’dan söz etmemek olmaz. Zamanin radikal feministlerinden Dohm’un, Salome’ye en büyük elestirisi, onun feminist harekete katilmamasiydi. Hatta katilmamak bir yana Lou, harekete zarar veriyordu. Mesleki açidan etkin bir kadin oldugu halde, kadinlarin bu tür etkinlige kendilerini vermelerine karsiydi. Bunun anlami, Lou’nun kadinlara “evinin kadini” olma görevini yüklemesi kesinlikle degildi.

    Lou’ya göre kadin, kendi özel yeteneklerini gelistirmek için çalismaliydi. Aslinda Dohm’unki gibi radikal degil daha akilci bir açidan bakildiginda, bu tavir, kadinin yasamdaki gizil gücünü bularak onu gelistirmesi, Maslow’un deyimiyle “kendini gerçeklestirmesi” anlamina geliyordu. Feminizme zarar verdigi düsünülen bu bakis açisinin özellikle geleneksel kaliplara sIkIstirilmis kadin yasaminda ne kadar derin bir degisiklik yapacagi konusunda fazla söze gerek yok.

    Bazilarina göre Salome, hiçbir zaman feminist olmamisti. Ama Lou Andreas-Salome, kadinlarla ya da erkeklerle olsun, bütün insan iliskilerinde kendini karsisindakiyle esit görüyordu. Erkeklerden bir eksigi oldugunu hiçbir zaman düsünmemisti. On yedi yasindayken, popüler bir din adami olan Peder Hendrik Gillot’ya ondan ders almak istegini dile getirdigi cüretkar bir mektup yazdiginda ya da yirmi bir yasindayken, Paul Ree ve Nietzsche ile birlikte entelektüel bir üçlü yasama modeli tasarladiginda, kendini bu erkeklerle esit düzeyde görüyordu.

    Aslinda bu tavir, onun tüm yasamina damgasini vurmustu. Lou Andreas-Salome, hiçbir zaman kendini bir insan, bir kadin, bir yazar ya da bir düsünür olarak kanitlamaya ya da kabul ettirmeye gerek görmedi ve bu yönde herhangi bir çaba göstermedi. Salome, yasamini “dogal kuvvetlerin isleyisine benzer bir zorunluluk duygusu”nun yönettigini söylüyordu ama aslinda zorunluluk adini verdigi bu duygu, onun özgüveninden baska bir sey degildi. Çevresindeki insanlari ona çeken ve baglayan da belki bu özgüven ve onun getirdigi dogallikti.

    Lou Andreas-Salome, kendi deneyimlerinden yola çikarak gelistirdigi fikirlerini çok sayida makaleyle yaziya döktü. Bu makaleler, baslica üç konu üzerineydi: Din, ask ve psikanaliz. Bunlar, onun yasaminin belli dönemlerinde agir basan konular gibi görünse de onun kisilik özellikleri isiginda, aslinda belli dönemlerde yasamin kendisiydi. Salome için yasam, önce din, sonra ask ve daha sonra da psikanaliz oldu. Yasama nasil bir tutkuyla bagli oldugunu 1882′de, yirmi bir yasindayken Petersburg’dan sonra gittigi ilk Avrupa sehri olan Zürih’te yazdigi siirle anlatiyordu:

    Var olmak! Ve düşünmek! Bin yıllarca…

    Daha sıkı sar beni kollarınla
    Eğer verecek mutluluğun kalmadıysa

    Olsun! Başka acıların var ya…


    Nietzsche, bu siirden, özellikle de son iki dizesinden öyle etkilenmisti ki, ona bir beste yapmis ve siirdeki, yasamin getirmesi olasi her seyi kabul etme istegine, en önem verdigi degerlerden birini, kahramanligi yakistirmisti. Angela Livingstone, “Salome: Yasami ve Yapitlari” adli kitabinda Lou Andreas-Salome’nin yasamini bütün yönleriyle ele aliyor. Anlatiminda, Lou’nun son dostlarindan biri olan Ernst Pfeffier’inkiler basta olmak üzere pek çok kaynaktan yararlanan Livingstone, bu 19. yüzyil kadin düsünürünün yasamindaki gizemleri bir bir çözüyor.

    Kitapta ayni zamanda Lou’nun yasami ve düsüncesine iliskin önemli ipuçlari veren kurgu ve kurgu disi yapitlarindan parçalar da bulunuyor ve kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil, bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak Salome’yi anlatiyor. Zaten Salome de yazinsal ve düsünsel kimligiyle ve farkli kisiligiyle basli basina bir inceleme konusu olmayi hak ediyor.

    KaynakSalome-Yasami ve Yapitlari, Angela Livingstone, Çev.: Semra Kunt Akbas, Ayrinti
    Yayinlari, 2001. / http://www.toplumdusmani.net/kimdir/lou-andreas-salome/kimdir-biyografisi/