Nietzsche’nin felsefesinin en sarsıcı tarafı, Tanrı’yı yalnızca reddetmesi değil, Tanrı’nın yokluğundan sonra insanın ne yapacağını sormasıdır. “Tanrı öldü” sözü, basitçe bir inkâr cümlesi değildir. Nietzsche için asıl mesele, Tanrı’nın ölümünden sonra insanın elinde kalan boşluktur. Eski anlam dünyası çökmüş, aşkın bir dayanak ortadan kalkmış, insan kendi değerlerini kendisi üretmek zorunda kalmıştır. İşte tam bu noktada Nietzsche’nin karşısına “amor fati” çıkar: Kaderini sev. Olanı yalnızca kabul etme; onu olumla. Hayata, acıya, tesadüfe, kayba ve oluşa “evet” de.
Fakat burada tuhaf bir soru sormak mümkündür: Ya sorun kaderi sevmekte değil, kaderin ne olduğunu bilmemekteyse?
Nietzsche’nin önünde duran problem belki de “hayat nasıl kabul edilir?” sorusundan önce “hayat nedir?” sorusuydu. O, insanın yaşadığı dünyayı reddetmemesini, oluşa karşı direnmemesini, varoluşun bütün ağırlığına rağmen ona “evet” diyebilmesini istedi. Fakat aşkın bir anlamı reddettiğinde geriye insanın kendi iradesi kaldı. İnsan anlamı kendisi yaratacak, kendi değerlerini kendisi koyacak, kendi kaderine kendi anlamını verecekti. Böylece “amor fati”, kaderin sahibini aramaktan çok kaderle insan arasında kurulmuş bir uzlaşmaya dönüştü.
İşte İbnü’l-Arabî’nin Şeceretü’l-Kevn’i tam burada başka bir kapı açar.
Şeceretü’l-Kevn’de insan, yalnızca başına gelenleri kabul etmek zorunda olan bir varlık değildir. İnsan, varlığın mânâsını taşıyan; âlemin hakikatlerini kendisinde cem edebilen; ilahî isim ve sıfatların tecellilerine mazhar olabilen bir varlık olarak ele alınır. İnsan-ı Kâmil, “hayat ne verirse versin onu seveceğim” noktasında durmaz. Daha ileri bir iddiada bulunur: Olanın içinde Hakk’ın tecellisini görmeye çalışır.
Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir.
Nietzsche’nin diliyle söylersek: “Olanı sev.”
İbnü’l-Arabî’nin diliyle ise soru şudur: “Olanda Hakk’ı görebiliyor musun?”
Birincisinde insan, kaderle barışır. İkincisinde insan, kaderin mânâsını okumaya başlar.
Bu yüzden “amor fati”yi tasavvuf açısından eleştirmek mümkündür. Çünkü insanın “başka türlü olmasını istemiyorum” demesi, henüz “neden böyle oldu?” sorusunun cevabını bildiği anlamına gelmez. Bir insan kaderine razı olabilir; fakat rıza, cehalet değildir. Tasavvufta rızâ, kör bir teslimiyet değil, Hakk’ın hükmüne güvenle ilişkilidir. Daha derinde ise marifet vardır: İnsan, olayın kendisinden Hakk’ın tecellisine doğru bakmaya çalışır.
Burada Nietzsche’nin trajedisi olarak okunabilecek şey şudur: Nietzsche anlamı bulamadığı yerde anlamı insanın yaratıcı kudretine bıraktı. Tasavvuf ise “Ben göremiyorum” ile “orada hiçbir anlam yok” arasına uçurum koyar. İnsan bir şeyi anlayamıyorsa, bu onun anlamsız olduğunu göstermez. Belki de insanın bakışı henüz yeterince derin değildir.
Şeceretü’l-Kevn’in insan tasavvuru bu nedenle Nietzsche’nin Üstinsan fikrine şaşırtıcı bir alternatif sunar. Nietzsche’nin Üstinsanı kendisini aşarak kendi değerlerini yaratmak ister. İbnü’l-Arabî’nin İnsan-ı Kâmil’i ise kendisini aşarak kendisinin ötesindeki Hakikate açılır. Nietzsche’de insanın aşması gereken sınır, mevcut insanın sınırıdır. İbnü’l-Arabî’de ise aşılması gereken ilk şey nefsin kendisini merkez sanmasıdır.
Belki de en büyük ayrım burada ortaya çıkar:
Nietzsche: “Kendini aş.”
İbnü’l-Arabî: “Nefsini aş.”
Nietzsche: “Kendi değerlerini yarat.”
İbnü’l-Arabî: “Hakikati kendinin ölçüsü yapma.”
Nietzsche: “Hayata evet de.”
İbnü’l-Arabî: “Hayatta Hakk’ın tecellisini gör.”
Nietzsche: “Amor fati.”
İbnü’l-Arabî: “Rızâ ve marifet.”
Bu açıdan bakıldığında başlıktaki iddia bir tarihsel iddia değil, felsefî bir ihtimaldir: “Nietzsche’nin Tanrısını amor fati öldürdü.” Yani Nietzsche, Tanrı’nın yokluğundan sonra insanı kader karşısında çaresiz bırakmamak için kaderi sevmeyi öğretti. Fakat belki de kaderin arkasında bir “Kader Sahibi” olduğunu düşünseydi, problem bambaşka bir hâl alacaktı.
Ve işte yazının en spekülatif ama en ilginç cümlesi burada söylenebilir:
Nietzsche Şeceretü’l-Kevn’i okusaydı, belki Tanrı’yı yeniden bulmazdı; fakat Tanrı’yı aradığı yerin yanlış olduğunu fark edebilirdi.
Çünkü İbnü’l-Arabî’nin dünyasında Tanrı, insanın anlam üretmek için ihtiyaç duyduğu bir hipotez değildir. Hak, varlığın kendisinin dayandığı hakikattir. İnsan ise bu hakikati kendi aklıyla icat etmez; ona doğru uyanır.
Belki Nietzsche’nin asıl sorunu Tanrı’nın sessizliği değildi. Belki insanın kendi sesini fazla yüksek dinlemesiydi.
Şeceretü’l-Kevn’in önünde ise insanın önüne başka bir ihtimal konur: Kendi sesini susturmak değil, kendi sesinin nereden geldiğini sormak.
Bu nedenle Nietzsche’nin “amor fati”si ile İbnü’l-Arabî’nin insan-ı kâmil anlayışı arasındaki fark, yalnızca iki farklı kader anlayışı değildir. Biri insana “olanı sev” der; diğeri insana “olanın içindeki mânâyı gör” demeye yaklaşır.
Belki de gerçek mesele kaderi sevmek değildir.
Gerçek mesele, kaderin kitabını kimin yazdığını ve o kitabın satırlarında neyin göründüğünü bilmektir.
Nietzsche kaderi sevdi.
İbnü’l-Arabî ise kaderin içinde Hakk’ı görmeye çalıştı.
Ve belki de aralarındaki en büyük fark şudur:
Biri kitabı sevmeyi öğretti.
Diğeri kitabı okumayı.



