Karl Marx’ı küçümsemek için söylemiyorum bunu. Hatta tam tersine, Marx’ı ciddiye aldığım için söylüyorum. Çünkü Marx, insanlık tarihinin en büyük meselelerinden birinin üzerine eğildi: İnsan neden eziliyor? Neden bazı insanlar bütün gün çalışırken başka insanlar onların emeğinin karşılığında zenginleşiyor? Neden servet belli ellerde toplanıyor? Neden insan, kendi ürettiği şeyin karşısında yabancılaşıyor? Neden toplumda güçlü olan, güçsüz olanı kendi çıkarı için kullanabiliyor? Marx bu soruların peşine düştü ve özellikle modern kapitalist toplumun ekonomik yapısını son derece sert biçimde eleştirdi. Sermaye, emek, sınıf, mülkiyet, sömürü ve yabancılaşma üzerinden çok büyük bir sistem kurdu. Fakat benim Marx’a itirazım tam burada başlıyor: Sen insanın dışındaki zincirleri çok iyi gördün ama insanın içindeki zincirleri yeterince göremedin kardeşim. Sen patronu gördün, işçiyi gördün, sermayeyi gördün, fabrikayı gördün; ama insanın nefsini, hırsını, kibrini, açgözlülüğünü, intikamını, merhametini, vicdanını ve Allah karşısındaki sorumluluğunu aynı merkeze koymadın. İşte benim “gerçek devrimci” dediğim Hz. Muhammed (sav), tam da burada bambaşka bir yerden ortaya çıkıyor.
Çünkü Hz. Muhammed’in (sav) karşısındaki toplum yalnızca ekonomik eşitsizliği olan bir toplum değildi. Mekke’yi düşündüğümüzde modern anlamda bir kapitalist toplumdan söz etmiyoruz; ama servetin, kabile gücünün, soyun, ticaretin ve sosyal statünün insan üzerindeki etkisini açıkça görüyoruz. Yetimin malına el uzatılabiliyordu. Güçlü olanın sözü daha değerliydi. Köle ile özgür insan arasında büyük bir toplumsal mesafe vardı. Kabile, insanın kimliğini ve güvenliğini belirliyordu. Kadınların konumu birçok alanda ağır biçimde sınırlandırılmıştı. Kız çocuklarının öldürülmesi gibi korkunç uygulamalar vardı. Servet ve itibar, insanın değerinin ölçüsü hâline gelebiliyordu. İnsan, Allah’ın kulu olmaktan önce kabilesinin mensubu olarak görülüyordu. İşte Hz. Muhammed (sav) böyle bir dünyanın ortasına çıktığında “Ekonomik sistemi biraz düzeltelim” demedi. Doğrudan insanın değer ölçüsünü değiştirdi. Bence asıl devrim burada başladı.
Dikkat edin: İslam’ın ilk büyük cümlesi ekonomik bir cümle değildir. “Sermayeyi kaldırın” değildir. “Zenginleri yok edin” değildir. “Üretim araçlarını ortaklaştırın” değildir. İlk temel çağrı **“Lâ ilâhe illallah”**tır. Bunu yalnızca bir akaid cümlesi olarak okuyup geçersek, Mekke’de bunun neden bu kadar büyük bir sarsıntı meydana getirdiğini anlayamayız. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” dediğiniz anda, Allah’tan başka hiçbir varlığın mutlak otorite olmadığını da söylersiniz. Kabile mutlak değildir. Soy mutlak değildir. Para mutlak değildir. Şöhret mutlak değildir. Hükümdar mutlak değildir. Put mutlak değildir. İnsan da mutlak değildir. Mutlak olan yalnız Allah’tır. İşte bu, insanın insana kurduğu tahakkümün köküne dokunan bir cümledir. Çünkü insanın başka bir insana ilahlık taslamasının önüne dikilen en büyük duvar, tevhiddir.
Marx’ın devrim anlayışıyla Hz. Muhammed’in (sav) dönüşümünü yan yana koyduğumuzda burada çok ilginç bir fark ortaya çıkıyor. Marx toplumsal çatışmanın temelinde sınıfsal ve ekonomik ilişkileri görür. Ona göre üretim biçimi, mülkiyet ilişkileri ve sınıf yapısı toplumun önemli belirleyicileridir. İşçi ile sermaye sahibi arasındaki ilişki, sömürünün anlaşılması açısından merkezi bir konumdadır. Bu açıdan Marx’ın büyük bir teşhisi vardır: İnsan, kendi emeğinin ürettiği dünyada kendisine yabancılaşabilir. Fakat İslam’ın getirdiği bakışta insanın yabancılaşması yalnızca fabrikada başlamaz. İnsan önce Rabbinden, sonra kendi hakikatinden, sonra vicdanından, sonra diğer insanlardan uzaklaşabilir. Bir insanın cebindeki parayı değiştirmek yetmez; parayla kurduğu ilişkiyi değiştirmek gerekir. İşte Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği dönüşümün gücü burada ortaya çıkar.
Bir düşünün: Aynı insan, dün yetimin malını kendi malı gibi görüyorsa ve bugün ona “Yetim sana emanettir” deniliyorsa, burada yalnızca hukuki bir değişiklik yoktur. İnsanın zihninde mülkiyetin anlamı değişmektedir. Aynı insan dün kölesine bir eşya gibi bakıyorsa ve bugün onun da Allah’ın kulu olduğunu hatırlıyorsa, burada yalnızca sosyal statü değişikliği yoktur. İnsan tasavvuru değişmektedir. Aynı insan dün zenginliği kendi üstünlüğünün işareti sayıyorsa ve bugün zekât vererek malının içinde başkasının da hakkı olduğunu kabul ediyorsa, burada yalnızca ekonomik bir transfer gerçekleşmemektedir. Servetin ahlaki anlamı değişmektedir. İşte benim “devrim” dediğim şey tam olarak budur.
Marx’ın devrimi daha çok dış yapıyı değiştirmeye yönelirken, Hz. Muhammed’in (sav) dönüşümü dış yapı ile iç yapıyı birbirinden ayırmadı. Çünkü İslam’ın çok zor ama çok güçlü bir iddiası vardır: Kötü düzeni kuran insan değişmeden, yalnızca düzeni değiştirerek kötülüğü tamamen ortadan kaldıramazsın. Patronu ortadan kaldırırsın, yerine başka bir patron gelir. Kralı indirirsin, yerine başka bir kral gelir. Bir sınıfı iktidardan indirirsin, bu kez başka bir sınıf iktidarın nimetlerine kapılabilir. İktidarın kendisi değişebilir ama iktidar hırsı değişmeyebilir. İşte İslam’ın “nefis” dediği mesele burada devreye girer. İnsan dışarıdaki zalimi devirmek isteyebilir ama kendi içine yerleşmiş küçük zalimi görmeyebilir.
Bence Marx’ın en büyük açmazlarından biri tam olarak burada ortaya çıkıyor: İnsanın kötü olma ihtimalini fazla dışarıda aramak. Elbette sistemler insan davranışını etkiler. Elbette adaletsiz kurumlar insanları ezer. Elbette ekonomik düzenin insan üzerindeki etkisi vardır. Fakat insanın içinde sistemden bağımsız bir hırs, kıskançlık, güç tutkusu, sahip olma arzusu ve tahakküm isteği de vardır. Fakir bir insan zengin olduğunda otomatik olarak adil bir insan olmaz. Ezilen bir insan iktidara geldiğinde otomatik olarak merhametli bir yönetici olmaz. Dün zulme uğrayan insan, yarın eline güç geçtiğinde aynı zulmü başkasına yapabilir. İşte nefs meselesi, Marx’ın sınıf analizinin tek başına açıklamakta zorlandığı yerdir.
Hz. Muhammed’in (sav) devrimini bu yüzden yalnızca “sosyal adalet” kavramıyla açıklamak bile eksik kalır. Çünkü onun yaptığı şey sosyal adaletin temelindeki insan değerini yeniden kurmaktı. Bilâl-i Habeşî’yi düşünün. Köle olarak Mekke’nin toplumsal hiyerarşisinin en altlarında bulunan bir insanın, daha sonra İslam toplumunun en sembolik isimlerinden biri hâline gelmesi, sıradan bir sosyal hareketlilik hikâyesi değildir. Bu olay, “Senin değerini senin soyun belirlemez” mesajıdır. Selmân-ı Fârisî’yi düşünün. Suheyb-i Rûmî’yi düşünün. Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden, farklı geçmişlerden gelen insanların aynı inanç topluluğunda buluşmasını düşünün. İslam, insanın değerini kabileden alıp takva ve kulluk eksenine taşımıştır. Bu, dönemin kabile merkezli toplum yapısı açısından son derece büyük bir zihinsel kırılmadır.
Ve burada çok önemli bir şey var: Hz. Muhammed (sav) insanlara “Hepiniz aynısınız” diyerek farklılıkları ortadan kaldırmadı; farklılıkların üstünlük sebebi olamayacağını öğretti. Zengin yine zengin olabilirdi. Fakir yine fakir olabilirdi. İnsanların farklı yetenekleri, meslekleri ve imkânları olabilirdi. Fakat bunların hiçbiri bir insanın diğerinden ontolojik olarak daha değerli olduğu anlamına gelmiyordu. İşte Marx’ın sınıf çatışması üzerinden çözmeye çalıştığı eşitsizlik meselesine İslam başka bir açıdan yaklaştı: Eşitsizliği her zaman tamamen ortadan kaldırmak yerine, insanın eşitsizlik karşısındaki sorumluluğunu düzenledi. Zengin olabilirsin ama servetin seni Allah’ın önüne geçiremez. Güçlü olabilirsin ama güçsüzü ezemezsin. Yönetici olabilirsin ama zulmedemezsin. Mal sahibi olabilirsin ama malın üzerinde mutlak bir tanrı gibi davranamazsın.
Bu nedenle İslam’daki zekâtı sadece “fakirlerden yana ekonomik politika” gibi okumak da bana çok yüzeysel geliyor. Zekâtın arkasında çok daha derin bir mülkiyet anlayışı vardır. Mal benimdir ama mutlak anlamda benim değildir. Ben onunla sınanıyorum. Sahip olduğum şeyin içinde başkasının hakkı olabilir. Bu düşünce, insanın servete bakışını kökünden değiştirir. Marx’ın mülkiyet eleştirisi “Bu mülkiyet ilişkisi nasıl oluştu?” diye sorarken, İslam bir başka soru daha sorar: “Bu mülkiyet sana ne yapıyor?” Para seni daha adil mi yapıyor, daha kibirli mi? Servet seni cömert mi yapıyor, cimri mi? Güç seni merhametli mi yapıyor, zalim mi? Çünkü İslam açısından problem yalnızca malın kimde olduğu değildir; malın insanın kalbinde nerede durduğu da önemlidir.
Faiz meselesinde de aynı şeyi görüyoruz. İslam, ekonomik ilişkileri ahlaktan koparmıyor. Ticaret meşru bir faaliyet olabilir. Kâr meşru olabilir. Mülkiyet meşru olabilir. Fakat insanın ekonomik özgürlüğünün, başka insanın ezilmesi pahasına sınırsız hâle gelmesine izin verilmez. Ölçüde ve tartıda hile yasaklanır. Yetimin malı korunur. Borç ilişkileri düzenlenir. Miras sistemi belirlenir. Zekât farz kılınır. Sadaka teşvik edilir. İsraf eleştirilir. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İslam ekonomiyi insanın ahlakından bağımsız bir makine olarak görmez. Ekonomi, insanın karakteriyle birlikte ele alınır.
Marx’ın “din” hakkındaki yaklaşımını buraya getirdiğimizde tartışma daha da ilginçleşiyor. Marx’ın din eleştirisi, özellikle dinin insanların yaşadığı gerçek acıları nasıl anlamlandırdığı ve toplumsal düzenle nasıl ilişki kurduğu üzerinden okunmalıdır. “Din halkın afyonudur” şeklindeki meşhur ifade, çoğu zaman bağlamından koparılarak kullanılsa da Marx’ın dinin toplumsal işlevine yönelik sert eleştirisini gösterir. Fakat burada İslam tarihi Marx’ın teorisine ciddi bir meydan okuma alanı oluşturur. Çünkü İslam, ilk döneminde yalnızca mevcut düzenin acılarını uyuşturup insanlara “sabredin, öte dünyada ödülünüzü alacaksınız” diyen pasif bir yapı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine, Mekke’nin güçlülerinin çıkarlarına dokunan bir tevhid çağrısı yapmış, servet ve yetim hakkı meselelerini gündeme getirmiş, kölelerin ve zayıfların insanlık onurunu vurgulamış, adaleti emretmiş ve Medine’de somut bir toplum düzeni oluşturmuştur.
Burada Hz. Muhammed’in (sav) devrimci tarafı çok daha görünür hâle geliyor. Çünkü o yalnızca konuşmadı. Bir toplum kurdu. Mekke’de fikir ortaya koydu; Medine’de o fikrin hukukunu, kardeşliğini, ekonomisini, ibadetini ve toplumsal ilişkilerini inşa etti. Muhacir ile Ensar arasında kardeşlik tesis edilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İnsanları aynı ekonomik sınıfa sokmak yerine, aralarında gerçek bir dayanışma bağı kuruldu. Medine’ye hiçbir malı olmadan gelen insanların yeni toplumda tutunabilmesi için kardeşlik mekanizması geliştirildi. Bu, “devrimden sonra ne olacak?” sorusuna verilen pratik cevaplardan biriydi.
Çünkü tarihte devrim yapmak kadar devrimden sonra insanın neye dönüşeceği de önemlidir.
Bir sistemi yıkmak kolaydır.
Peki sonra?
İnsanlar birbirlerine nasıl davranacak?
Güç kimin elinde olacak?
Servet nasıl dolaşacak?
Yetim korunacak mı?
Kadın mirastan pay alacak mı?
Borçlu ezilecek mi?
Köle insan yerine konulacak mı?
Yönetici hesap verecek mi?
Ticaret dürüst olacak mı?
İnsan öldüğünde mirası nasıl paylaşılacak?
İntikam sınırlandırılacak mı?
Düşmana bile adalet uygulanacak mı?
Hz. Muhammed (sav) yalnızca “eski düzen yanlış” demekle kalmadı; yeni düzenin insan ilişkilerini de tarif etti.
İşte Marx’ın devrim düşüncesiyle İslam’ın toplumsal dönüşüm anlayışı arasındaki en büyük farklardan biri burada ortaya çıkıyor. Marx’ın teorisinde sınıflar arasındaki çatışma tarihsel değişimin motorlarından biri hâline gelir. İslam ise çatışmayı sürekli büyütmek yerine adaleti kurmayı hedefler. Zenginle fakirin birbirine düşman olması gerektiğini söylemez. Aksine zenginin fakirin hakkını gözetmesini, fakirin de insanlık onurunun korunmasını ister. Çünkü İslam’ın hedefi bir sınıfın diğer sınıfa hükmetmesini tersine çevirmek değil, zulmün kendisini ortadan kaldırmaktır.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Çünkü eğer tek hedefimiz “ezilenin iktidara gelmesi” ise, yarın ezilen dünün zalimi olabilir.
Ama hedefimiz adalet ise, dün ezilenin de yarın zalim olmasına izin vermeyiz.
İşte İslam’ın adalet anlayışı burada sınıfın ötesine geçer.
Bir insan sırf zengin olduğu için kötü değildir.
Bir insan sırf fakir olduğu için iyi değildir.
Bir insan sırf yönetici olduğu için zalim değildir.
Bir insan sırf yönetilen olduğu için mazlum değildir.
Ölçü insandır ve insanın fiilidir.
Bu yüzden İslam’ın devrimci tarafı bana göre Marx’ınkinden daha köklü bir yerde duruyor: Marx toplumsal ilişkilerin değiştirilmesini isterken, Hz. Muhammed (sav) insanın değer ölçüsünü değiştirdi. Marx “kim kimi sömürüyor?” diye sordu. İslam buna “insan Allah’ın huzurunda ne yapıyor?” sorusunu ekledi. Marx ekonomik yabancılaşmayı anlattı. İslam insanın Rabbinden ve kendi hakikatinden uzaklaşmasını da meselenin içine aldı. Marx özel mülkiyet ilişkisini eleştirdi. İslam mülkiyeti tamamen ortadan kaldırmak yerine onu emanet, sorumluluk ve hak kavramlarıyla sınırlandırdı. Marx sınıfı merkeze aldı. İslam ise insanı ve kulluğu merkeze aldı.
Şimdi burada birisi çıkıp “Ama Marx da adaleti istiyordu” diyebilir.
Evet.
İstiyordu.
Zaten mesele bu değil.
Mesele kimin iyi bir şey istediği değil; adaleti hangi insan tasavvuru üzerine kurduğumuzdur.
Ben Marx’ın adalet arayışını reddetmiyorum. Hatta onun sömürüye, emeğin değersizleştirilmesine ve sınıfsal eşitsizliğe yönelik eleştirilerinin hâlâ düşünülmeye değer tarafları olduğunu kabul ediyorum. Fakat adaletin yalnızca ekonomik bir denklem olduğunu kabul etmiyorum. Çünkü insanı sadece ekonomik ilişkilerle açıklarsanız, insanın “neden adil olmalıyım?” sorusuna nihai bir cevap vermekte zorlanırsınız. Çıkarlar değiştiğinde adalet anlayışı da değişebilir. Güç değiştiğinde ahlak da güç sahibinin elinde yeniden yorumlanabilir.
İslam ise “Neden adil olmalıyım?” sorusuna çok daha köklü bir cevap verir:
Çünkü Allah adildir ve sen O’nun huzurunda hesap vereceksin.
İşte bu cümle, ekonomik sistemin üstünde duran bir ahlaki çatı kurar.
İnsan seni görmese de adil ol.
Devlet seni denetlemese de adil ol.
Patronun seni kontrol etmese de hakkını yeme.
İşçinin başında kimse yokken işini düzgün yap.
Yetimin malını kimse görmese de yeme.
Tartıyı kimse kontrol etmese de eksik tartma.
Çünkü mesele yalnızca toplumun seni nasıl değerlendirdiği değildir.
Allah seni görüyor.
Marx’ın sisteminde insanın dışsal denetimlerden kurtulması ve toplumsal ilişkilerin dönüşmesi önemlidir. İslam’da ise dış denetimden önce iç denetim vardır. Polis yokken de çalmıyorsan, kamera yokken de hile yapmıyorsan, kimse seni görmezken de yetimin hakkını koruyorsan, işte orada devrim insanın içine girmiş demektir.
Bence gerçek devrimin en zor tarafı budur.
Çünkü meydanda slogan atmak kolaydır.
Bir sisteme öfkelenmek kolaydır.
Bir zenginden nefret etmek kolaydır.
Bir yöneticiyi suçlamak kolaydır.
Ama insanın kendi cebine baktığında “Ben burada başkasının hakkını yiyor muyum?” diye sorması çok daha zordur.
İnsanın kendi nefsine dönüp “Ben de güç sahibi olsam zulmeder miydim?” demesi çok daha zordur.
İslam’ın devrimci tarafı tam olarak burada başlar.
Dışarıdaki Firavun’u ararken içerideki Firavun’u da görürsün.
İşte Hz. Muhammed (sav) ile Marx arasındaki en temel ayrımlardan birini ben burada görüyorum.
Marx’ın devrimi daha çok toplumun yapısını dönüştürmek ister.
Hz. Muhammed’in (sav) devrimi ise toplumun yapısını dönüştürürken insanın kalbine de girer.
Biri sarayı sorgular.
Diğeri sarayla birlikte insanın içindeki tahtı da sorgular.
Çünkü insanın kendi nefsini ilah edinmesi de bir putperestlik biçimidir.
Mekke’deki putlar yalnızca taşlardan ibaret değildi. İnsanların zihninde, çıkarlarında ve korkularında da putlar vardı. Para bir put olabilir. Kabile bir put olabilir. Şöhret bir put olabilir. İktidar bir put olabilir. İnsanların alkışı bir put olabilir. Hatta insanın kendi egosu bile putlaşabilir.
Hz. Muhammed (sav) işte bu putların tamamını tek bir cümleyle sarsan bir çağrı getirdi:
Lâ ilâhe illallah.
Bu yüzden bana göre gerçek devrim, sadece ekonomik sistemin değişmesi değildir.
Gerçek devrim, insanın neyin karşısında eğileceğinin değişmesidir.
Dün insan paranın karşısında eğiliyorsa, bugün Allah’ın huzurunda duruyorsa devrim vardır.
Dün insan kabilesiyle övünüp başkasını küçümsüyorsa, bugün “Benim üstünlüğüm soyumda değil, ahlakımda ve takvamda” diyebiliyorsa devrim vardır.
Dün güçlü olan yetimi eziyorsa, bugün yetimin hakkını kendi hakkından daha ciddi görüyorsa devrim vardır.
Dün köleye insan değil eşya gibi bakılıyorsa, bugün onun da Allah’ın kulu olduğu kabul ediliyorsa devrim vardır.
Dün kadın mirastan mahrum bırakılıyorsa, bugün onun hukuki hakları tanınıyorsa devrim vardır.
Dün servet bir üstünlük sebebiyse, bugün servet bir emanet ve imtihan olarak görülüyorsa devrim vardır.
Dün intikam sınırsızsa, bugün adalet ve bağışlama arasında ölçü aranıyorsa devrim vardır.
İşte ben buna “gerçek devrim” diyorum.
Çünkü gerçek devrim, insanın başkasını ezme kapasitesini değil, başkasını insan olarak görme kapasitesini büyütür.
Ve şimdi Marx’a dönelim.
Marx, insanın özgürleşmesini istiyordu.
Güzel.
Ama İslam çok daha temel bir soru soruyor:
İnsan kimden özgürleşecek?
Sadece patrondan mı?
Sadece sermayeden mi?
Sadece sınıfsal baskıdan mı?
Yoksa insan aynı zamanda nefsinden, hırsından, korkusundan, kibrinden ve insanı insana kul eden bütün sahte otoritelerden mi özgürleşecek?
İslam’ın cevabı ikincisidir.
İnsan Allah’a kul olduğunda, Allah’tan başka her şeyin önünde kulluk etmeyi bırakır.
İşte burada çok paradoksal bir özgürlük ortaya çıkar:
Kulluğun içinde özgürlük.
Çünkü İslam’a göre insan zaten bir şeye kuldur. Ya Allah’a kul olacaktır ya da Allah’tan başka şeylerin önünde eğilecektir. Para, makam, toplum, ideoloji, lider, devlet, sınıf, şöhret, beden, haz, ego… İnsan bunlardan herhangi birini mutlaklaştırdığında yeni bir put üretir.
Hz. Muhammed (sav) insanı bütün bu sahte mutlaklıklardan çekip Allah’ın karşısına koydu.
Marx ise insanı ekonomik ve toplumsal ilişkiler içerisinde özgürleştirmeye çalıştı.
İşte benim “Marx hadi işine bak kardeşim” dememin sebebi bu.
Sen kötü bir soru sormadın.
Ama eksik bir insan tanımı üzerinden çok büyük bir cevap vermeye çalıştın.
İnsan sadece üretmez.
İnsan dua eder.
İnsan sadece tüketmez.
İnsan şükreder.
İnsan sadece çalışmaz.
İnsan fedakârlık yapar.
İnsan sadece sınıfına ait değildir.
İnsan Allah’ın kuludur.
İnsan sadece ekonomik çıkarlarının peşinde koşmaz.
Bazen kendi çıkarına rağmen doğru olanı seçer.
Bir anne çocuğu için fedakârlık yapar.
Bir insan tanımadığı birine yardım eder.
Bir insan kendisine kötülük yapan birini affeder.
Bir insan kimsenin görmediği bir yerde haramdan uzak durur.
Bir insan elindeki son lokmayı başkasına verebilir.
Bunları yalnızca ekonomik çıkar teorisiyle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü insanın içinde maddi hesabın ötesine geçebilen bir vicdan vardır.
İslam işte o vicdanı Allah’a bağlar.
Bu yüzden Hz. Muhammed’in (sav) devrimi, yalnızca toplumun altındaki insanların yukarı çıkması değildir.
İnsanın kendisinin üzerine çıkmasıdır.
Nefsinin üzerine.
Kibrinin üzerine.
Hırsının üzerine.
Kabile taassubunun üzerine.
Servet tutkusunun üzerine.
İntikamının üzerine.
Putlarının üzerine.
Ve sonunda insanın alnını yalnızca Allah’ın huzurunda yere koymasıdır.
Marx “Dünyayı değiştirmek gerekir” dediğinde ben ona itiraz etmiyorum.
Ben sadece bir adım daha geriye gidiyorum:
Dünyayı değiştirecek insanı kim değiştirecek?
Çünkü insan değişmeden dünya değişse bile, insan yeni dünyanın içine eski nefsini taşır.
Yeni saray yapılır.
Yeni efendiler çıkar.
Yeni ayrıcalıklar oluşur.
Yeni sömürü biçimleri ortaya çıkar.
Yeni putlar dikilir.
Ve eski hikâye başka isimlerle yeniden yazılır.
Hz. Muhammed (sav) ise hem dünyayı hem insanı değiştiren bir dönüşüm getirdi.
Mekke’de başlayan çağrı, Medine’de toplumsal bir yapıya dönüştü.
Köle ile özgür insanın Allah karşısındaki değeri yeniden düşünüldü.
Kabile üstünlüğünün yerine ümmet bilinci konuldu.
Yetim ve yoksulun hakkı gündeme taşındı.
Kadınların hukuki ve toplumsal konumu yeniden düzenlendi.
Ticaret ahlakla sınırlandırıldı.
Servet sorumlulukla ilişkilendirildi.
Yönetim adaletle ilişkilendirildi.
İntikam sınırlandırıldı.
Savaş bile bir hukuk çerçevesine alındı.
Ve bütün bunların merkezinde ekonomik bir teori değil, tevhid vardı.
İşte bu yüzden Hz. Muhammed’i (sav) yalnızca “din kurucusu” veya “ahlak öğretmeni” diye anlatmak bana çok yetersiz geliyor.
O, bir toplumun insan tasavvurunu değiştirdi.
Bir toplumun değer ölçülerini değiştirdi.
Bir toplumun hukuk anlayışını değiştirdi.
Bir toplumun ekonomik ilişkilerini değiştirdi.
Bir toplumun kadın, köle, yetim, fakir, zengin, yönetici ve yabancıya bakışını değiştirdi.
Ve bunu yalnızca yeni bir devlet kurarak değil, insanın kalbine yeni bir merkez koyarak yaptı.
O merkez Allah’tı.
İşte bu nedenle benim için gerçek devrimcinin elinde sadece bir manifesto bulunmaz.
Onun elinde insanın ne olduğunu açıklayan bir hakikat vardır.
Ve gerçek devrimci yalnızca “kim yönetiyor?” diye sormaz.
“İnsan neden eğiliyor?” diye sorar.
Yalnızca “Kim zengin?” diye sormaz.
“Zenginlik insanın kalbinde neye dönüşüyor?” diye sorar.
Yalnızca “Kim eziliyor?” diye sormaz.
“İnsan neden başka bir insanı ezme hakkını kendinde görüyor?” diye sorar.
Yalnızca “Sistemi nasıl değiştireceğiz?” diye sormaz.
“Sistemi değiştirecek insanı nasıl değiştireceğiz?” diye sorar.
İşte burada Marx’ın önünde Hz. Muhammed (sav) duruyor.
Ve ben Marx’a kızmıyorum.
Sadece şunu söylüyorum:
Kardeşim, sen devrimi fabrikada aradın; Hz. Muhammed (sav) kalpte başlattı.
Sen insanın elindeki zinciri gördün.
O, zinciri tutan eli de sorguladı.
Sen servetin nasıl dağıldığına baktın.
O, servetin insanın kalbine nasıl yerleştiğine de baktı.
Sen sınıfı gördün.
O, nefsi de gördü.
Sen toplumu değiştirmek istedin.
O, insanı değiştirerek toplumun değişmesini istedi.
Sen insanı özgürleştirmek istedin.
O, insanı Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtarmak istedi.
Ve belki de aradaki en büyük fark tam burada:
Marx devrimin sorusunu “Kim kimin üzerinde hâkim?” diye sordu.
Hz. Muhammed (sav) ise daha derin bir soru getirdi: “İnsanın üzerinde Allah’tan başka kimin mutlak hâkimiyeti olabilir?”
İşte bu yüzden, benim için gerçek devrim yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir.
Gerçek devrim, insanın değerinin yeniden belirlenmesidir.
Gerçek devrim, zayıfın hakkının güçlü tarafından korunmasıdır.
Gerçek devrim, zenginin malının içinde fakirin hakkını görebilmesidir.
Gerçek devrim, yöneticinin kendisini hesap vermekten muaf görmemesidir.
Gerçek devrim, kölenin insanlığını görmek, yetimin hakkını korumak, kadının hukukunu tanımak, düşmana bile adaletle davranmak ve insanın kendi nefsine karşı da mücadele etmesidir.
Ve bütün bunların üstünde bir cümle vardır:
Lâ ilâhe illallah.
Çünkü insan Allah’tan başka hiçbir şeyi mutlaklaştırmadığında, gerçek anlamda özgürleşmeye başlar.
O yüzden Marx…
Hadi işine bak kardeşim.
Sen kapitalizmi anlat.
Sınıfları anlat.
Sermayeyi anlat.
Yabancılaşmayı anlat.
Emeği anlat.
Bunların hepsini konuşalım.
Ama insanı sadece bunlardan ibaret sanma.
Çünkü insanın cebinden daha derin bir yeri var.
Kalbi.
Ve tarihte bazı devrimler sarayları yıktı.
Bazıları devletleri değiştirdi.
Bazıları ekonomik sistemleri dönüştürdü.
Ama çok azı insanın neyin önünde eğileceğini değiştirebildi.
Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği devrim, tam olarak oradan başladı.
Putları yıktı.
Önce taş olanları.
Sonra insanın içindekileri.
Ve belki de bütün devrimlerin en büyüğü budur:
İnsanı insana kul olmaktan çıkarıp yalnızca Allah’a kul etmek.



