Bazı metinler vardır, okunur ve geçilir. Bazı metinler vardır, insanın zihninde kalır. Bir de bazı metinler vardır ki insan onları yalnızca okumamalı, hayatının bir yerine asmalıdır. Bana göre Veda Hutbesi tam olarak böyle bir metindir. Çünkü Veda Hutbesi, Müslümanın kütüphanesinde bulunması gereken tarihî bir konuşmadan ibaret değildir. O, Hz. Muhammed’in (sav) ümmetine bıraktığı büyük bir hatırlatma, bir ahlak manifestosu, bir insanlık dersi ve bir bakıma vasiyetnamedir. Hatta bana kalırsa bir Müslüman Veda Hutbesi’ni sadece bir kez okumamalı; belirli aralıklarla yeniden okumalı, cümlelerini ezberlemeli ve hayatına bakarak kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben bu vasiyetin neresindeyim?”
Çünkü Veda Hutbesi’nin dikkat çekici tarafı, yalnızca ne söylediği değildir; hangi ortamda söylendiğidir. Hz. Muhammed (sav), hayatının son döneminde, hac ibadeti sırasında büyük bir topluluğa hitap ediyor. Bu, sıradan bir konuşma değildir. Bir insanın hayatının sonlarına doğru, arkasında bıraktığı topluluğa verdiği son büyük mesajlardan biridir. Dolayısıyla o sözleri okurken sadece “Peygamberimiz şöyle buyurdu” diye tarihî bilgi olarak bakmak bana eksik geliyor. Bir evladın babasının son öğütlerini okuması gibi okumak gerekir. Bir öğrencinin hocasının son dersini dinlemesi gibi. Bir ümmetin kendisine bırakılmış emanetin başında durması gibi.
Ve belki de ilk yapmamız gereken şey şudur: Veda Hutbesi’ni romantikleştirmek yerine ciddiye almak.
Çünkü biz Müslümanlar bazen çok güzel sözleri sevmeyi, o sözlerin gereğini yapmaktan daha kolay buluyoruz. Veda Hutbesi’ni paylaşırız. Sosyal medyada altına güller koyarız. “İnsanlık tarihinin en büyük mesajlarından biri” deriz. Birkaç cümlesini görsel yaparız. Sonra hayatımıza döneriz. Oysa mesele Veda Hutbesi’nin güzel olması değildir. Mesele, onun bize ne yüklediğidir.
Çünkü Veda Hutbesi’nde cana, mala, namusa, aileye, adalete, kardeşliğe, faize, kan davasına, kadınlara, emanetlere ve insanın birbirine karşı sorumluluğuna ilişkin çok ciddi hatırlatmalar vardır. Yani metin yalnızca “birbirinizi sevin” demiyor. Çok daha ağır bir şey söylüyor: Birbirinizin hakkına girmeyin.
Aradaki farkı görmek gerekiyor.
Sevgi güzel bir temennidir.
Ama hak hukuk çok daha ciddi bir meseledir.
Bir insanı sevmeden de hakkını koruyabilirsin.
Ama bir insanı sevdiğini söyleyip hakkını yiyorsan, sevginin bir anlamı kalmaz.
Veda Hutbesi’ni bu yüzden bir “sevgi konuşması” olarak değil, aynı zamanda hak ve sorumluluk metni olarak okumak gerekir.
Hz. Muhammed’in (sav) vurguladığı can, mal ve namus dokunulmazlığı bunun en güçlü örneklerinden biridir. İnsan hayatının, malının ve onurunun dokunulmazlığını hatırlatması, bugün bile insanın yüzüne çarpan bir gerçeği ortaya koyar: Müslüman olmak yalnızca Allah’a ibadet etmek değildir; Allah’ın kullarının hakkını da gözetmektir.
Bu çok önemli.
Çünkü bazen dindarlığı sadece ibadet üzerinden düşünüyoruz.
Namaz kılıyor musun?
Oruç tutuyor musun?
Kur’an okuyor musun?
Zikir yapıyor musun?
Bunlar elbette önemlidir.
Fakat Veda Hutbesi bize başka bir soru daha sorduruyor:
İnsanların senden emin mi?
Eline güveniliyor mu?
Diline güveniliyor mu?
Ticaretine güveniliyor mu?
Borç verdiğinde veya aldığında hakkaniyetli misin?
Ailen senin yanında kendisini güvende hissediyor mu?
Komşun senden zarar gelmeyeceğini biliyor mu?
Çalışanın hakkını zamanında veriyor musun?
Sana emanet edilen şeyi koruyor musun?
İnsanların onurunu arkalarından konuşarak zedeliyor musun?
Çünkü ibadet ile ahlakın birbirinden kopması, dinin ruhunu anlamamaktır.
Bir insan camide Allah’ın huzurunda durup çıktıktan sonra insanların hakkına giriyorsa, burada ciddi bir çelişki vardır.
Bir insan sürekli tesbih çekip sürekli insan kırıyorsa, burada düşünülmesi gereken bir şey vardır.
Bir insan dini konuşuyor ama emanete ihanet ediyorsa, Veda Hutbesi’ni gerçekten anlamamıştır.
Çünkü Allah’a karşı sorumluluk ile kullara karşı sorumluluk birbirinden kopuk değildir.
Veda Hutbesi’nin en çarpıcı taraflarından biri de cahiliye döneminden kalan bazı uygulamaların ve anlayışların kaldırılmasıdır. Burada çok önemli bir şey görüyoruz: Hz. Muhammed (sav), geçmişten gelen her şeyi kutsallaştırmıyor. “Atalarımız böyle yapmış, öyleyse devam edelim” demiyor. Yanlış olanı yanlış olduğu için bırakıyor. Bu, Müslüman için bugün de çok önemli bir derstir.
Çünkü bazen gelenek ile din birbirine karışıyor.
Bir toplumda uzun yıllardır yapılan bir şey, sırf eski olduğu için doğru kabul edilebiliyor.
Bir ailede yıllardır sürdürülen bir davranış, “Bizde hep böyle” denilerek savunulabiliyor.
Bir cemaatte yıllardır uygulanan bir yöntem, sorgulanamaz hâle getirilebiliyor.
Oysa Veda Hutbesi’nin ruhunda çok net bir ilke vardır:
Yanlış, eski olduğu için doğru olmaz.
Bir davranışın İslam açısından değerini belirleyen şey, kaç yıldır yapıldığı değil; hakka ve adalete uygun olup olmadığıdır.
Bu yüzden Veda Hutbesi’ni ezberlemek yalnızca kelimeleri ezberlemek değildir. Onun ahlaki mantığını ezberlemektir.
Bir diğer büyük mesele faizdir. Veda Hutbesi’nde cahiliye döneminin faiz uygulamalarına ilişkin çok güçlü bir müdahale vardır. Burada ekonomik ilişkilerin de ahlaki bir zemine oturtulduğunu görüyoruz. Para kazanmak başlı başına kötü değildir. Ticaret kötü değildir. Mal sahibi olmak kötü değildir. Fakat ekonomik ilişkinin insanı sömüren, borçluyu ezen ve güçlünün güçsüz üzerindeki hâkimiyetini artıran bir araca dönüşmesi kabul edilmez.
Bu bize şunu öğretir:
İslam sadece “neye inanacağını” değil, parayla nasıl ilişki kuracağını da öğretir.
Bugün Veda Hutbesi’ni ezberlemek isteyen bir insan, sadece Arapça cümleleri ezberlemekle yetinmemeli. Kendi banka hesabına da bakmalı. Kazancına da bakmalı. Borç ilişkilerine de bakmalı. Ticaretine de bakmalı. Başkasının emeğini sömürüyor mu, ona da bakmalı.
Çünkü bir vasiyetnamenin amacı yalnızca okunmak değildir.
Uygulanmaktır.
Veda Hutbesi’nin aile ve kadınlarla ilgili mesajları da ayrıca dikkatle okunmalıdır. Hz. Muhammed (sav), kadınların haklarına dikkat çekmiş, onlara karşı sorumlulukları hatırlatmıştır. Bu konuyu sadece sloganlaştırmak da doğru değildir. Çünkü burada mesele “Kadınlara iyi davranın” gibi genel bir cümleye indirgenemeyecek kadar önemlidir. Aile içerisinde güç sahibi olan kişinin bu gücü zulme dönüştürmemesi, eşlerin birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarını gözetmesi ve aile hayatının bir tahakküm alanına çevrilmemesi gerekir.
Bugün bir Müslüman Veda Hutbesi’ni ezberleyip evine döndüğünde kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Eşim benden memnun mu?”
Daha doğrusu:
“Eşim benim yanımda kendisini güvende, değerli ve saygın hissediyor mu?”
Çünkü din, yalnızca dışarıdaki insanlara karşı gösterilen bir vitrin değildir. Asıl sınav çoğu zaman evin içinde başlar.
İnsan yabancıya karşı çok nazik olabilir.
Misafire çok güzel davranabilir.
Cami cemaatine karşı çok kibar olabilir.
Sosyal medyada çok dindar görünebilir.
Ama evinde eşine, çocuğuna veya ailesine karşı sürekli öfkeli, aşağılayıcı ve kırıcıysa, burada insanın kendi dindarlığını sorgulaması gerekir.
Veda Hutbesi’nin ruhu eve girmiyorsa, ezberlenen cümleler henüz kalbe girmemiş demektir.
Bir başka büyük mesele de kardeşliktir.
Hz. Muhammed (sav), Müslümanlar arasındaki kardeşliği vurgularken insanın diğer Müslümanın hakkını gözetmesini ister. Fakat bugün bizim en büyük problemlerimizden biri, kardeşlik kavramını sadece “benim gibi düşünenler” için kullanmamızdır.
Aynı mezhepten misin?
Aynı cemaatten misin?
Aynı siyasi görüşte misin?
Aynı hocayı mı takip ediyorsun?
Aynı tasavvuf anlayışına mı sahipsin?
Aynı dünya görüşünde misin?
Değilsen hemen mesafe koyuyoruz.
Oysa Veda Hutbesi’nin bize hatırlattığı kardeşlik, nefsimizin hoşuna giden insanlarla kurduğumuz arkadaşlık değildir.
Kardeşlik, hak hukuk meselesidir.
Sevmediğin Müslümanın hakkını da koruyabiliyor musun?
Sana ters gelen bir insan hakkında yalan söylemekten kaçınabiliyor musun?
Sana düşman olan birinin bile hakkını teslim edebiliyor musun?
İşte asıl sınav budur.
Çünkü insan sevdiğinin hakkını korumakta çok zorlanmaz.
Asıl mesele sevmediğinin hakkını koruyabilmektir.
Bu yüzden Veda Hutbesi’ni ezberlemek, insanın diline büyük bir sorumluluk yükler.
Artık “Ben bilmiyordum” diyemezsin.
Bir başkasının hakkına girdiğinde, bunun sıradan bir davranış olmadığını bilirsin.
Birinin malını aldığında, bunun sadece “para meselesi” olmadığını bilirsin.
Bir insanın namusuna dil uzattığında, bunun sadece “dedikodu” olmadığını bilirsin.
Birinin onurunu kırdığında, bunun sadece “sinirle söylenmiş bir söz” olmadığını bilirsin.
Çünkü Veda Hutbesi insana dilinin de bir sorumluluğu olduğunu hatırlatır.
Belki de bugün Veda Hutbesi’ne en çok ihtiyaç duyduğumuz yerlerden biri sosyal medyadır.
Çünkü sosyal medya bize görünmez bir kalabalık karşısında konuşma imkânı verdi.
İnsanlar birbirlerinin onurunu birkaç saniye içerisinde yerle bir edebiliyor.
Bir fotoğrafın altına hakaret yazılıyor.
Bir insan hakkında doğrulanmamış bir iddia yayılıyor.
Birinin özel hayatı konuşuluyor.
Bir insanın ailesi hedef gösteriliyor.
Sonra da “Ben sadece fikrimi söyledim” deniliyor.
Hayır.
Her söylediğin şey “fikir” değildir.
Bazı sözler iftiradır.
Bazı sözler hakarettir.
Bazı sözler gıybettir.
Bazı sözler kul hakkıdır.
Ve insan bunların hesabını sadece sosyal medya hesabında değil, Allah’ın huzurunda verir.
İşte Veda Hutbesi’ni ezberlemek burada bambaşka bir anlam kazanıyor.
Bir insan sosyal medyada bir şey yazmadan önce kendi kendine:
“Bu yazdığım şey başka bir insanın canına, malına veya onuruna zarar veriyor mu?”
diye sorabilmeli.
Çünkü Veda Hutbesi yalnızca 1400 yıl önceki insanlara söylenmiş bir konuşma değildir.
İnsan hakkının bulunduğu her yerde yaşayan bir uyarıdır.
Bugün ofiste.
Bugün okulda.
Bugün ailede.
Bugün ticarette.
Bugün trafikte.
Bugün WhatsApp grubunda.
Bugün Instagram’da.
Bugün siyasette.
Bugün camide.
Bugün evde.
Her yerde.
Çünkü insan her yerde insan.
Kul hakkı her yerde kul hakkı.
Adalet her yerde adalet.
Emanet her yerde emanet.
Bir Müslümanın Veda Hutbesi’ni ezberlemesinin bir başka sebebi de şudur: İnsan unutuyor.
Öfkelendiğinde unutuyor.
Para gördüğünde unutuyor.
Güç eline geçtiğinde unutuyor.
Kalabalık onu alkışladığında unutuyor.
Birine kızdığında unutuyor.
Kendisini haklı gördüğünde unutuyor.
İşte ezber, bazen hatırlamanın bir aracıdır.
İnsan zihnine bir cümle yerleştirir ki zor zamanda o cümle geri gelsin.
Tıpkı çocukken öğrenilen bazı duaların yıllar sonra zor bir anda hatırlanması gibi.
Veda Hutbesi de insanın zihninde ve kalbinde böyle durmalıdır.
Bir gün eline büyük bir para geçtiğinde hatırlamalısın.
Bir gün bir insan üzerinde güç sahibi olduğunda hatırlamalısın.
Bir gün bir çalışanın senden hakkını istediğinde hatırlamalısın.
Bir gün eşine öfkelendiğinde hatırlamalısın.
Bir gün sana düşman olan bir insan hakkında konuşurken hatırlamalısın.
Bir gün bir insanın özel hayatına dair bir bilgi duyduğunda hatırlamalısın.
Bir gün “Bunu kimse öğrenmez” dediğinde hatırlamalısın.
Çünkü Veda Hutbesi’nin asıl amacı, insanın kalabalığın içinde güzel görünmesini sağlamak değildir.
Yalnız kaldığında da doğru davranmasını sağlamaktır.
İşte bu nedenle ben Veda Hutbesi’ne bir tarih metni gibi bakamıyorum.
Ben ona bir vasiyetname gibi bakıyorum.
Bir babanın evladına bıraktığı son sözler gibi.
Bir öğretmenin öğrencisine verdiği son ders gibi.
Bir Peygamberin ümmetine bıraktığı büyük bir emanet gibi.
Ve vasiyetnameler süslenmek için okunmaz.
Uyulmak için okunur.
Veda Hutbesi’ni ezberleyen bir insanın hayatında bir şeylerin değişmesi gerekir.
Diline dikkat etmesi gerekir.
Malına dikkat etmesi gerekir.
Ailesine dikkat etmesi gerekir.
Ticaretine dikkat etmesi gerekir.
İnsanlara karşı davranışına dikkat etmesi gerekir.
Gücüne dikkat etmesi gerekir.
Öfkesine dikkat etmesi gerekir.
Çünkü artık elinde yalnızca güzel bir metin yoktur.
Bir sorumluluk vardır.
Belki de bugün Müslümanların Veda Hutbesi’ne yeniden dönmesi gerekiyor.
Ama bu kez bir tören metni gibi değil.
Bir ezber yarışması gibi değil.
Bir sosyal medya alıntısı gibi değil.
Bir tarih bilgisi gibi hiç değil.
Kendimize tutulmuş bir ayna gibi.
Ve aynaya bakıp şu soruları sormak gerekiyor:
Ben insanların canına, malına ve onuruna gerçekten saygı duyuyor muyum?
Benim elimden insanlar emin mi?
Benim dilimden insanlar emin mi?
Ailem benden emin mi?
Ticaret yaptığım insan benden emin mi?
Bana emanet edilen şey güvende mi?
Sevmediğim insanın hakkını koruyabiliyor muyum?
Güç bende olduğunda adaletli kalabiliyor muyum?
Param arttığında merhametim de artıyor mu?
Dindarlığım arttıkça insanlara karşı kibirim azalıyor mu?
Yoksa sadece daha çok konuşuyor, daha az mı yaşıyorum?
İşte bu soruların cevapları, Veda Hutbesi’nin bizim için gerçekten ne ifade ettiğini gösterecektir.
Çünkü mesele Veda Hutbesi’ni ezberlemek değildir.
Mesele, ezberlediğin cümlenin seni değiştirmesidir.
Bir gün dilinden otomatik olarak çıkması değil;
zor bir anda karakterinden çıkmasıdır.
Bir gün bir insanın hakkına girmek üzereyken seni durdurmasıdır.
Bir gün öfkelendiğinde seni susturmasıdır.
Bir gün güç sahibi olduğunda seni adalete çağırmasıdır.
Bir gün para kazanırken sana sınır koymasıdır.
Bir gün bir insanı küçümserken sana onun da Allah’ın kulu olduğunu hatırlatmasıdır.
İşte o zaman Veda Hutbesi ezberlenmiş olmaz.
Yaşanmış olur.
Ve belki de bizim bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak budur:
Veda Hutbesi’ni duvarlara asmak değil,
hayatımıza asmaktır.
Çünkü Hz. Muhammed’in (sav) ümmetine bıraktığı bazı sözler vardır ki onları bilmek bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.
Veda Hutbesi de onlardan biridir.
Bu yüzden bir Müslüman olarak Veda Hutbesi’ni ezberlemeyi kendimize bir hedef koymalıyız.
Ama ezberlerken her cümlede kendimize bir soru sormalıyız:
“Ben bunu gerçekten yaşıyor muyum?”
Çünkü bir gün kelimeler unutulabilir.
Ama eğer o kelimeler karaktere dönüşmüşse, artık ezberlemeye gerek kalmaz.
Veda Hutbesi dilinden çıkar, insanın hayatına yerleşir.
Ve işte o zaman bir vasiyet, gerçekten yerine getirilmiş olur.
VEDA HUTBESİ
‘Ey İnsanlar!’
Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayız.
‘İnsanlar!’
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise canlarınız, mallarınız, namuslarınız da mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.
‘Ashabım!’
Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
‘Ashabım!’
Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin ana paranız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.
‘Ashabım!’
Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İlyas Bin Rabia’nın kan davasıdır.
‘Ey İnsanlar!’
Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dinimizi korumak için bunlardan da sakınınız.
‘Ey İnsanlar!’
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa Allah size onları yataklarında yalnız bırakmanızı ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
‘Ey Müminler!’
Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in sünnetidir.
‘Müminler!’
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
‘Ey İnsanlar!’
Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesi ayrılmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk bu gibi insanların ne tövbelerini ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.
‘Ey İnsanlar!’
Rab’biniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğul da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
- Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
- Zina etmeyeceksiniz.
- Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar “la ilahe illallah” diyene kadar onlarla cihat etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.
‘İnsanlar!’
Yarın beni sizden soracaklar ne diyeceksiniz? Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler: “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkı ile yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şehadet ederiz. ” Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:



