İnsan Neden Dindarların Yaptığı Yanlışları Sürekli Konuşarak Dinin Gereklerini Yapmaktan Kaçınır?

Stylish man in leather and hat reads newspaper in a vintage interior setting.

Seküler Bahane: “Onlar da Böyle Yapıyor”

Bazen insanın dine karşı kurduğu en konforlu cümlelerden biri şudur: “Önce dindarlar kendilerine baksın.” Bir başkası der ki: “Dindar dediğiniz insanların yaptıklarına bakın.” Bir diğeri daha ileri gider: “Madem din bu kadar güzel, neden dindarların arasında bu kadar kötülük var?” Sonra örnekler sıralanır: Yalan söyleyen bir imam, kul hakkı yiyen bir cemaat mensubu, başkasını küçümseyen bir başörtülü kadın, faizle iş yapan bir Müslüman, rüşvet alan bir hacı, öfkesini kontrol edemeyen bir tarikat mensubu, ailesine kötü davranan namaz kılan bir adam… Ve bütün bu örneklerin sonunda şu sonuç çıkarılır: “Demek ki din insanı iyi yapmıyor.” İşte burada çok temel bir mantık hatası başlıyor. Çünkü bir insanın dini ne kadar doğru yaşadığı ile dinin ne söylediği aynı şey değildir. Fakat insanın zihni bazen bu ikisini bilerek birbirine karıştırır. Çünkü dini eleştirmek, insanın kendi sorumluluğundan kaçması için çok kullanışlı bir yöntem hâline gelebilir.

Düşünün: Bir insan namaz kılmıyor. Ona “Namaz neden kılmıyorsun?” diye sorulduğunda doğrudan “Ben inanmıyorum” demek yerine “Ama namaz kılanların hâline bak” diyebiliyor. Bir başka insan içki içiyor ve kendisine bunun din açısından durumunu söylediğinizde “İçmeyenlerin hepsi iyi mi?” diye cevap veriyor. Bir başkası faizle ilgili konuşulduğunda “Faiz yiyen Müslümanlara bak” diyor. Bir başkası tesettür konusunda konuşulduğunda “Kapalı olup da neler yapanları gördük” diyor. Dikkat ederseniz bu cevapların çoğu sorulan sorunun cevabı değildir. Çünkü soru “Müslümanlar kusursuz mu?” değildir. Soru “Sen bu konuda ne yapacaksın?”dır. İnsan ise sorumluluğu kendisinden alıp başkasına taşımaktadır.

Burada çok insani bir psikoloji devreye girer: Kendi davranışımızı değiştirmek zor, başkasının hatasını konuşmak kolaydır. Namaz kılmak disiplin ister. Oruç tutmak irade ister. Haramdan uzak durmak nefisle mücadele ister. Kul hakkına dikkat etmek sürekli bir özdenetim ister. Gıybeti bırakmak insanın dilini kontrol etmesini gerektirir. Öfkeyi yenmek karakter terbiyesi ister. Kibirden uzaklaşmak insanın kendi egosuyla yüzleşmesini gerektirir. Fakat bütün bunların yerine oturup “Şu Müslüman şöyle yaptı, bu cemaat böyle yaptı, şu hoca böyle çıktı” demek çok daha kolaydır. Çünkü başkasının günahını konuşurken kendi günahınla yüzleşmek zorunda kalmazsın.

İşte burada seküler bahanenin en güçlü biçimlerinden biri ortaya çıkar: “Dindarlar da kötü.” Evet. Dindarlar da kötü olabilir. Çünkü dindar olmak, otomatik olarak kusursuz olmak değildir. Hatta dinin kendisi zaten insanın kusursuz olduğunu söylemez. Tam tersine insanın hata yapabileceğini, nefsinin bulunduğunu, yanılabileceğini, tövbeye ihtiyaç duyduğunu ve sürekli kendisini düzeltmesi gerektiğini söyler. Bir Müslümanın günah işlemesi İslam’ın yanlış olduğunu kanıtlamaz; ancak o Müslümanın İslam’ın emrine aykırı davrandığını gösterebilir. Nasıl ki kötü bir doktor tıp biliminin yanlış olduğunu kanıtlamıyorsa, kötü bir Müslüman da İslam’ın yanlış olduğunu kanıtlamaz.

Üstelik bu mantığı başka alanlarda uyguladığımızda ne kadar tuhaf olduğu hemen ortaya çıkar. Bir matematik öğretmeni matematik bilmiyorsa “Demek ki matematik yanlış” demeyiz. Bir doktor sağlıksız yaşıyorsa “Demek ki tıp yalan” demeyiz. Bir hukukçu suç işliyorsa “Demek ki hukuk gereksiz” demeyiz. Bir psikolog kendi hayatında hata yapıyorsa “Demek ki psikoloji diye bir şey yok” demeyiz. Çünkü biliriz ki bir alanın doğruluğu ile o alanı uygulayan kişinin başarısı aynı şey değildir. Fakat konu dine geldiğinde bazı insanlar aynı mantıksal standardı terk eder.

Daha da ilginci, insan bazen bunu bilinçli olarak yapmaz. Zihin kendisini korumak için bunu yapar. Çünkü din yalnızca “inanılacak fikirler” sunmaz; aynı zamanda insanın hayatına sorumluluk yükler. Namaz kılmak gerekir. Oruç tutmak gerekir. Haramdan kaçınmak gerekir. Adaletli olmak gerekir. Kul hakkından korkmak gerekir. Anne babaya iyi davranmak gerekir. Yetimi gözetmek gerekir. Zina, hırsızlık, yalan, iftira, faiz, zulüm gibi davranışlardan uzak durmak gerekir. Yani din insana “Şimdi sıra sende” der. İnsan ise bazen bu çağrıyı duymak istemez. Çünkü çağrıyı susturmanın en kolay yolu, çağrıyı yapanların kusurlarını konuşmaktır.

Böylece çok ilginç bir psikolojik mekanizma oluşur: Dinin kendisi yerine dindarların performansını tartışmaya başlarız. Namazın gerekliliğini konuşmak yerine namaz kılan birinin ahlakını konuşuruz. Zekâtın hükmünü konuşmak yerine zekât veren bir zenginin başka bir davranışını konuşuruz. Tesettürün dini boyutunu konuşmak yerine tesettürlü bir kadının özel hayatını konuşuruz. Faizin hükmünü konuşmak yerine faiz kullanan Müslümanları örnek gösteririz. Sonra da bütün bunlardan hareketle dini yargılarız. Böylece aslında din hakkında konuşuyor gibi görünürken dinin bize yönelttiği kişisel soruyu sürekli ertelemiş oluruz.

Bu tavrın daha tehlikeli bir biçimi de şudur: “Ben dindarlara değil, onların ikiyüzlülüğüne karşıyım.” Bu cümle bazı durumlarda gerçekten samimi olabilir. Çünkü dindarlık adı altında yapılan zulmü eleştirmek son derece meşrudur. Hatta din adına yapılan kötülükleri eleştirmek, dinin kendi ahlaki ölçülerinden hareketle yapılabilir ve yapılmalıdır. Fakat sorun şu noktada başlıyor: Bir dindarın ikiyüzlülüğünü eleştirmek başka, onun ikiyüzlülüğünü kendi sorumluluğundan kaçmak için kullanmak başka şeydir.

“Dindarlar kötü davranıyor” demek, “O hâlde ben de dinin emirlerini uygulamak zorunda değilim” sonucunu doğurmaz.

Bir Müslümanın yalan söylemesi, sana dürüst olma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Bir Müslümanın namaz kılıp kötü davranması, senin namaz sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir Müslümanın başkasına zulmetmesi, senin adalet sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir hocanın yanlış konuşması, hakikati araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir cemaat mensubunun suistimali, Allah’a kulluk sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Çünkü hesap bireyseldir.

İnsanların çok sevdiği bir başka kaçış yolu da “Önemli olan kalbin temiz olması” cümlesidir. Elbette insanın kalbi önemlidir. Fakat burada da ciddi bir sorun ortaya çıkar: Kalbin temiz olduğunu kim belirleyecek? İnsan kendisini otomatik olarak temiz kabul ederse, davranışlarını sorgulamaktan kurtulabilir. “Benim kalbim temiz” demek, bazen “Ben davranışlarımı değiştirmek istemiyorum” cümlesinin daha güzel söylenmiş hâlidir. Oysa gerçek bir dini hayat, kalbin temizliği ile davranışın birbirinden kopmasına izin vermez. İman yalnızca kişinin içinde tuttuğu özel bir duygu değildir; insanın diline, eline, parasına, ailesine, ticaretine, öfkesine, cinselliğine, komşusuna, işine ve toplumla ilişkisine de yansır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Dindarların eleştirilmesi yanlış değildir. Tam tersine, dindar insanın kendisini eleştiriye kapatması İslam’ın ruhuna aykırıdır. Bir insan “Ben dindarım, o yüzden beni sorgulayamazsınız” diyorsa, burada zaten ciddi bir problem vardır. Peygamberlerin ahlakı bile insanlara karşı sorumluluk taşımayı öğretirken, sıradan bir Müslümanın kendisini eleştiriden muaf görmesi düşünülemez. Dolayısıyla mesele “Dindarları eleştirmeyin” değildir.

Mesele şudur:

Dindarın hatasını eleştirmek seni dinden muaf tutmaz.

Bu ikisi birbirine karıştırılmamalıdır.

Bir doktorun hastasına yanlış tedavi uyguladığını söyleyebilirsin. Ama bunun sonucunda tıp öğrenmeyi bırakmazsın. Bir öğretmenin kötü öğretmen olduğunu söyleyebilirsin. Ama bunun sonucunda eğitimden vazgeçmezsin. Aynı şekilde bir Müslümanın kötü Müslüman olduğunu söyleyebilirsin. Ama bunun sonucunda İslam’ın kendisine yönelttiği sorumluluklardan otomatik olarak kurtulamazsın.

Hatta burada insanın kendisine sorması gereken daha sert bir soru vardır:

“Ben gerçekten dindarların kötülüğünden mi rahatsızım, yoksa onların kötülüğünü kendi hayatımı değiştirmemek için mi kullanıyorum?”

Bu soru rahatsız edicidir.

Çünkü insanın aynasını başkasından kendisine çevirir.

“Şu hoca şöyle yaptı.”

Peki sen ne yaptın?

“Şu tarikat mensubu şöyle davrandı.”

Peki sen nasıl davranıyorsun?

“Başörtülü biri şöyle bir hata yaptı.”

Peki sen kendi hayatındaki hataları ne yapıyorsun?

“Namaz kılan adam da hırsız çıktı.”

Peki sen namaz konusunda ne yapıyorsun?

“Dindarlar da yalan söylüyor.”

Peki sen?

İşte dinin insanı yakaladığı yer burasıdır.

Başkalarının hesabını bırakıp kendi hesabına dönmek.

Kur’an’ın insanı sürekli olarak kendi sorumluluğuyla yüzleştiren tarafı burada çok önemlidir. İnsan başkasının günahını göstererek kendi günahını ortadan kaldıramaz. Bir insanın hatası, başka bir insanın mazereti değildir. Dünyadaki bütün Müslümanlar kötü davransa bile bu, insanın Allah’a karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde dünyadaki bütün Müslümanlar mükemmel davransa bile insanın imanı başkasının ahlakına emanet edilemez.

Belki de seküler bahanenin en güçlü tarafı budur: Sorumluluğu bireyden topluluğa taşımak.

“Ben neden namaz kılmıyorum?” yerine:

“Dindarlar neden böyle?”

“Ben neden haramdan uzak durmuyorum?” yerine:

“Onlar da haram işliyor.”

“Ben neden Allah’a yönelmiyorum?” yerine:

“Din adına konuşanlar çok kötü.”

Böylece insan, kendisine sorulan soruyu cevaplamadan tartışmayı kazanmış gibi hisseder.

Fakat aslında hiçbir şey çözülmemiştir.

Çünkü Allah sana “Başkasının nasıl davrandığını neden beğenmedin?” diye sormayacaktır.

Asıl mesele senin kendi hayatındır.

Bu noktada çok daha ince bir mesele var: Dindarlardan duyulan hayal kırıklığı. Bazı insanların gerçekten dinle ilgili olumsuz deneyimleri olabilir. Çocukluğunda baskıcı bir aile görmüş olabilir. Din adına aşağılanmış olabilir. Bir cemaat içerisinde istismar yaşamış olabilir. Bir hocanın yanlış davranışına şahit olmuş olabilir. Din adına yapılan adaletsizliklerden dolayı ciddi bir kırgınlık taşıyabilir. Bunları “bahane” diye geçiştirmek de doğru değildir. Çünkü insanın yaşadığı deneyim gerçektir ve ciddiye alınmalıdır.

Fakat burada da yine şu ayrımı yapmak gerekir:

Dinin kendisi ile din adına yapılan her şey aynı değildir.

Bir insanın din adına yaptığı zulüm, dinin zulüm emrettiğini otomatik olarak göstermez.

Bir cemaatin hatası, Allah’ın vahyi değildir.

Bir hocanın sözü, Kur’an’ın kendisi değildir.

Bir tarikat mensubunun davranışı, tasavvufun bütün hakikatini temsil etmez.

Bir siyasetçinin dindar kimliği, İslam’ın siyasi programı değildir.

Bir Müslümanın ahlaksızlığı, İslam’ın ahlaksızlık emrettiği anlamına gelmez.

İşte insan burada kaynak ile temsilciyi ayırmayı öğrenmelidir.

Bir dini değerlendirmek istiyorsan, onu en kötü temsilcisine göre değil, kendi asli kaynaklarına ve temel iddialarına göre değerlendirmelisin.

Aynı zamanda bir dini savunuyorsan da dindarların hatalarını örtmemelisin.

Çünkü gerçek dindarlık, “Bizden hata çıkmaz” demek değildir.

Tam tersine:

“Biz hata yapabiliriz; ölçümüz ise biz değil, Hak’tır.”

demektir.

Belki de modern insanın en büyük yanılgılarından biri, bir düşünceyi veya inancı onu temsil eden insanların performansıyla ölçmesidir. Oysa insan her zaman kendi idealinin gerisinde kalabilir. Müslüman, İslam’ın emrettiği kadar güzel olmayabilir. Komünist, komünizmin vaat ettiği kadar eşitlikçi olmayabilir. Liberal, özgürlük konusunda kendi hayatında tutarsız olabilir. Milliyetçi, ülkesine gerçekten fayda sağlamayabilir. Ateist, ahlaksız olmak zorunda değildir; dindar da otomatik olarak ahlaklı değildir.

İnsan ile fikir arasındaki mesafe her zaman vardır.

İşte bu yüzden dinin doğruluğunu araştıran insanın önünde daha dürüst bir yol vardır:

“Dindarlar nasıl yaşıyor?” sorusunu sor.

Ama bunun yanında mutlaka:

“Din gerçekten ne söylüyor?”

sorusunu da sor.

Ve daha sonra üçüncü soruyu sor:

“Ben buna göre nasıl yaşamalıyım?”

Asıl sorumluluk üçüncü soruda başlar.

Çünkü insan hayatının bir noktasında başkalarının hesabını bırakmak zorundadır. Annesinin, babasının, imamın, hocanın, cemaatin, siyasetçinin, arkadaşının, sosyal medyadaki insanların ne yaptığı bir yere kadar önemlidir. Sonunda insan kendi başına kalır.

Ve o anda şu cümle artık hiçbir işe yaramaz:

“Ama onlar da yapıyor.”

Çünkü insanın Allah karşısındaki hesabı toplu değildir.

Senin namazını başkası kılmaz.

Senin orucunu başkası tutmaz.

Senin günahını başkası taşımaz.

Senin tövbeni başkası yapmaz.

Senin kalbini başkası temizlemez.

Senin Allah’la ilişkini başkası kurmaz.

Bu yüzden dindarların hatalarını konuşmak bazen gerekli, hatta ahlaki olarak zorunlu olabilir. Fakat onların hatalarını kendi kulluğumuzdan kaçmak için perde yapmak, insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir.

Belki de en dürüst cümle şudur:

“Evet, dindarlar hata yapıyor. Ben de hata yapıyorum. Ama onların hatası benim Allah’a karşı sorumluluğumu değiştirmiyor.”

İşte bu cümlede bahane biter.

Savunma biter.

Karşılaştırma biter.

Sosyal medya tartışması biter.

Ve insan kendisiyle baş başa kalır.

Belki dinin insandan istediği ilk büyük cesaret de budur:

Başkalarının günahlarını seyretmekten vazgeçip kendi nefsine bakabilmek.

Çünkü başkasının kusurunu görmek kolaydır.

Kendi kusurunu görmek zordur.

Başkasının namazını eleştirmek kolaydır.

Kendi secdeni düzeltmek zordur.

Başkasının başörtüsünü konuşmak kolaydır.

Kendi bakışını korumak zordur.

Başkasının zekâtını sorgulamak kolaydır.

Kendi kazancındaki haramı sorgulamak zordur.

Başkasının ahlakını tartışmak kolaydır.

Kendi öfkeni yenmek zordur.

Ve belki de tam burada insanın önündeki en büyük “seküler bahane” ortaya çıkar:

“Onlar da böyle.”

Evet.

Onlar da böyle olabilir.

Ama sen?

Sen ne yapacaksın?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top